Giriş Kayıt
#Alive (2020)
Yeni Konu Gönder   Cevap Gönder 1. sayfa (Toplam 1 sayfa) [1 Mesaj] « Önceki konuSonraki konu »
Yazar Mesaj
Uskudari
Uzakdoğu Sineması
Yorumbaz


Kayıt: 03.09.2018
İletiler: 44



Özel mesaj gönder
Uskudari
Uzakdoğu Sineması
Yorumbaz
 #Alive (2020)

Ölmek ya da ölmemek; işte bütün mesele bu!

90'lı yılların ikinci yarısından îtibaren yükselmeye başlayan ve 2000'ler ile neredeyse bir ekol hâline gelen G. Kore sineması şahsî kanaatime göre 2010 yılından sonra ise bâzı döngülerle vazîyeti idâre etti, hatta kimi zaman bu bir furya hâlini aldı. Korku türünde de ibre zombilerden ya da zombileşmiş yaratıklardan yana döndü, diyebiliriz pekâlâ. 2010 yılında, KinoMangosteen namlı yönetmen dörtlüsünün çekip "Kore'nin ilk zombi filmi" (Aslında 1981 târihli "Goeshi" varmış.) diye servis ettiği "The Neighbor Zombie"den bu yana değin virüs-zombi temalı hatırı sayılır eser verdi Güney Kore. Bu anlamda Hollywood'a rakip olabilecek içerikte ve sayıda ürün veren en popüler Uzakdoğu ülkesi oldukları söylenebilir. 2012 târihli, Kim Jee-woon imzâlı "Doomsday Book" bölümü "Heaven's Creation"dan sonra yine aynı yıl "Deranged" girdi vizyona. 2013'te Flu, 2014'te ise Zombie School gösterildi. 2016'da "Seoul Station" animasyonu ve onu tâkîben "Train to Busan" sinemalardaydı. Akabinde 2018'de târihî ögeler barındıran "Rampant" ve 2019'da komedi filmi "The Odd Family: Zombie On Sale" geldi. Yine 2019'da, bir Netflix prodüksiyonu olan, târih temalı "Kingdom" dizisi yayımlandı. 2020'de ise arka arkaya #Alive ve Peninsula beyazperdedeydi.

#Saraitda
2020
#Saraitda
Aksiyon / Dram / Korku / Gerilim98 dk

Yönetmen: Il Cho
#ALIVE‘da, ortaya çıkan bir virüs nedeniyle şehir karantina altındadır. İnternet, telefon, elektrik ve herhangi bir dijital iletişim aracı olmadan, bir apartmanda kapana kısılan insanların zombi istilasından hayatta kalmaları anlatılıyor. - Gönderen: vedatotur...



Daha önce bir kısa film ve birkaç yardımcı yönetmenlik deneyimi bulunan Cho IL-hyung (Kısaca, IL Cho)'un ilk uzun metrajı olan "#Alive" Güney Kore'de 24 Hazîran'da sinemalarda gösterilmesinin ardından 8 Eylül îtibâriyle Netflix üzerinden birçok ülkede yayımlanıyor. Salgın temalı yılın bir diğer filmi olan "Peninsula (Train to Busan 2)"dan üç hafta önce vizyona giren yapım gişede neredeyse yarısı kadar hâsılat elde edebildi. KoBiz'e göre 3,810,665 kişi tarafından seyredilen Peninsula, yapımcılara 27.806.708 $ (ayrıca yurt dışında da 4.714.033 $) kazandırırken #Alive 1,903,703 bilet satışıyla ancak 13.427.527 $ gelir sağlamış.

Geçtiğimiz yıl duyurulan, gösterime ise önümüzdeki ay girmesi planlanan; Tyler Posey-Summer Spiro ikilisine Donald Sutherland'in de eşlik ettiği; Amerikan menşeli "Alone"un G. Kore uyarlaması karşımızaki yapım. Matt Naylor'ın elinden çıkma hikâye kabaca bire bir, hatta birçok sahne ve detay da öyle, lâkin sâdece tanıtma filmine bakarak "Alone"un, bu filmden daha fazlasını barındırdığını düşünmek abes olmaz sanırım.

Hazır başka filmlere atıf yapmışken "Uyudum ve bir kâbusa uyandım." girizgâhının ya da bir apartman dâiresinde mahzur kalma fikrinin bu janrda pek de özgün olmadığına da değinebilirim herhâlde. Öyle çok eskilere gitmeye gerek yok, zâten bende de o denli ahkâm kesecek birikim yok. Daha iki yıl önce vizyona girmiş Fransız yapımı "The Night Eats the World" var meselâ. Orada da aynen buna yakın bir başlangıç yapılıyordu ve varoluşsal kaygı vurgulanıyordu. Mekânlar, olay örgüsü de epey benzerlik teşkil ediyor.

TANITMA FİLMİ


"#Alive" kısaca bilinmeyen bir virüs sebebiyle kontrolden çıkan şehri konu alıyor ve dış dünyâdan izole edilmiş hâldeki hayatta kalanların hikâyesine odaklanıyor. Bunu yaparken de koca koca bloklardan oluşan toplu konutlardaki bir apartman dâiresinde sıkışıp kalan kahramanla klostrofobik etkinin dozunu üst seviyede tutarken tür içinde sıklıkla gördüğümüz; âniden hayâtın akışının durduğu, çevreyle tüm irtibâtın kesildiği; o genel karamsar tablonun bir çırpıda vuk'u bulmayışıyla da bir nebze umut zerk ediyor. Evet, bir noktadan sonra kaynaklar azalıyor, imkânlar tükeniyor ve hâliyle bağlantı da kopuyor, ama -bırakın dünyâyı- ülkenin geri kalanının dahi tamâmen istilâ altında olduğu fikrine kapılacak açık ibâre ya da sahneye şâhit olmuyoruz.

2018 târihli, Cannes'da ödüle lâyık görülen "Burning" ile uluslarası bilinirliği artan genç oyuncu Yoo Ah-In'in canlandırdığı, çevrimiçi bilgisayar oyunlarıyla gününü geçiren Oh Joon-woo, alarm sesiyle uyanır. Evde yalnızdır ve her zamanki gibi oyuna dalacaktır, lâkin arkadaşlarının, gerçekliğini sorguladıkları TV'deki garip görüntüler hakkındaki endişeli sözlerinden etkilenip haber kanallarını karıştırmaya başlar. O sırada cep telefonuna da âcil durum uyarısı gelir. Böylece kahramânın karşısına çıkan ilk enfekte kişiye sarf ettiği "Hey, iyi misin ahbap? Garip görünüyor ve davranıyorsun." klişesinden kurtulmuş oluyoruz. (O dakîkadan sonra babasına bile güvenmez artık o delikanlı.) Tabiî haberlere kulak verirken evin penceresinden şâhit olduğu dehşet verici manzara da hayli katkı sağlıyor bu duruma.


Joon-woo, sosyal medyadan faydalanarak konumunu bildiriyor.

Hani netîcede olayların gelişimini, hastalığını sebebini göstermemesi bir eksiklik sayılsa da kanımca filmin en büyük artılarından biri doğrudan konuya girmesi ve hayatta kalma mücâdelesine odaklanmasıydı. Joon-woo'nun, hâdiseyi kavramasını müteâkîben -başlangıçtan îtibâren yaklaşık kırk dakîka boyunca- tecrit süresince gıda stoğu, akıl-ruh sağlığı ve âilesinin âkıbeti hakkındaki endişelerini -beden dilini de pek güzel kullanarak- ekrana taşıdığı tek kişilik şovunu seyrediyoruz âdeta. Doğrusu beni filme bağlayan bu kısımdı, sonrası yokuş aşağı gibiydi. Tam umudunu yitirmişken Kim Yoo-bin (Park Shin-Hye), onu fark eder ve ikinci perde açılır.

Filmin bir açığı da burada beliriyor. Bilhassa Kim Yoo-bin karakteri hakkında derinlikli bir bilgiye sâhip değiliz. Motivasyonu nereden kaynaklanıyor veya âilesi var mıdır bilmiyoruz. O kırk dakîkalık (gerçekte 20 gün) sürede neler (Aslında "ufak" bir detay var.) yaptı, nasıl hayatta kaldı öğrenemiyoruz. Akıllı, cesur, çevik, soğukkanlı, ileri görüşlü, tedbirli ve yetenekli olduğunu görebiliyoruz. Elbette yine de bunlar, Joon-woo ile ortaklaşa gerçekleştirdikleri harekâttaki hamlesini izâha yetmez kanımca.


Uzun süre yalnız olduklarını düşünen kahramanlar, seslerini duyuracak birini bulmanın rahatlığıyla konuşuyorlar.

Dikkatinizi çektiyse buraya kadar hiç "zombi" kelimesini kullanmadım. Çünkü, bu bir zombi filminden ziyâde, aslında bir nev'i salgın (hastalık) ve felâket filmi. Hani yamyamlık emâresi gösteren bu mahlûkat için kuduzdan hâllice diyebiliriz. Aksi durumda önüne çıkan ipi algılayıp onu çeken ve korkuluklara tırmanan bir yaratığın yaşayan ölü ya da tamâmen idraksız varlık olduğunu nasıl iddiâ edebiliriz ki? Kezâ bir polis memûresine tebelleş olanların "Ortalık yerde yemeyelim, ayıp; başkalarının canı çeker." dercesine kurbânı bir kuytuya sürükleme gayreti neyle açıklanabilir? Belki de tâze hasta (TV'deki bir programda enfekte olma sürelerinin farklılığından dem vuruluyordu.) olduklarından henüz yol yordam bilmiyorlardır. Hoş, zâten hakîkî zombi olsalar hiç zaman kaybetmeyip oracıkta bitirirlerdi işi.

Ayrıca, şimdiye kadar bu türde rastladığımız hemen her filmde kendi hemcinslerine ilişmezlerdi bu arkadaşlar, oysa birkaç kez aksine tanık oluyoruz. (Komşusunu kapı dışarı ettiğinde, o komşusu yerde duran cesede; sonra hepsi aşçıya...) Romero'yla birlikte, fantastik âlemin bu en gariban, en pejmürde üyelerini türlü metaforlarla yüceltmeyi bilmişti sinema. Yetinmedi, periyodik olarak onlara yeni özellikler de katıp geliştirdi. Bu cihetten bakıldığında âdeta birbirini görmezden gelen zombiler, giderek yalnızlaşan, yalnızlığı tercih eden, hatta bunu kutsayan modern insanın alegorisi gibi gelirdi bana. E n'oldu şimdi? Yıktın perdeyi, eyledin viran, ey İL Ço oğlan!

Haber bültenlerinde bu varlıkların eski alışkanlıklarını devam ettirebildikleri, basit işleri yapabildikleri (Kapı-pencere açma kısmı husûsen dile getiriliyor.), mesleklerini anımsayabildikleri (Başka türlü o itfâiyecinin zıplamasını yutturamazsın.) de ifâde ediliyordu. Kabul, ortada kendince bir açıklama, gerekçe falan var, ama -en hafif tâbirle- bunlar bizim alışık olduğumuz görüntüler değil. Haydi öyle olduklarını varsayalım; bu kez karşı taraf da bunların evrimleşmiş olduklarına iknâ olmalı. Hayır, zâten tek tip de değiller. Kimi en ufak bir gürültü ya da görüntüde Usain Bolt ile kapışacak denli hızlı hareket ederken, kimi ise hemen yanı başında kanlı canlı insan varken sanki umursamazdan geliyor. (Belki de sarışın seviyorlardır arkadaş, olamaz mı? Şimdi de tercihlerine mi karışalım yani? Zombileri taşlamadığımız bir bu husus kalmıştı. He pardon, bunlar zombi değil tabiî. Öyleyse vurun abalıya ağalar!)


İşte o "abalı"ları sizin için görüntüledik.

Filmi ikinci kez seyrettiğimde gözüme batan başka detaylar da not aldım, ama uzatmak istemiyorum. Esâsında bir yanım "Bu denli kötülemeyi hak eden bir yapım değil." de diyor. Şahsen felâket sonrası karanlık evren ve atmosferdense insanın kendini en güvenli hissedeceği yerde, yani evinde sıkışıp kalması daha çok gerer beni. Ayrıca ultra güçlü-hızlı, âdeta mutant sürülerdense sessiz sâkin komşumun ısırığına mâruz kalmak da ziyâdesiyle rahatsız eder. Her ne kadar bunların tümünü karşılamasa da bu açıdan bakıldığında bana epeyce hitap ediyordu, diyebilirim. Kaldı ki aksiyon sahneleri bir kenara, filmin en güçlü enstrümanlarından biri de psikolojik savaştı kanaatime göre.

Bu arada filmde ufak tefek taşlamalar, sağa sola göndermeler de yok değil. Bundan nasîbini alanların başında medya ve reklam sektörleri geliyor. Birim alanda daha kalabalıklaşan, fakat buna karşın giderek yalnızlaşan modern şehirli imajı da inceden karizmayı çizdirenler arasında. Afişe de malzeme olan, ama film içinde ondan evvel bir tür "malzede" olan karakterle teknolojinin, bizi içine soktuğu o vahim manzara da gayet güzel resmedilip hicvedilmiş. Lâf teknolojiden açılmışken, ikinci sahnede Joon-woo'nun bilgisayar başından kalkıp elinde cep telefonuyla TV başına geçtiği planlar


Kim Yoo-bin, her kadının çantasında bulunması gerekenleri gösteriyor.

Böyle bir filmden, konudan bahsedip de tecrübe ettiğimiz pandemiden bahsetmemek olmaz. En azından kayıt düşmek adına bir-iki kelâm edelim biz de. Filmde de yer yer TV sunucularının, uzmanların "Evde kalın." tavsiyesi tüm dünyâyı kasıp kavuran COVID-19'la ilgili süreçte hepimizin âşina olduğu bir çağrıydı. Hâlen sıcaklığını koruduğu bir süreçte toplu alanlarla alâkalı yasakların gevşetilmesiyle sinema salonlarının tekrar açılması ve filmin de böyle bir dönemde vizyona girmiş olması hayli ironik aslında. Beri yandan film için bir şans mıdır, yoksa tâlihsizlik midir, bilinmez. Tabiî bu durumun seyircinin empati yapmasını kolaylaştırdığı da muhakkak. İşgalci yaratık tehlikesi olmasa da eve kapanma, gıda endişesi, sosyal hayattan uzaklaşma gibi bâzı başlıkları çoğumuz tecrübe ettik netîcede.

Her ne kadar -kırkıncı dakîkadan sonra- klişelerle dolu olsa da bir yönetmenin ilk filmi için risk almaktan kaçınması adına bu durumu gayet uygun bulup filmin bir nebze umut verici olduğunu kabul edebilirsem de başlangıçta vâdettiklerini karşılayamayan bir yapım ortaya konduğunu düşünmem hasebiyle tam olarak arafta kaldığımı söyleyebilirim. Bittabi tempo sorunu da önemli bir etken. (Bir ara romantizmin dibine vuracak sandım doğrusu. Neyse ki çabuk toparladı.) Yine de; bulunduğu coğrafya için konuşursak; yeni bir şeyler denemiş olmasıyla takdîri hak ediyor. Böyle böyle gelişip daha özgün yapımlara imzâ atılacaktır kanısındayım. Yalnız, drama bu kadar meyletmek, sıkıysa yakala tavrı sergilemek -hele ki deus ex machina kokan final sahnesi- yerine o psikolojik gerilimi devam ettirseydi tadından yenmezdi galiba.

Başrol oyuncularının meseleyi pek güzel kotardığı (Bence Yoo Ah-In bir adım önde bu konuda.) filmde, kurguda öyle göze çarpan bir aksaklık yoktu açıkçası. Kostüm, dekor, ışık, makyaj, ses, müzik gibi başlıklarda da türün hakkını veren işler çıkarılmış. (Aslında aldığım notlarda kostüm ve dekor hakkında eleştirilecek birkaç nokta vardı, ama artık o kadar da üstüne gitmeyeyim.) Görsellik de o atmosferi hissetmeyi sağlayacak/kolaylaştıracak denli iyiydi. Benzerleri daha önce görülse de ikonik sayılabilecek kareler içeriyordu.

Sonuç olarak 5/10 puanda karar kılmış bulunmaktayım, arz ederim efendim.

Fısıltı Gazetesi
Kimi Asya orijinli sayfalarda 2015 târihli, "Dey" mahlaslı yazara âit "Dead Days" namlı webtoon ile benzerliklerinden dem vurulmuş, lâkin o seriyi okudum ve abartıldığı derecede bağ kurmanın mümkün olmadığını söyleyebilirim. Tamam, yine virüsten muzdarip bir şehir, karşılıklı apartmanlar ve karşı cinsten bireyler söz konusu, yer yer örtüşen kareler de mevcut, fakat daha en baştan kahramanların içinde bulunduğu durum-şart dahi hayli fark içeriyor. Kezâ yan roller, hikâyeler, olaylar bambaşka.

Kaynak: ÖmerÜsküdârî

İletiTarih: 09 Eylül 2020 14:56
 Kullanıcı bilgilerini göster Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
İletileri göster:   
Yeni Konu Gönder   Cevap Gönder 1. sayfa (Toplam 1 sayfa) [1 Mesaj] « Önceki konuSonraki konu »
Forum Seçin:  

Türkçe Altyazı © 2007 - 2022