Giriş Kayıt
Akira Kurosawa (Yönetmen İncelemesi)
Yeni Konu Gönder   Cevap Gönder 1. sayfa (Toplam 1 sayfa) [Bu başlıkta 12 mesaj bulunuyor] « Önceki konuSonraki konu »

Akira Kurosawa'nın En Beğendiğiniz Filmi Hangisidir?
Shichinin no samurai / Yedi Samuray (1954)
42%
 42%  [ 168 ]
Ran (1985)
12%
 12%  [ 50 ]
Dersu Uzala (1975)
11%
 11%  [ 44 ]
Tora! Tora! Tora! (1970)
5%
 5%  [ 23 ]
Rashômon / Sarı Irkın Şehveti (1950)
5%
 5%  [ 20 ]
Dreams / Düşler (1990)
3%
 3%  [ 15 ]
Yôjinbô / Koruma (1961)
3%
 3%  [ 13 ]
Ikiru / Yaşamak (1952)
2%
 2%  [ 11 ]
Kagemusha / Gölge savaşçı (1980)
2%
 2%  [ 11 ]
Diğer (Lütfen Mesajınızda Belirtiniz)
2%
 2%  [ 11 ]
Sanjuro (1962)
1%
 1%  [ 6 ]
Akahige / Kızıl Sakal (1955)
1%
 1%  [ 5 ]
Kakushi-toride no san-akunin / Saklı Kale (1958)
1%
 1%  [ 4 ]
Yoidore tenshi / Sarhoş Melek (1948)
1%
 1%  [ 4 ]
Tengoku to jigoku / Yüksek ve Alçak (1963)
0%
 0%  [ 3 ]
Madadayo (1993)
0%
 0%  [ 2 ]
Kumonosu-jô / Kanlı Taht (1957)
0%
 0%  [ 1 ]
Dodesukaden (1970)
0%
 0%  [ 1 ]
Hakuchi / Budala (1951)
0%
 0%  [ 1 ]
Warui yatsu hodo yoku nemuru (1960)
0%
 0%  [ 0 ]
Toplam Oylar : 393 | Ankete Katılanlar

Yazar Mesaj
kuzeydebiryer
Avrupa Sineması
Yönetici GrubuGenel Editör


Kayıt: 23.08.2008
İletiler: 10593
Şehir: Düş Toprakları
Yaş: 39 Koç


Özel mesaj gönder
 Akira Kurosawa (Yönetmen İncelemesi)
Akira Kurosawa (TA Özel Dosya Çalışması)

AKİRA KUROSAWA TÜRKÇE ALTYAZI ÖZEL DOSYASI

resim

Türkçe Altyazı olarak Akira Kurosawa filmlerini mercek altına aldık. Hem Akira Kurosawa'yı inceleyen kitapları okuduk hem de filmleri üzerine ayrıntılı yazılar kaleme aldık. Bu çalışmamıza katkı sağlayan sevgili leopar1972, nano, serdardemirkiran, g.c. , trafalgar, Fügen Atasoy'a yazılarından ötürü teşekkür ederiz.

 Akira Kurosawa
Akira Kurosawa
Doğum Yeri:Tokyo, Japan
Doğum Tarihi:23 Mart 1910 (Çarşamba)
Ölüm Tarihi:06 Eylül 1998 (Pazar)
Boyu:1.81 m
Takma İsmi:Wind Man


1910 yılında Tokyo’ da doğdu. 1936’ da Yamamoto’ nun yanında yönetmen yardımcısı ve senaryo yazarı olarak sanat hayatına atıldı. İlk filmi “Judo Efsanesi”ni 1943’te çevirdi. Daha sonra sırasıyla “Harika bir Pazar”, “Sarhoş Melek”, “Kuduz Köpek”, “Rashomon”, “Yaşamak”, “Yedi Samuray”, “Yojimbo”, “Gizli Kale”, “Sanjuro”, Ağustosta Rapsodi” gibi filmleri çevirdi. Ayrıca Shakespeare’ in “Macbeth’inden özgürce yorumlayarak “Örümcek Şatosu” (ya da Kanlı Taht), Gorki’ den “Ayak Takımı Arasında”, Dostoyevski’den “Budala” adlı oyun ve romanın sinemaya uyarlanmasından aynı adlı filmleri çevirdi.

Ünlü yönetmen, 1950’ de çevirdiği “Rashomon” ile 1951’ de Venedik Film Şenliğinin en büyük ödülünü kazanmış, aynı filmle 1952’ de Amerika’ da en iyi yabancı film Oscar’ını almıştır. Yine aynı dönemde “Yaşamak” (1952), adlı filmiyle 1954 Berlin Film Festivali’nde üç armağanı, “Yedi Samurai” adlı filmiyle de aynı şenliğin Gümüş Ayı ödülünü kazanmıştır. 1975 yılında bir Japon-Rus ortak yapımı “Dersu Uzala “filmi, 1975 Moskova Film Şenliği' nde en iyi film ödülü almıştır. 1976 yılında da en iyi yabancı film Oscar’ ını kazanmıştır.

Kurusawa’ nın son filmlerinden biri de 1981 yapımı “Kagemusha” (Hayalet Savaşçısı) olarak çevirebileceğimiz filmdir. Bu film, yönetmenin yeniden Ortaçağ öykülerine dönüşünü vurgular. 16. yy' da Japonya’ daki İç savaştan sahnelerle donatılan filmde, efsaneleşmiş bir kahramanın öyküleri anlatılır.




Ikiru
1952
Ikiru
Dram143 dk

Yönetmen: Akira Kurosawa
Kanji Watanabe, genç yaşta dul kalmış bir adamdır. İkinci bir izdivaç yapmayan Kanji, üzerine titrediği oğlunu tek başına büyütmeyi tercih etmiştir. Aradan yıllar geçmiş, oğlu büyümüş ve evlenmiş, kendisi de zamanla terfi ederek; belediyenin, halkla...
8.3 (47,963 Oy)


Yaşamak filmi iki tema üzerine kuruludur. Birincisi bürokrasi , ikincisi yakın zamanda öleceğini bilen insanın kendini bulma çabası. Bunun yanı sıra film, Japonya’nın ikinci dünya savaşı sonrası kültürel değişimleri, aile ve miras kavramları, yabancılaşma gibi konulara da dokunuyor.

Bürokrasiler insanlık dışı olabilir. Bürokratik yapılar, sıradan Alman askerlerinin ahlaki değerlerini kör etti ve bu da Holokost ‘u olanaklı hale getirdi. Kaldı ki onlar kendilerini sadece işini yapan ve emirleri yerine getiren insanlar olarak görüyorlar. Zygmunt Bauman

Film mide röntgeniyle açılır, anlatıcı bize halkta ilişkiler kısım amiri Watanabe’nin kanser olduğunu bunu henüz kendisinin bilmediğini söyler. Devlet dairesi bütün sıkıcı ve kasvet dolu yapısıyla gözler önüne serilir. Her yerde dosyalar, insanların yüzüne bakmayan sadece verilen göreve odaklanmış memurlar…. Bu sırada bir grup kadın daireden içeri girip mahalledeki atık suyun dışarı akmasından dolayı çocuklarının hastalandığını, sivrisineklerin çoğaldığını söyler. O anda devlet dairesinin olmazsa olmaz özelliği olan insanları oradan oraya sürükleme ritüeli bu kadınların da başına gelir. Kadınlar çeşitli birimlere giderken kamera kadınları göstermez objektif bize dönüktür. Bu olaylar aslında hepinizin başına geliyor demenin bir yöntemidir. Watanabe’nin üstünde ‘verimliliği artırmaya yönelik teklif’ yazan dilekçeyi müsvedde olarak kullanması devlet kurumlarının boş vermişliğini gösterirken anlatıcı devreye girer ve memurlar için bir gerçeği haykırır. ‘Bu dünyada makamınızı korumanın en iyi yolu hiçbir şey yapmamaktır’. Filmin ilk dakikalarını kapsayan bu bölümlerde bir bayan memur devlet dairesine yakışmayan şekilde(!) gülmeye başlar adı Toyo olan bu memurun sıradan bir memur olmadığı en başta bize gösterilmektedir ilerleyen bölümlerde Watanabe’nin hayatında önemli etki bırakacaktır.

İnsan ölüm sayesinde kendi özgürlüğünün farkına varmaktadır. Heidegger

Watanebe mide kanseri olduğunu ve yakın zamanda öleceğini dolaylı yoldan öğrenir . Kurosawa Watenebe’nin ölüme doğru varlığının farkına varmasından önce karakteri ölüm korkusuyla yüzleştirir. Bu bölümler aslında çok daha duygusal bir anlatıyla verilebilecekken Kurosowa karakterle özdeşleşmemizi sürekli kesmeye çalışır. Örneğin; Watanebe evine dönerken içi gibi karanlık bir gecede yürür ve bahçe kapısına geldiğinde kapıdan onun gireceğini düşünürken daha önce hiç tanışmadığımız oğlu Mitsuo ve gelini Kazue açar kapıyı. Watanabe’yi o kadar az yalnız görürüz ki hep etrafında birileri vardır yalnız kaldığı zamanlarda anılarına yolculuk ederek karakterin yalnızlığıyla da empati kurmamız engellenir. İlerleyen bölümlerde Watanabe’nin ‘Hayat Kısadır’ şarkısını söylerken yüzündeki duygulu ifade belki de en dokunaklı sahnelerden biridir ama bu da sonrasında bir striptiz bara geçişle hemen zıt bir karşılığı bize gösterilir. Kurosawa’nın istediği gözyaşlarına boğulan bir hikaye değildir.

Altı ay ömrünüz kalsa ne yapardınız? Watanabe bu soruya bir cevap arama çalışır. Öncelikle geçmiş hayatını sorgular yirmi yıldır bir devlet dairesinde ot gibi yaşamıştır ya da Toyo’nun ona koyduğu lakap gibi bir mumyadır. Yıllarca biriktirdiği parasını artık harcama vakti gelmiştir. Ama bunu nasıl yapacağına dair bir fikri yoktur imdadına barda tanıştığı bir yabancı yetişir. Şu sözleri söyleyerek Japonya’nın gece hayatlarına dalarlar. “Kendi yaşamınızın kölesiydiniz. Artık efendisi olacaksınız. Size söylüyorum bir insan olarak görevimiz yaşamdan zevk almaktır. Yaşamı boşa harcamak Tanrının armağanına hakarettir. Açgözlülük bir erdemdir. “

Filmin bir çok noktasında yer alan ikinci dünya savaşı sonrası Japonya halkının yaşadığı kültürel çatışma , en çok bu bölümlerde yansıtılmaktadır. Pinball oyunu, striptiz barlar, pavyonlar daha önceki sahnelerde Kazue’nin batı evlerini övmesi ve batı yanlısı giysileri, İngilizce şarkılar bütün bunlar Japonya’nın kendi kültürüne yabancılaşmasını anlatıyor.

Watanabe striptiz bardan çıkarken aradığının bu olmadığını anlamıştır. Bardan çıkış sahnesi bana Edvard Munch’un varoluşçu yapıtı Çığlık tablosunu hatırlattı. Bir köprünün üstünde durmuş iki eli başında haykırırken çevresindeki her şey silikleşir. Watanabe de bardan çıkarken ellerini havaya kaldırır koşar adım insanların arasından geçerken insanlar silikleşir. Artık varoluş nedenini sorgulamaya başlayacaktır. Bardan çıktığındaki trafik keşmekeşliği, korno seslerinin yüksekliği Watanabe’nin kafasında yaşadıklarının dışavurumudur.

resim

Çalıştığı memuriyetinden istifa eden Toyo istifasını onaylatmak için Watanabe’ye geldiğinde Watanabe onunla vakit geçirmek ister. Toyo sayesinde hayatına bir anlam katacaktır.

Yabancılaşmış emek; doğayı, kendi kendini, yaşamsal etkinliğini insana yabancılaştırır, kendi öz bedenini de insana yabancılaştırır ve bunların sonucu olarak insan insana yabancılaşır. Marx

Genç, kanı kaynayan, şen şakrak bir kızın yaşamının en güzel anlarını bir devlet dairesinde sıkışarak geçirmek istememesi Watanabe’yi sevindirir, ayrıca bu sıra dışı tutum Watanabe’yi kıza bağlar ve artık tek isteği ölmeden önce Toyo gibi olabilmektir. Kızla beraber kafelere, restoranlara, mağazalara, lunaparka gider. Ama aralarındaki yaş farkı fazla vakit geçirmelerine engeldir. En son bir kafede oturdukları sırada kız yeni işinden bahseder. ‘Tek yaptığım şey şu küçük şeyler, bunları yapmak bile çok eğlenceli, onları yaparken Japonyadaki bütün bebeklerle oynuyormuş gibi hissediyorum. Neden sende bir şeyler yapmayı denemiyorsun?’ Kurosawa, Watanabe özelinde Japonya’nın kendine ve ürettikleri şeylere yabancılaşmasını anlatırken Toyo karakterini bir umut ışığı gibi yansıtmıştır.

Happy Birthday to You

resim

Filmin başında anlatıcı Watanabe’yi tarif ederken şu sözleri söyler. ‘Yaşadığı kendi hayatı değil, yalnızca vakit geçiriyor. Diğer bir değişle aslında yaşamıyor. (…) Aslında bu adam yirmi yıldan uzun bir süredir ölü’ bu sözleri aklımızda tutarak yine kafeye dönelim. Kafede gençler bir doğum günü partisi düzenlemektedirler. Pasta gelmiş ve doğum günü çocuğunun merdivenlerden çıkmasını beklemektedirler. O sırada Toyu’nun ‘neden sende bir şeyler yapmayı denemiyorsun ?’sorusuyla Watanabe’nin aklına kadınların mahalledeki atık su konusuyla ilgili verdikleri dilekçe gelir. Koşar adım kafenin merdivenlerinden iner o sırada genç kızlar sanki Happy Birthday to You şarkısını Watanabe için söyler. Bu şarkıyı Watanabe’nin dilekçeyi arayıp bulduktan sonra arkadaşlarına ’hayır bu tam halka ilişkiler bölümünün ele alması gereken bir husus…’ diye başlayan konuşmasında bir zafer şarkısı edasıyla arkadan gelen yavaş keman sesiyle bir kez daha duyarız. Yirmi yıldan uzun bir süredir ölü olan bu adam artık yaşamaktadır.

Watanabe , az vakti kaldığını bildiğinden hemen çalışmaya başlar, arkasında iş arkadaşlarıyla beraber olayı yerinde incelemek için dairenin kapısından bir coşkuyla çıkar. Biz de uzun bir arayıştan sonra bir nevi aydınlanma yaşayan Watanabe gibi coşkuluyuzdur. Ama Kurosawa bu coşkuyu yaşamamıza izin vermez. Sahne 5 ay sonrasına zıplar. Watanabe ölmüştür.

Var olmak için yok olmak lazım. Parça bütüne kavuşacak ki hasret dinsin. Cemil Meriç.

Filmin devamı cenaze töreninde geçmektedir. Atık alan ,bir nevi bataklık kurutulmuş onun üzerine çocuklar için park yapılmıştır. Bu parkın yapılışını herkes üstene almak ister. Zamanında işi yapmamak için işi birbirlerinin üstüne atan idareciler şimdi parkın yapılmasında en önemli katkıların kendilerinde olduklarını söylemektedir tabi dalkavukluğu elden bırakmadan. Watanabe’nin portesi hepsini izler, hakikati söyletmek için ordadır sanki. Zamanla diller çözülür gerçekler ortaya çıkar. Watanabe’ye hakkı teslim edilir ama bunun onun ölecek olmasına bağlarlar. Ve ‘biz de ölecek olsak biz de aynısını yapardık’ derler. Arkadaşlarından birinin ‘Ama zaten her an hepimiz ölebiliriz’ cümlesiyle ortam sessizleşir. Kamera hepsinin yüzüne zoom yapar. Artık yaşamdaki varlıklarını sorgulama zamanı gelmiştir. Ya da ben öyle düşündüm, Kurosawa’nın tuzağına bir daha düşmüş oldum.

Filmin kapanış sahnesi her şeyin eski tas eski hamam devam ettiğini göstererek kapanır.
Kurosawa, bürokrasiyi mide kanserine benzeterek tıpkı bütün vücuda yayılıp bireyi yok eden kanser gibi bürokrasinin devletin her alanına yayılması arasında bağ kurdu .Filmin sonunda bir bataklığın kurutulması sonucunda park yapılan yerde çocukların oynayışlarını göstererek az da olsa insanlardan ümidini kesmediğini düşünüyorum.

Bir kare, bir öykü

resim

Watanabe, hastane koridorunda tanıştığı bir adamla sohbet eder. Adam doktorların mide kanseri olmuş kişilere söyledikleri yalanları sıralar. Aynı yalanları biraz sonra doktordan duymanın endişesi vardır Watanabe’de. Yüzleşmekten çekinir. Arkası dönükken doktor konuşmaya başlar. Doktor aynı yalanları sıraladığında Watanabe’nin cümlelerin doğruluğunu sorgulaması, ölecek olmasının yarattığı korku arasındaki karışıklık yüzündeki ifadeye yansır. Aynı yalanı bir çok hastasına söyleyen doktor yine de bunu ustalıkla yapamaz. Doktorun yüzünde uzmanlığını koruyan bakışla beraber az sonra arkasını dönecek olan ölecek hastanın yüzünü bakma zorluğu vardır. Karede röntgene bakan genç doktor daha önce duyduğu yalanın ne olduğu biliyor hastaya ancak hastanın arkası dönükken acıyarak bakabiliyor. Bir konu ve üç farklı bakışın yer aldığı derinlikli bir kare.

Sorgulamalı seyirler.

İnceleme Yazarı: trafalgar




Rashômon
1950
Rashômon
Suç / Dram / Gizem88 dk

Yönetmen: Akira Kurosawa
Akira Kurosawa; İlk çıkışını yaptığı 1950 yapımı bu film 1951 Venedik Film Festivali'nde Büyük Ödülü aldı. 1952'de En İyi Yabancı Film Oscar ödülünü alan Rashomon, Akira Kurosawa'nın adını dünyaya duyurduğu ilk film oldu. İnsan ilişkileri,...
8.3 (116,106 Oy)


Senarist, Yönetmen, Yapımcı Akira Kurosawa'nın Japonya sınırlarını aşıp tüm dünya tarafından tanınıp takdir edilmesini sağlayan 1950 yapımı Rashomon, 1951 Venedik Film Festivali’nin büyük ödülü olan Altın Aslan ödülünü ( En iyi film)1952 yılında ise Onur Ödülü’nü (bugünkü adıyla Yabancı Dilde Oscar Ödülünü) kazanmış olan bir başyapıttır. Dekor kategorisinde ise Oscar’a aday gösterilmiştir.
Akira Kurosawa’nın, Ryunosuke Akutagawa'nın filmle aynı isimli öyküsünden uyarlayarak senaryosunu yazdığı Rashomon filminde bir cinayetin aydınlatılması konu alınır. Olay, filmde görünmeyen bir hakime, dört kişinin gözünden anlatılır ve biz izleyicilerin de bazı tahminler yapmasını sağlar.

Film, şiddetli bir sağanak yağış nedeniyle, Kyoto’nun 18.yy'dan kalan yıkık kapısı Raşo'nun önüne sığınmış üç adamın; Oduncu (Takashi Shimura) , Rahip (Minoru Chiaki) ve köyden bir adam(Kic hijiro Ueda), üç gün önce kasabada yaşanmış korkunç bir cinayet hakkında konuşmasıyla başlar. İlk sahnede Oduncu “Anlamıyorum, hiç anlamıyorum” der. Ormanda bir kadına tecavüz edilmiş ve kadının kocası öldürülmüştür. Bu olay hakkında konuşurlarken insanoğlunun zayıflıkları hakkında da çok sayıda tespitler yaparlar. Rahip insanların başına gelen çeşitli felaketlerden bahsederken durumun vehametini şu sözlerle açıklar ve biz izleyenler de sık sık söylediğimiz bu cümleyi sessizce onaylarız.
“ Bu sefer insanlığa olan inancımı galiba kaybedeceğim”

resim



Bu sahneden sonra olayın yaşandığı günü gösteren sahneler başlar. Bu görüntüler oduncunun anlattıklarına dayanır. Mahkemenin bahçesindeki duruşmada, Oduncu, hakime ormanda yürürken tüllü bir kadın şapkası, bir samuray başlığı ve bir parça ip gördüğünü, durumdan şüphelendiğini ve etrafa bakınınca bir erkek cesedine rastladığını ve korkup kaçtığını, üç gün sonra da ifade vermeye çağırıldığını söyler.
Şahitlik sırası rahibe gelir. Ormandaki yolda yürürken, at üzerinde bir kadın (Machiko Kyô) ve atın ipini tutarak yürüyen oklu ve kılıçlı bir adam(Masayuki Mori) gördüğünü söyler.
Yaptığı kötülüklerle nam salmış olan azılı haydut Tajomaru’yu yakalayıp hakimin önüne getiren köylü de ifade verir. Hayduta nasıl rastladığını anlatır ama cinayet hakkında bilgisi yoktur. Bu cinayet olayının en başta gelen ismi olan haydut da yaşananları kendi gözünden anlatır. Ormanda uyurken bir samuray ile karısını yolculuk yaparken gördüğünü, kılıç ve ayna satmak için adamla konuşmaya başladığını, adamı tuzağa düşürüp bağladığını, karısının gözünde onu küçük düşürdüğünü, kadını çok beğendiği için ona sahip olmak istediğini bu yüzden kocasını bağlayıp, onun önünde kadınla birlikte olduğunu anlatır. Onun ifadesine ve görüntülere göre kadının rızası vardır. Biz, bu ifadenin görüntülerini izlerken haydutun, deli gibi hareketleri olduğu için anlattıkları gözümüzde pek de güvenilir olmaz. Kadının bedenine sahip olduğunu söyler ve adamı öldürdüğünü de itiraf eder. Onun bakış açısından kadının ne kadar karaktersiz ve aciz olduğu kanısına kapılırız.

resim



Kadın da yaşadıklarını kendi bakış açısından anlatır. Kocasının gözü önünde tecavüze uğradığını ve bundan dolayı çok utanç duyduğunu ifade eder. Söyledikleri haydutunkinden oldukça farklıdır.

Filmde en ilginç olan sahnelerden biri, maktülün olayı anlatması ki bu gerçekten enteresandı. Öldükten sonra bir medyum aracılığı ile ona ulaşılıyor, o da yaşadıklarını ve hislerini anlatıyor. Maktül konuşmadan önce Rahibin söylediği bir replik de akılda kalıcıydı, “ Ama ölüler yalan söylemez”
Ölü adamın, büyücü kadının bedenine girerek konuştuğu sahnede kendini hançerlemesi iyice kafa karıştıyor.

Filmin sonunda yağmurun altında hikayeyi anlatan üç adamdan ikisi, önce bencillik örneği veriyorlar ama sonra insanlık tekrar ümit veriyor.

Filmin geneline bakınca, en önemli replik şuydu,
“İnsanoğlu zayıftır. Bu yüzden yalan söyler. Hatta kendine bile!”
Genç rahibin “ Sanırım insanlara olan inancımı devam ettirebilirim” demesi ise insanoğluna dair her zaman bir umut vardır mesajı verdi.
Filmde en çok yalan söylemek üzerinde durulmuş. Yalancılık konusunda çok fazla replik kullanılmış. İnsanların nüvesinde sahtekarlık, güvenilmezlik ve bencillik olduğu vurgulanmış.
Filmin eleştirilebilecek tek yönü neredeyse her sahnede kadının zayıf ve aciz gösterilmesiydi. Bir replikte “ Kadınlar yaratılıştan zayıf mahluklardır” dendi. Kadın sürekli ağladı ve tutarsız davranışlar sergiledi. Tabii bunu bütün kadınlara mal etmemek gerekir ama film boyunca üst üste vurgulandığı için dikkat çekiyor.
Kadının söylediği şu replik hoşuma gitti;
“ Bir kadın, kendisini tutkuyla seven adama aşık olur”

*Rashomon: Sinema Tarihinde güneşin gözüktüğü ilk filmdir.
Daha önce sinemada Ay’a bile gidildi (ilk kez 1902 yapımı Ay’a Yolculuk filminde) ama Güneş ancak 1950 yılında Akira Kurosawa ‘nın çektiği Rashomon filminde görüldü. Bu da filmin belki de en önemli özelliklerinden biri olarak sinema tarihine geçti. Uzun ağaçların altından gökyüzüne bakan kameranın Güneş’in parlak ışıklarını bize yansıtması çok etkileyiciydi. İyi ki bu görüntüler yeterli uzunlukta tutulmuş çünkü izlemesi çok keyifliydi.

resim



* El kamerasının ustaca kullanımı ve karakterleri yakından takip etmesi de bu filmin artılarından biriydi.

* Çekim sırasında film ekibi Kurosawa’ya ellerinde senaryo ile yaklaşıp “ Bu film ne anlama geliyor” diye sormuşlar. Kurosawa ise Rashomon’un, hayatın yansıması olduğunu ve hayatın her zaman net bir anlamı olmadığını söylemiş.

* Filmin en ön planda olan haydut karakterini Akira Kurosawa’nın birlikte en çok çalıştığı aktör Toshiro Mifune (1920-1997) canlandırmış ve bu film ile çıkış yapmış. İnanılmaz bir aktör. Oynadığı her role bürünüyor ve karakteri gerçekçi kılıyor. Toshiro Mifune, Yedi Samuray (1954), Kumonosu - Jo (1957)Yojimbo (1961) ve diğer birkaç filmde de Kurosawa’nın başrol oyuncusu olmuş.
Siyah beyaz görüntülere sahip olan film, kısıtlı sayıda mekan ve oyuncu kullanımına rağmen merakla izleniyor. Bu kadar çok sahnenin sadece 88 dakikaya sahip olması da filmi kolay izlenebilir yapıyor.
Filmin müzikleri de olaya uygun şekilde bestelenmiş ve gerilimli sahnelerde heyecanı arttırmış. Kimi zaman Arap ezgilerini andırsa da film ile son derece uyumluydu.

resim



Akira Kurosawa ve filmleri hakkında kısa bilgiler
Sadece Japon sinemasının değil, dünya sinemasının en değerli sinemacılarının başında gelen Akira Kurosawa (1910-1998) sadece yönetmen değil çok değerli bir senarist. Kendisi iyi bir senaryo yazmanın, iyi yönetmenlikten daha üstün olduğunu verdiği röportajlarında söylemiştir. Yönetmenliğini yaptığı filmlerin hepsinin senaryosunu kendisi yazmıştır. Sadece senaryosunu yazdığı (Shozo, Jakoman to Tetsubazı gibi) filmler de vardır.
Akira Kurosawa’nın ne yazık ki filmleriyle ilgili yönetmen veya senarist Oscar ödülü yok ama Ran filmi ile yönetmen adaylığı var. 1952 ve 1990 yıllarında Akademi tarafından Onur Ödülü’ne layık görüldü.

* En ünlü filmleri Roshomon (1950) Yedi samuray (1954), Ran (1985) ve Dersu Uzala (1975) olmakla beraber bütün filmleri gerek senaryoları gerek çekimleri ile çok beğenilen bir sinemacı.
* Yönetmenliğini yaptığı ilk filmi UMA (1941) son yönettiği film ise 1993 yapımı Madadayo.
* Roshomon’un yeniden çevrimi olan 1964 yapımı The Outrage/ Haydut filminde başrolü Paul Newman oynadı.

İnceleme Yazarı: Fügen Atasoy





Ran
1985
Ran
Aksiyon / Dram162 dk

Yönetmen: Akira Kurosawa
1910 senesinde Japonya'da dünyaya gelen yönetmen Akira Kurosawa, "Yojinbo", "Seven Samurai", "Rashomon" gibi filmlerle başarısını kanıtlamıştır. 1998 senesinde kaybettiğimiz Kurosawa'nın yönetmenliğini yaptığı sinema filmi "Ran",...
8.2 (86,610 Oy)


İngiliz oyun yazarı William Shakespeare'nin “Kral Lear" adlı eserinden uyarlanan film, En İyi Sanat Yönetmeni, En İyi Set Dekorasyonu ve En İyi Yönetmen dallarında Oscar adayı olurken En İyi Kostüm Tasarımı dalında Oscar kazandı.

Yazının devamı sürprizbozan içermektedir.

Shakespeare’in Kral Lear’inde, 16. yy’ın yaşlı lordu Lear krallığını üç kızı arasında paylaştırmaya karar verir. Her biri ülkenin üç farklı yerindeki kalelerde yaşayarak sadakatlerini kanıtlayacaklardır. Büyük kızları menfaatleri için sahte bir samimiyet içine girerken, babasına duyduğu bağlılıkla en küçük kızı O’nun gerçekleri görmesi için uğraşır. Orijinalindeki kız çocuklar erkek olarak değiştirilmiş ve Kral Lear karakteri de Lord Hidetora Ichimonji olarak karşımıza çıkıyor.

Özellikle senaryonun gücüne büyük önem veren Akira Kurosawa, iyi bir senaryo için dünya klasiklerinin okuma gereksinimini dile getirmiş, beklide en önemli üç Shakespeare eseri arasında sayılabilecek Kral Lear tragedyasını şahsına münhasır yorumlamıştır.
Kral Lear, “en büyük sanat yapıtlarında bulunan şu üç özelliği kapsar:
1. evrensellik, her çağa, her döneme bir şeyler anlatacak boyutluluk,
2. yazarın özyaşamında büyük bir duyarlılıkla algıladığı insancıl özellikler,
3. uygarlığın değişim dönemlerindeki çok az sanat yapıtında bulunan bilinçli bakış açısı.
Kısacası bu tragedya, insancıl-doğal, siyasi ve toplumsal düzlemlerde insanın rolü üzerine evrensel bir alegoridir…”

Lord Hidetora artık yaşlanmış bir derebeydir. Şiddet, korku ve zulüm ile halkını yöneten Lord Hidetora, bir gün oğullarını alarak soylularında aralarında olduğu bir toplantıda yönetimi devretmeyi düşündüğünü açıklar ancak öncelikle oğullarının düşüncelerini dinlemek ister. En büyük oğul Toro; babası ne düşünürse en iyisini düşüneceğini, ortanca oğul Jiro; abisinin sözlerine ilaveten babasının deneyimlerinin önünde laf edebilecek konumda olmadığını belirterek Lordun fikrine destek olurlar. Küçük oğul Saburo ise böyle bir düşünce için erken olduğunu belirterek, kendine önerilen toprakları geri çevirir ve babasını oluşabilecek kaos hakkında sert bir üslupla uyarır ancak topraklardan sürülmekten başka bir sonuç elde edemez.

resim

Güç dengeleri, iktidar hırsı, ihanet, intikam konuları üzerine dönen olaylar zincirinin belki de en önemli noktası ise Kral Lear eserinde yer almayan büyük oğul Toro’nun eşi Lady Kaede karakteridir. Akira Kurosawa’nın bu trajediye kattığı en dikkat çekici husus tam da güç merkezine koyulan kadın rolüdür. Öz babasını sarayına sokmayacak kadar cüreti kendinde bulabilen Toro aslında eşinin bilinçli-bilinçsiz yönlendirmeleri ile ihanete imza atmaktadır. Başlangıçta sadece bir boyun eğen köle iken güç eline geçince nasılda evirilip canileşebildiğini gördüğümüz Kaede karakteri, Ran filminin kilit taşıdır.

"insan ağlayarak doğar, yeteri kadar ağladıktan sonra da ölür."

Renklerin kullanımı, kostümler ve uzun sekansları ile teknik anlamda gerçek bir şölen izlediğimi çekinmeden söyleyebilirim. Savaş sahnelerinde yaşanan kaos’u(ran) daha iyi ekrana yansıtabilen pek az film izleyebildim. Özellikle karmaşanın ortasında kopuk koluna bakarak sızlayan aklını yitirmiş asker görüntüsü ile oldukça etkileyici bir kaos anlatıma sahip. Aynı şekilde Lord Hidetora’nın bilincini kaybetmiş şekilde şatosundan sağa sola savrularak ayrıldığı karede ki anlatım oldukça etkileyici. Kadraj kullanımı ise Kurosawa’nın ustalık dönemi eseri olduğunu bağırıyor. Sahnelerin pek çoğunda fonda ki renk ile karakterlerin renkleri uyum içerisinde olduğu gözlerden kaçmaz iken bu izleyici üzerinde hareketli resim etkisi yaratıyor.

resim

Kurosava bu filmini 'gökyüzünden seyredilen bir insan eylemi' diye tanımlıyor bu tanımı yapar iken uzun uzadıya gökyüzünü ve bulutları bizlere izlettiriyor. Özellikle bulut hareketleri ile müziğin uyumuna diyecek söz bulamıyorum.

"tanrılar neredeler... ya buda? eğer oradaysan, sesimi duy. sen yaramaz ve zalimsin! bizi karıncalar gibi ezecek kadar sıkıldın mı? insanı ağlarken görmek bu kadar eğlenceli mi?"

Gelelim filmde beni rahatsız eden birkaç noktaya. Öncelikle bir tiyatro oyunu uyarlaması olduğundan olsa gerek oyunculuklar(bariz bir şekilde soytarısında bu durum görülmektedir) sanki bir tiyatro sahnesindeymiş gibi. Yer yer rahatsız edici olabilen bu husus filmin akışına etki ederek, takip etmeyi zorlaştırıyor. Diğer nokta ise filmin süresi. İşlediği konular bakımından nispeten ağır bir dile sahip olmasının yanında gösterilen resimler ile yapılan gönderme ve çağrışımların tek seferde algılanabilmesi oldukça zor. Bu sebeple filmi dikkatiniz dağılmadan tek sefer de oturup izlemek kesinlikle sabır gerektiriyor. Sonuncu nokta ise filmin hiçbir yerinde Kral Lear uyarlaması olduğuna dair bilgiye yer verilmiyor.

Sonuç olarak sarsıcı anlatımı, kullanılan renkleri ve zengin imgeleri ile Ran; izleyeni etkilemeyi başaran bir yapım.

Filmden notlar;

Filmde bulut hareketleri için Akiro Kurosawa'nın saatler boyu kamera arkasında beklemiştir.

Filmin 11.5 milyon dolar olan bütçesi içinde satın alınıp, yakılan şato yer almaktadır.

Ran Japonca'da kaos anlamına gelmektedir.

İnceleme Yazarı: g.c.




Dersu Uzala
1975
Dersu Uzala
Macera / Biyografi / Dram144 dk

Yönetmen: Akira Kurosawa
Rus ordusundan bir araştırmacı, uzaklardaki bir ormanda araştırma yaparken, doğanın dilinden anlayan, bilge Dersu Uzala ile karşılaşır. Bu karşılaşma, araştırmacıya doğanın ve dostluğun anlamını hatırlatır ve onu yeni bilgilerle donatır. Vladimir...
8.3 (17,979 Oy)


1971 yılının aralık ayında japon sinemasının büyük ustası Akira Kurosawa el bileklerini ve boğazını keserek intihar girişiminde bulunmuş fakat bu girişimi başarılı olmamıştı. Kısa süre içerisinde sağlığına kavuşmuştu. Onun büyük kariyerini düşününce bu girişiminin ne kadar anlamsız olduğunu düşünmüşümdür. Bu kültürel olarak benim ya da bizim pek anlayamayacağımız bir duygu. 2. Dünya Savaşı'nın sonunda Japon imparatorunun tek bir emriyle "Yüz Milyonların onurlu ölümünü" bekleyen Kurosowa aklıma geliyor. Okuduğum otobiyografisinde bu emri yerini getireceğini dile getiriyordu. Japon insanı hayata bizden daha farklı bakıyor. Kültürel varlıklarını her dönemde yaşatmak için farklı yollar izleyebilecek ben duygusundan uzak bir toplum yapıları var. Bu toplum yapısını anlamak için de Kurosawa'nın baş yapıtları bizim için çok değerli örnekler sunuyor. 1971 yılında ki bu başarızsızlığa ulaşan girişiminden sonra yeni projeler için kolları sıvadığında japon sinemasının içinde bulunduğu kötü durumdan etkilenmişti. Uzun süren grevler, Taho şirketinin grevlere verdiği sert tepki, bir çok usta sinemacının bu dönemde sinemadan kopması, Japon sinemasının gelişimini tam olarak sürdürememesi bu durumda etkiliydi. Kurosawa'nın Pearl Harbor baskınını anlatan projede ki başarısızlığı da eklenince Dersu Uzala projesi için hiç bir şirket destek vermemişti. 1970 yılında bir çok eleştiriye uğrayan Dodesukaden yapıtının ardından Dersu Uzala projesine kadar yönetmenliğini yaptığı bir film bulunmamaktaydı. 1970'den sonra sineması yitip gidenleri Kurosawa'nın diliyle ele almaya başlamıştır. Bu zor durumuna Rusya'dan yanıt geldi. Rusya'nın sinema alanında ki dev şirketi Mosfilm bu projeyi hayata geçirmek için kararlıydı. 1973 yılında bu projeye başlama fırsatını bulan Kurosawa ilk defa kendi toprakları dışında bir film çekmek için Japonya'dan ayrılacaktır. Bu durumu Kurosawa, doğduğu ve yetiştiği nehrin suları kirlenince yumurtalarını bırakamayıp çaresizce uzak Sovyet nehirlerine yüzmek ve yumurtalarını buralara bırakmak zorunda kalan bir somon balığının durumuna benzetmiş ve üzüntüyle ''Japon somonunun doğal olarak yumurtalarını bir Japon nehrine bırakması gerekmez mi'' diye sormuştur. Ama bu durum Kurosowa'nın o dönemde yaşadığı sıkıntılarının doğal bir sonucu olarak gerçekleşmişti. Aynı zamanda sinemanın dili evrenseldi. Sovyet Rusya'sına yol almadan önce büyük ustası Yama-San'ı (Kajirô Yamamoto) son bir kez ziyaret edecektir. Artık ölüm döşeğinde olan Yama-san bu durumunda bile Kurosawa'yı cesaretlendirir. Yönetmen yardımcısını sorar. Kurosawa ne diyorsam harfi harfine yapıyor der. Yama-san ile yaptığı bu konuşma ustası Yama-san'ın ne büyük bir sinema aşığı olduğunu bana bir kez daha hatırlatmıştır. Kurosawa Yama-San'ın ellerinde büyük bir yönetmene dönüşmüştür. Dersu Uzala çekimleri devam ederken Yama-san 1974 yılında vefat etmiştir.

resim

Toshirô Mifune bir Japon Tv programı için Dersu Uzala ekibini ziyaret ederken.


Mosfilm Stüdyoları Dersu karakteri için Kurosawa'nın değerli oyuncusu Toshirô Mifune için ısrar etse de Kurosawa bu rol için onu uygun bulmamıştı. Dersu karakterini tiyatro oyuncusu Maksim Munzuk canlandıracaktır. Bu rolde Müfune'nin harika oyunculuğunun sonuçlarını merak etsem de Munzuk'un ortaya koyduğu usta işi oyunculuk sonrasında bu merakım çok da önemli değildir. 100'leri geçen film ekibinde sadece 6 japon yer almaktaydı. Kendi ekibiyle çalışmayı seven Kurosawa için bu durumun zor olacağını düşünsekte Mosfilm ekibinin çok iyi bir iş çıkardığı ortadadır. 1948 yılında Sarhoş Melek filminde tanıştığı her yapıtında müziklerini teslim ettiği Fumio Hayasaka'nın bu filmin müziklerinde harika işler çıkaracağı da aklıma geliyor. Ama 1955 yılında 41 yaşında hayatını kaybetmesi Kurosawa ve Japon Sineması için büyük bir kayıp olmuştur. Film müziklerine imza atan Isaak Shvarts'ın müzik seçimleri olağanüstü başarılıydı. Asya'nın kuzey-doğu topraklarının doğasını, vahşiliğini ve güzelliğini besteleriyle nakış gibi işlemiştir.

Edebiyata küçük yaşlardan beri ilgi duyan Kurosawa Dersu Uzala kitabıyla 20'li yaşlarda tanışmış. Arsenyev'in bu otobiyografik eserinde ki Dersu karakterine hayranlık beslemişti. Onun edebiyata bu kadar yakın olmasında genç yaşlarda hayatını kaybeden abisinin büyük bir payı vardır. sessiz Sinema döneminde önemli sinemalarda anlatıcı olarak üne kavuşan abisi Kurosawa'nın sinema aşkında önemli bir yere sahiptir. Kurosawa özellikle Rus Edebiyatına karşı ilgili bir yönetmendi. Dersu Uzala bu ilginin bir sonucuydu. Hatta Mosfilm yapımcıları Kurosawa'nın Rus Edebiyatına hakimliği konusunda büyük şaşkınlık yaşamışlardı. Gençlik yıllarında okuduğu eserlerde karakterleri anlamakta zorluk çektiğini söyle ama bu zorluğu doğanın tasvirinde yaşamadığını doğayı insandan daha iyi anladığını söylemiştir. Dersu Uzala Doğa ile dramı aynı filmde buluşturma şansı vermiştir. Film hakkında incelememe başlamadan önce ben de Arsenyev'in Dersu Uzala kitabını okudum. Kurosawa'nın bu kitabı beğenmesinin nedeni çok açık. Arsenyev'in anılarını kaleme aldığı bu eser Dersu karakterini başarıyla aktarmıştır. Bir kitabı senaryolaştırmanın ne kadar karmaşık bir iş olduğunu kitabı bitirince daha net gördüm. Kitap karakteri ve olayları aktarma da geniş bir hakimiyet alanına sahip. Senaryo ise bu hakimiyeti kullanamıyor. Karakterin iç dünyası hakkındaki yorumlar için ya bir anlatıcı kullanılmak zorunda ya da karakterin detaylarını iyi kurgulanmış sahnelerde vermek zorundasınız. bunun zorluğunu kitap ile filmi karşılaştırdığımda görüyorum. Kurosawa'nın senaryoyu iki ana karakteri birbirine denk tutarak başarılı bir şekilde kaleme aldığını söyleyebilirim. Tabi ki bu denkliğin Arsenyev karakterini ön plana almayarak sağlamıştır. Filmin merkezinde doğa ile Dersu Uzala yer almaktadır.Yama-san'ın dediği gibi iyi bir yönetmen aynı zamanda iyi bir senaryo yazarı olmalıdır. Kurosawa'nın bu işte ne kadar iyi olduğunu anlatmaya gerek yok. Sinemaya adım attığı ilk yıllardan itibaren çok sayıda senaryoyu bitirmiş ve bu senaryolarla baş yapıtlar yaratmıştır. Dersu Uzala'da bu konuda iyi bir örnektir.

resim

1906 yılında çekilen bu fotoğrafta Arsenyev ve Dersu aynı karede görüntülenmiştir.


Vladimir Klavdiyeviç Arsenyev'in 1902 ile 1907 yılları arasında Ussiri bölgesine yaptığı seyahatler sırasında tanıştığı yerli halktan biri olan Dersu etnik gruplardan biri olan Nanilerden biridir. Arsenyev bu bölgeyi inceleyerek anılarını iki kitapta topladı. İlk kitabı olan "Ussuri Diyarında" kitabını 1921 yılında, "Dersu Uzala"kitabını ise 1923 yılında yayımlamıştır. Film Arsenyev'in 1910 yılında tekrardan bu bölgeye ziyaretiyle başlar. Karfovskaya'ya gitmesinin tek nedeni unutamadığı yol arkadaşı Dersu'nun mezarını bir kez daha görmektir. Dersu, Arsenyev'in Ussiri bölgesine yaptığı iki keşif seferinde Arsenyev ve ekibine rehberlik etmiştir. Dersu'nun mezarı gelişen bölgenin inşası içerisinde yok olmuştur. Arsenyev etrafına kederli gözlerle bakınarak eski dostunun adını aynı kederle söyler "Dersu". Arsenyev'in kitabında bu sahne kitabın sonunda anlatılmaktaydı. Kurosawa bu iki dostun hikayesini etkileyici bir dille anlatmak istediği için başlangıç olarak bu sahneyi seçmiştir. Bu seçiminde ki diğer neden ise medeniyet ile doğa arasında film boyunca anlatacağı bir çok çatışmaya filmin başında dikkat çekmek istemesidir. Dersu'nun mezarının yok oluşu medeniyetin doğayı yok edişinin bir yansıması olarak bizlere sunulur.

Bu etkili girişten sonra Ussiri Taygasının ve ormanlarının büyüleyici görüntüleriyle 8 yıl öncesine 1902 yılına dönüş yapılır. Isaak Shvarts'ın film müziklerindeki başarısına bu ilk sahnelerde tanıklık ediyoruz. Bu orman denizi üzerinde süzülen lirik müzik etlileyicidir. Arsenyev'in ekibi keşif seferinin başında bir avcıya ait şarkıyı söyleyerek yürürler. Avcının hikayesi bu ormanlarda hayatta kalışın avcılık becerilerine bağlı olduğuna dairdir. İlk mola yeri dağın eteklerinde devrilmiş ağaçlarla, yosunlarla kaplı oldukça vahşi bir yerdir. Arsenyev daha önce bu kadar ıssız ve düşmanca bir yer görmemiştir. Oradaki ilk gecesi adeta bir Walpurgis Gecesi'ydi. Walpurgis Gecesi Pagan topluluklardan hristiyanlığa geçen her yıl 30 Nisan'da kutlanan bir gece. Gecenin karanlık şeytani zamanlarında cadılar toplanarak kötülük için dans ederler. Arsenyev'de bu düşmanca konaklama yerinde bu korkuyu hisseder. Kurosawa'nın ateşin kırmızı renkleriyle ağaçta yarattığı o korkutucu tablo bu gecenin resmidir. Arka fonda duyduğumuz tekinsiz müzik bu atmosfere eşlik ediyor. Ormanın pagan ruhunun bu ilk dakikalarda anlatılışı iyi ile kötünün sonsuz savaşının film karelerine aktarılmış hali gibidir. Arsenyev bu duygularla notlarını alırken yukarılardan bir ses duyulur. Askerler bu sesten tedirgin olmuşken ağaçların arasında Dersu ortaya çıkar. Askerlerin arasından geçerek ateşin yanına oturur ve piposunu yakar. Kendini kırık Rusça'sıyla tanıtır. Dersu Uzala adında bir avcıdır. Goldi'dir (Nani) Bir av esnasında ekibin ayak izlerini görür ve onları takip eder. Güvenilir olduklarını anlayınca da yanlarına gelir. Bu bölümde Dersu'nun eşi ve çocuklarının çiçek hastalığıyla öldüğünü öğreniriz. İlerleyen yaşına ( kitapta 53 yaşında söylenir.) yalnızlıkta eklenince ormandan başka dünyası kalmamıştır. Ormanın çocuğu olarak yaşamaktadır. Arsenyev yapacağı keşif seferinde onun rehberliğini ister. Ertesi sabah hiç bir şey söylemeden ekibin başına geçer. Bu yolculuk Arsenyev ile Dersu'nun hikayesinin de başlangıcıdır. Kurosawa'nın detaylara hakimiyetini bu filmde de görebilirsiniz. Kitapta anlatılan tanımlamalara çok dikkat etmiş ve Nani'nin bütün özelliklerini filmde başarı ile kullanmıştır. 195o yılında gösterime giren Rashômon filminde hikayede geçen kapıyı yapmak için film bütçesinin neredeyse tamamını kullanması aklıma geliyor. Kapının yeri, gerçek yüksekliği gibi detaylar üzerine günlerce kafa yorması, eski kaynakları titizlikle araştırması onun bu detaycılığının eseri. Taho şirketinde yönetmen yardımcısıyken bu detaylara önem veren ustalarla da çalışması gelişimi için harika sonuçlar çıkarttı. Dersu karakterinin her ayrıntısı ve filmin kilit sahne diyebileceğimiz anlarında ki titizliği bu filme gerçekçilik duygusu katıyor. Kitap ile film arasında gerçekçilik açısından inanılmaz bir köprü kurmuş. 1961 yapımı Dersu Uzala'da bunu göremediğim için bu detay hayli ilgimi çekti.

resim


Ekibin başında rehberlik yapan Dersu medeni insanın çoktan kaybettiği görüş algısına fazlasıyla sahiptir. Şehir hayatında önemsiz ve sıradan işleyen düzen bu algımızı kör ediyor. Bakan ama hiç bir şey göremeyen canlılar haline geliyoruz. Dersu ise ormanda ki her detayı görebilme yetisine sahiptir. Doğayla uyum içerisinde varoluşunu devam ettirmiştir. Bu durum modern insan için mücadele olarak adlandırılsa da bu uyumdan başka bir şey değildir.Dünyanın her zerresinin anlattıklarını dinler ve dinledikleriyle bu vahşi hayatta ayakta kalır. Doğadan aldıklarını yine doğada var olabilmek için kullanır. Bu yaşam döngüsüne uyum sağlamaktır. Modern insanın bu döngüyü kırarak var olabileceğini sanma aldatmacasını, yalanını gözler önüne serer. Yaşam döngüsünden yeteri kadarını alıp yeteri kadar yaşar Dersu. Avlarından el ettiğini yine avlanabilmek için kullanır. Bu elde ediş yaşamak için araçtır. Modern insan ise bunu çoktan unutup elde etme döngüsüyle gerçekte sahip olamayacaklarını kendine amaç olarak edinir. Ne kadar çok elde ederse o kadar çok yaşadığını zanneder. Zaten bütün mutsuzluğunun temeli de bu yalandır. Dersu bize bu gerçeği yaptığı her hareketle hatırlatır. Bı filmi sadece bunu görmek için izleyebilirsiniz. Yaşamı sorgulamak için hem kitap hem film iyi tasarlanmış araçlardır. Hikayemize döneyim. Dersu ormanda ki izlere bakarak 3 gün önce buradan çinlilerin geçtiğini söyler. Askerler için gülünç bir durumdur bu. Onlara göre yaşlı adam iyice bunamıştır. Dersu askerlere bozuk Rusçasıyla "Siz anlamamak, görmemek" der. Gerçekten de askerler ve Arsenyev çevresini Dersu gibi görememektedir. Ekip bir kulübeye ulaşır.

Bu kulübede konakladıktan sonra Dersu etraftan kuru odun getirerek kulübeye yığar, Kulübenin çatısını onarır ve yüzbaşıdan pirinç, tuz, kibrit ister. Yüzbaşı bunun nedenini sorduğunda bunları diğer insanlar için istediğini söyler. Hiç tanımadığı bir insanın ihtiyaçlarını karşılamak içindir bütün uğraşı. İnsanlığın en saf halini görebileceğiniz ender anlardan birine şahitlik edersiniz. Dersu'nun yüreği kocamandır ve bu yürekte saf iyilik yaşar. Arsenyev Dersu'yu daha iyi tanımaya ve sevmeye başlar. Arsenyev ile Dersu'nun batan güneşin kızıllığında yaptıkları sohbet bu tanıma sürecinin önemli bir parçasıdır. Dersu Güneş için "Güneş en önemli adamdır. Bu adam ölmek her şey ölmek." der. Bir sonraki sahnede de su, ateş ve rüzgarı üç önemli adam olarak anlatır. Onun için doğada ki her şey bir canlıdır. Alev kızarsa ormanlara küle döndürür. Keşif seferinin sonraki günlerinin birinde Arsenyev yediği geyik etinin bir kısmını ateşe atar. Dersu eti hemen yanan ateşten uzaklaştırır. Arsenyev'e "Neden yemeği yakıyorsun?" diye sorar ve "Yarın biz gidince buraya başka adamlar gelir onlar yerler." der. Arsenyev kim o başka adamlar dediğinde Dersu " Rakunlar, porsuklar, kargalar, fareler, fare gelemezse karıncalar. Taygada her çeşit halk bulunur" der. Dersu'nun Şamanizm inancının izlerini taşıdığını rahatlıkla görebilirsiniz. Bizim doğa varlıklarına inanma diye geçiştirdiğimiz tanımın ne kadar anlamsız olduğunu da anlarsınız. Doğanın uçsuz bucaksız topraklarında insanda, hayvanda. bitkilerde aynıdır. Bütün canlılar yaşamak için bir araya gelmiştir. Yiyemeyeceği bir hayvanı asla vurmayan bir avcıdır Dersu. Gerektiğini almasını ve doğanın adamlarına saygı duymasını bilir. Arsenyev'in kitabında şaman inancına dair bir çok öykü Dersu üzerinden anlatılır filmde ise bu sahnelerin sayısı oldukça sınırlıdır. Kitapta Rusların gelişiyle (Şehirli insan) şeytanın kışında görünmeye başladığı anlatılır. Aslında bunun da filmde yer almasını isterdim. Doğanın dilinden anlamayan insanların yaptıklarına dair düşündürücü bir sahne olurdu. Tabi ki bir romanı senaryoya çevirmek oldukça güç bir iş. Kitabın dünyasını sınırlı araçlarla (Görüntü, diyalog, oyunculuk, müzik) aktarmaya çalışır senarist. Kurosawa'nın bakış açısıyla anlatılan bu öykünün ulaşmak istediği noktayı düşündüğümde benim için ön planda olan bir çok olayın neden yer almayacağını anlayabiliyorum. Arsenyev'in dağ adamıyla karşılaştığı o gerilimli dakikalar, ateş böceklerinin eşsiz görüntüsü, okyanusa ulaşma anı, tatarcıkların ekibin hayatını karartışları, 70 kaplanı öldüren kardeşlerin hikayesi, Arsenyev'in ayıavı gibi bir çok önemli hikayeyi filmde bulamıyorsunuz. Bunun nedeni Arsenyev ile Dersu karakterleri arasında dengeyi bozmamak diye düşünüyorum. Kurosawa Arsenyev'in Dersu karakterinin önüne geçmesine izin vermemiştir. Eğer bahsettiğim olaylar filmde yer alacak olsaydı anlatılmak istenen hikaye çok daha farklı yerlere giderdi. Onun için Kurosawa'nın bu seçimini doğru buluyorum. Hatta Dersu karakterine kendinden bir şeyler katması filmi benim açımdan daha ilginç hale getiriyordu. Dersu'nun ailesinin çiçekten öldüğünü kitapta ve filmde bulursunuz fakat ailesinin öldükten sonra halk tarafından yakılması öyküsü Kurosawa'nın kurgusudur. Çocukluk yıllarında karşılaştığı ve derin izler bırakan yangın ve ateş korkusunu Dersu karakterinde yaşatır. Güneş batımında ki kızıllıktan bile ürken Kurosawa filmde Dersu ile ateş arasında böyle bir bağlantı kurarak hikayeye yön verir. Büyük ihtimalle Arsenyev'in kitabını senaryolaştırırken aklına gelen konuların başında bu yer almıştır. Bir de film içerisinde kitapta yer almayan bir öykü yer alır. 64 yaşında yaşlı bir Çinli'nin yiten hikayesini dramatik bir temada ele alır. Dünya ile bağlantısını kopartan, ailesini hayalleri arasında yaşayan bir insan öyküsünü bize sunar. Sanki 58 yaşında ölen Dersu'nun sonraki yaşamını kendi resmetmiştir. Gözleri iyi görmediği için becerilerini kaybeden Dersu'nun bir yansıması olarak düşünmüşümdür bu sahneyi. Eğer ölmeseydi şimdiki hali böyle olurdu diyen bir sahne mi izledim yoksa algılarım bana oyun mu oynadı ondan pek emin değilim.

resim


Hanka gölünün çevresini keşif için buzların arasından küçük bir kayıkla ilerlediler. Kayığın buzlar arasında ilerleyemediği noktada iki askeri kamp için bıraktılar. Yola Arsenyev ve Dersu devam ediyordu. 4 km'lik bir yürüyüşten sonra sonmuş halde bulunan Hanka Gölüne ulaşmışlardı. Dersu tedirgindi "Yüzbaşı söyle bana erken döneceğiz. Kötü bir gece geliyor." diyerek endişesini Arsenyev'le paylaştı. İnsanı tehdit eden bazı şeyler sessizlikte gizlenir. Sessizlik gölün buz tutmuş sularında gezinirken enginlikler çaydanlıkta ki su gibi kaynıyordu. Gece çökmeden kamp alanına ulaşmaya karar verdiler. Dönüş yolunu bulmak için çabaları boşuna gitmeye başlamıştı. Gölün üzerinde esir kaldıklarını anladıklarında ölümünde soğuk nefesini hissettiler. Arsenyev çaresizce Dersu'ya ne yapmalıyız dedi. Dersu Arsenyev'e çabuk olmalıyız diyerek otları kesmeye başladı. Hava kararıyor, soğuk rüzgar giderek kuvvetleniyordu. Arsenyev otları kesmekte zorlanmaya başladı. Dersu çabuk olmazlarsa öleceklerini Arsenyev'e hatırlatıyor ama Arsenyev'in gücü giderek tükeniyordu. Defalarca yere düşüyor ve zorla kalkıyordu. Kestikleri otları bir yere yığmışlardı. Güneşin kızıllığı, uğuldayan rüzgar Arsenyev'i adeta boğuyordu. Dayanacak gücü kalmadığında karanlığa teslim oldu. ne kadar uyuduğunu bilmiyordu. Dersu "Hey ayı, çık artık ininden" diyerek Arsenyev'e seslendi. Arsenyev dışarıya çıktığında ne olduğunu anlamıştı. Dersu bütün otları elindeki malzemelerle (ipler, tüfek kayışı, kemer) bir araya getirmiş burayı kendileri için güvenli bir sığınak haline getirmişlerdi. Dersu, Arsenyev'in hayatını kurtarmıştı. Askerler Arsenyev'e ulaşarak onları kamp alanına götüreceklerdir. Bundan sonra daha zorlu bir yolculuk başlar. Kuru soğuk ve açlık ile buz tutmuş dünyada ilerlemeye çalışırlar.

Kurosawa kitapta anlatılan bu bölümleri büyük bir ustalıkla kameraya almıştır. Yarattığı atmosfer kitabın duygusunu eksiksiz şekilde bize ulaştırır. Hanka Gölü'nün buz tutmuş yüzeyindeki gerilimi güneşin kızıl tonlarına bulayıp, iki siluetin yaşamak adına verdikleri mücadele ile birleştirince eşsiz bir sinema dili ortaya çıkıyor. İzleyiciyi bu kadar içine çekebilen sahneyi çok az bulursunuz. Kurosawa'ya hayran olmak için bu çekimler yeterli bir neden olurdu. İlk defa 1958 yılında "Gizli Kale" filminde kullandığı sinemaskop kadrajı bu filmde de görebilirsiniz. Kurosawa'nın "uzamın düzlemsel doğasını azamiye çıkarmasını sağlayan" bu tekniği bu sahnede kullanarak kuvvetli bir etki yarattığı aşikardır. Gölden kurtulup zorluklarla ilerledikleri sahnelerde güneşin kızıllığının ürkütücü atmosferi ele geçirdiği anlar da kaybolup gittim. 25 dakikayı bulan bu uzun çekimler filmi bir belgesel havasına bürümüştür. Kurosawa'nın gerçekliği doğayla anlatma çabası, bundaki özeni, seçtiği diyalogları yıllar geçse bile unutmayacağım. Stephen Price Savaşçının Kamerası kitabında "Dersu Uzala'yı duygusallık batağına saplanmaktan kurtaran şey, filmdeki ağıtların John Ford'un en iyi halindeki kadar soğukkanlı ve gerçekçi bir şekilde yönetilmiş olmasıdır."der. Kurosawa'nın bu filmdeki en büyük kozu gerçekçilik olmuştur. Bu kozunu da büyük bir beceriyle kullanmaktan kaçınmaz.

resim


Yolculuğunun sonlarına geldiklerinde Dersu için ayrılık vakti gelmiştir. Arsenyev onu kasabaya davet etse de Dersu şehir hayatının bir parçası olmadığını vurgular. Onun için samur tuzakları kurma, geyik avlama vakti gelmiştir. Tren raylarına ulaştıkları noktada birbirlerine veda ederler. Zorlu zamanlarda kurdukları dostluk artık ikisi içinde kök salmıştır. Bu veda Arsenyev'e zor geldiği kadar Dersu içinde kolay değildir. Bu vedalaşma sahnesiyle filmin ilk bölümü de sona erer. Kurosawa film içerisinde Dersu karakterini yalnızlık ile tecrit etmiştir. Dersu karakterinin yalnızlık havası filmde kitaba kıyasla çok daha kuvvetlidir. Bunun yanında Dersu ile Arsenyev arasında deneyimlere dayanan bir öğreti ilk bölümde gözümüze çarpar. Bu sözlü bir eğitimden ziyade gözlem ve deneyime dayanır. Arsenyev Dersu sayesinde daha bilge bir insan olmuş ve doğanın ruhsal gücünü anlamaya başlamıştır.

1907 yılında Arsenyev'in çıktığı 2. bölge seferinde Arsenyev aylar sonra denize ulaşmıştı.Ekibiyle birlikte buradan hareket edince mutlu bir tesadüfle gerçekleşti. Yolu tekrardan Dersu ile kesişmiştir. Yeni ekibinde Dersu'yu tanıyan yoktu onu meraklı gözlerle takip ediyor. Arsenyev ile Dersu'nun sıcak dostluğundan geçmiş hakkında fikir sahibi oluyorlardı. Aradan geçen 3 yıl boyunca Dersu samur tuzakları kurmuş, baharda geyik avlamış, Futsing'deyken keşif seferini duyunca Tadushu'ya gelmişti. BDersu'nun bu ikinci yolculuğu Kurosawa tarafından dramatik şekilde ele alınacaktır. Bu arada kitapta Arsenyev'in köpekleri (Alpa) ile Dersu arasında dostluk bir çok yerde anlatılır. Filmde Kurosawa buna hiç yer vermemiştir. Rashomon filminde köpek ile çektiği sahneler yüzünden hayvan sever dostu bir kadın ile epey bir tartışmaya girmişlerdi.Kadın ısrarla Köpeğe kuduz mikrobu verildiğini ve bunun kabul edilebilecek bir şey olmadığını dile getiriyordu. Kurosawa böyle bir şey olmadığını filminde böyle bir şey yapmayacağını söylese de kadın geri adım atmamıştı. Ustası olarak kabul ettiği Yama-san Kurosawa'nın hayvan dostu olduğunu anlatsa da hepsi nafileydi. Dersu'nun hikayesinde kaplanın kampa saldırıp köpeği alıp kaçması filmde yer alabilecek bir sahne olurdu ama geçmişte yaşadığı bu kötü tecrübe onu bu sahnelerden uzak mı tuttu bilinmez. Ben bir izleyici olarak bu kanıya varıyorum gerçekte durum nedir bunu bilmek isterdim. Dersu ile ilk kamp gecesinde askerlerin söylediği şarkı Dersu içindir. "Mavi, siyah kanatlı kartalım. Bunca zamandır nerelerde uçuyordun." Dersu çok samur avlamış ve iyi bir para kazanmıştır. zengin bir tüccar onu votka içmeye davet eder. Dersu iyice başı döndüğünü fark edince cebinde ki parayı emaneten tüccara verir. Tüccar parayı alıp kaybolur. Bu anlatı Dersu'nun saf insan yüreğini temsil etmesinin bir örneğidir. Yüreği kötülük bilmez bu adam modern çıkarlar için kolay bir hedef olarak gösterilir. Filmde Kurosawa bunu bir çok yerde vurgular. Dersu'nun hikayesi son iyi adamların, doğanın günümüzün modernizmi altında yok oluşunun cenaze geçit törenidir. Kurosawa yüreğimizi burkan bir vedaya hazırlık yapmaktadır.



Ormanın derinliklerinde Arsenyev ile Dersu ekibin önünden ilerlerken bütün doğa bir insan gibi terlemektedir. Toprak, dağlar, ormanlar hepsi insanların aynısıdır" Hatta insanlar gibi nefes alırlar Arsenyev'e dinle der. Burada Arsenyev'in ruhunun doğayla birleşmesi için öğretinin aktarılmasını görüyoruz. Dersu birden piposunu kaybettiğini fark eder. Onu bulmak için ekibe doğru yürürken yerde bir Amba'nın 8kaplanın) ayak izlerini görür. Arsenyev'i uyarır. amba'ya seslenerek onun kendi yoluna gitmesini ister. Ertesi gün avlanmak için gittikleri sahada Amba ile yeniden karşılaşır. Kaplanı uyarır kaplan tam giderken silahını ateşler ve kaplanın ölümüne neden olacaktır. Bu olay Dersu'nun yüreğinde büyük bir kedere dönüşür. nedensiz yere yaptığı bu hareketin cezasını ormanın ruhunun alacağına inanır. artık her hareketinde bu olayın izlerini görebilirsiniz. Oldukça sinirli, düşünceli ve kaygılıdır. Bu yaşadığı şok onu değiştirmeye başlar. Kurosawa filmlerinde karakterlerinin yaşadığı şoklarla değişime uğramalarını sık sık anlatır. Tıpkı kendi hayat hikayesi gibi. Yaşadığı büyük şokların onun ruhsal değişimine neden olduğunu otobiyografisinde defalarca vurgular. Filmlerde ki karakterler içinde bu şokları kullanır. Kitaba dönecek olursak bu olay daha farklı gelişmiştir. Dersu aslında bu olayı yalnızken daha önceki günlerde yaşamıştır. bu olayın iyi bir şey olmadığını bilir ama bu olayın onda filmdeki gibi bir değişime yol açtığını görmezsiniz. Kaplan hikayesi Kurosawa için değişimin kilidi olarak önemli bir yer tutar.

resim


Ormanda yaptıkları bir gezide Çinlilerin kurduğu tuzaklarla karşılaşırlar. Hayvanlar gereksiz yere bu tuzaklar yüzünden ölmektedir. Dersu bu olaya çok sinirlenir. Arsenyev'in adamlarıyla bu tuzakları yerle bir ederler.Bir avcı olarak gereksiz bir ölüme yüreği dayanamaz. Kitapta yer alan bir olayı aktarayım. dersu uzun uğraşlarla uçan bir sincabı yakalar. daha sonra onu salıverir. Naniye onu neden bıraktığını sorar. "Ne kuş, ne de far." diye cevap verir Dersu. Ne diye öldürelim ki? diye ekler. Onun için yaşamın da ölümün de bir nedeni olmalıdır. Tayga'da kendi çıkarı için yaşayan insanlar arasında Dersu saf iyiliği idealize eder. Hanghuzilerin (haydutlar) filmde kötünün karşılığı olduğunu söyleyebiliriz. İnsaları öldürerek ellerindekini ele geçiren Hanghoular bir fanzaya saldırmış. Buradaki kadınları kaçırmış erkekleri ise nehir kenarında ölüme terk etmişlerdir. Onları bulan Arsenyev ne yapacağını düşünürken Chang Pou ile karşılaşır. Arsenyev'e onları takip ettiklerini söyleyerek merak edilecek bir durum olmadığını dile getirir. Kitapta bu öyküler çok sayıda yer almasına karşın filmde bir kez görürüz. Kurosawa'nın hikayelerinde sıklıkla yer alan bu karakterlerin filmin dramatik havasını bozmaması için yer almadığını gördüm. Hwakungpoo fanzasına doğru gidişleri ve yaşadıkları bunun için filmde yer almamıştır. Li Tang Kui adlı bölge lideri yerlileri sömürmektedir.. Yerlilerden (Udege) belli dönemlerde belli miktarda işlenmiş geyik dersi ister. Teslim etmeyenleri acımasızca cezalandırır. Udegeler bu acımasız liderin iki haftalık kuşatması altındadır. Ya öldürülürler ya da çocukları kaçırılır. Udegelerin bu hikayesi Dersu ile Arsenyev'in ruhsal yolculuğu için fazla uygun değildir. ama hikaye başlı başına senaryolaştırılacak kadar sağlam temellere dayanır. Acaba Kurosawa Dersu Uzala'da yer vermediği bu hikayeyi ileride senaryolaştırmak için bir şeyler karalamış mıdır? Bence evet ama bu konuda bir bilgiye ulaşamadım. Belki de hikayenin bütününde bunu görmezden gelmiştir. Fanzalarda geçen bir öyküye filmde yer vermediğini okumuştum ama hikayenin ne olduğunu bilmiyorum.

resim


Filmin finali yaklaşırken iki bölüm ön plana çıkar. birincisi Dersu'nun Arsenyev ve ekibiyle çektirdiği fotoğraflar. ikincisi salın üstünde giderken Arsenyev'in hayatını yeniden kurtarmasıdır. Fotoğraflarla ilgili sahne oldukça duygusaldır. Uzun süren dostluğun resimlerini kare kare izleriz. sal sahnesi ise uzun lan olarak düşünülmüş ve oldukça gerçekçi aktarılmıştır. Arsenyev, Dersu ve bir kaç asker sal ile nehrin karşısına geçmek isterler. Bir grup askeri ve erzağı tam karşıya geçirmişken dengeyi sağlayan sırık düşer. Dersu ve Arsenyev ilerideki çağlayana doğru gitmektedir. Arsenyev durumun ne kadar ciddi olduğunu anlamaz. Dersu tam zamanında Arsenyev'i iterek onu tehlikeden kurtarır. Kayalıklara çarpmadan önce nehrin içindeki bir kütük parçasına tutunur. akıntının sertliği karşısında orada fazla duramayacağı kesindir. Nehrin kenarında ki askerler ne yapacaklarını şaşırırlar. Dersu ağaçları işaret eder. Uygun ağacı bulana kadar askerleri yönlendirir. Bir sedir ağacı için onay verir. Askerler ağacı baltayla keser. Dersu'nun işaretiyle bu ağaç parçasını kemerlerle, kayışlarla bağlarlar. Suya bırakıp Dersu'nun bu sedir ağacına geçişiyle kurtuluş gerçekleşir. Arsenyev ile Dersu büyük bir tehlikeyi geride bırakırlar. Yolculukları buna benzer bir çok olayla geçmiştir. Şüphesiz bu büyük dostluğun perçinlenmesinde önemli bir role sahiptir.

Keşif seferinde kış günleri kapıdadır. Arsenyev ile çıktıkları domuz avında Dersu avını göremez. Daha sonraki bir geyik avında da aynı şeyi yaşar. Dersu'nun gözleri ilerleyen yaşı ile eski keskinliğini kaybetmeye başlamıştır. Dersu'nun hareketleri doğası tamamiyle alışkanlıkları ile şekillenmiştir. Gözleri hiç bir şeyi kaçırmamak için eğitilmişlerdir çünkü gözden kaçırdığı bir şey onun ölümü anlamına gelir. Gözlerinin keskinliği olmadan ormanda yaşayamayacağını bilmektedir. 58 yaşındaki Dersu için her şey değişmek zorundadır. Dersu bu duruma ne kadar kederlense de gerçekleri bütün çıplaklığıyla görür. Arsenyev'den şöyle bir istekte bulunur. zamanında ektiği topraklarda 22 Ginseng bitkisi vardır. Ölünce bu bitkileri Arsenyev'in almasını ister. Arsenyev arkadaşının bu hediyesini ona saygısızlık etmemek için kabul eder. Dersu'nun ormanda yaşayamayacağını iyi bildiği için onu Khaburosk'a davet eder.

resim


7 Ocak'ta eve ulaşırlar. Burada Dersu'ya bir oda hazırlar. Dersu'nun onun yanında yaşaması kadim dostluğun bir parçasıdır. Fakat Dersu ormanın çocuğu olarak şehir hayatına ne alışır ne de bu hayatı kabullenir. Kitapta Arsenyev ailesinden hiç bahsetmemektedir. Filmde ise Dersu aynı zamanda Arsenyev'in eşi ve küçük erkek çocuğu ile yaşamaktadır. çocuk ile deneyimlere dayanan güzel bir iletişim kurar. Kurosawa Dersu'nun son günlerini aile sıcaklığı içerisinde göstermeye çalışır.Filmin ve finalin dramatik havasını kuvvetlendiren doğru bir tercihtir. Dersu sadece şöminenin karşısında kendini biraz olsun rahat hisseder. Ateş ona taygadaki yaşantısından kalan son miras gibidir. Ara sıra Arsenyev ile geçmiş günleri neşeyle hatırlasalarda. Dersu bu hayatı çok anlamsız bulur. insanların neden bir kutunun içinde yaşamayı seçtiklerini bir türlü anlamaz. Özgürlüğünü bu kutunun içerisine hapsetmek her geçen gün ona daha da ağır gelir. Tüccarların odun ve su gibi ihtiyaçları para karşılığında satması ise tahammül sınırlarının dışındadır. Tüccarlara kötü adam diye bağırıyor Arsenyev'e "Tanrı toprağı, suyu, odunu bize bedava vermiş" diyerek sitem ediyordu. Dersu kaybettiği özgürlüğün yasını tutarken şehir insanlarının kendi istedikleri gibi değil, başka insanların onların yaşamalarını istedikleri gibi yaşadığını anlamıştır. Filmin finalindeki bu anlatım doğa ile modern hayatın birbirine ne kadar düşman olduğunun resmidir. İnsanlar modernizmi inşa ederken özgürlüklerini, kendilerine verilenleri, ruhlarını da bu acımasız kalenin içine hapsetmişlerdir. Dersu'nun yitip gidişi insanlığın yitip gidişinin destansı bir ağıtıdır. Dersu Arsenyev ile duygularını paylaşarak evi terk eder ve ormana yani kendi evine geri döner.Kısa bir süre sonra arsenyev'e gelen bir telgraf acı ve beklenen gerçeği söyler. Dersu öldürülmüştür. Bir gece kamp yaptığı yerde o uyurken gelen haydutlar Dersu'yu öldürür. Bu acı haber ile kederli bir son vedaya doğru ilerler Arsenyev. Buz tutmuş topraklara arkadaşının gömülmesi ile bu büyük dostluk hatıralarda kalacaktır. Arsenyev filmin başında olduğu gibi tek bir kelime söyler "Dersu".

İnceleme Yazarı: kuzeydebiryer.

@g.c.
@trafalgar
@Fügen Atasoy
@kuzeydebiryer
İletiTarih: 03 Ekim 2017 13:26
En son kuzeydebiryer tarafından 03 Ekim 2017 14:01 tarihinde değiştirildi.
 Kullanıcı bilgilerini göster Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
kuzeydebiryer
Avrupa Sineması
Yönetici GrubuGenel Editör


Kayıt: 23.08.2008
İletiler: 10593
Şehir: Düş Toprakları
Yaş: 39 Koç


Özel mesaj gönder
resim

Shichinin no samurai
1954
Shichinin no samurai
Macera / Dram207 dk

Yönetmen: Akira Kurosawa
Usta Samurai Kambei'nin cesareti ve fedakarlığına şahit olan bir grup köylü ondan sürekli olarak haydutların baskınlarına uğrayan köylerini korumasını isterler. Kambei bu isteği herhangi bir çıkarı olmamasına rağmen kabul eder ve ilk olarak kısa süre...
8.7 (253,547 Oy)

 Akira Kurosawa
Akira Kurosawa
Doğum Yeri:Tokyo, Japan
Doğum Tarihi:23 Mart 1910 (Çarşamba)
Ölüm Tarihi:06 Eylül 1998 (Pazar)
Boyu:1.81 m
Takma İsmi:Wind Man

Yer ve Tarih:Japonya, Nisan-1954
Süre: 140 dakika (asıl metin: 200 dakika).
Yapımcı: Toho adına Shojiro Motoki.
Dağıtım: Toho.
Senaryo: Akira Kurosawa, Shinobu Hashimoto, Oguni.
Görüntü: Asakazu Nakai.
Dekor: Takashi Matsuyama.
Montaj: Akira Kurosawa
Ses: Fumio Yanoguchi.
Işık: Hiromitsu Mori.
Müzik: Fumio Hayasaka.
Asistan:Hiromichi Horikawa.

Yedi Samuray (Seven Samurai, Shichinin no Samurai) 1954 yapımı siyah-beyaz, epik bir Japon filimidir. Filimin yönetmeni ve senaristi sinema tarihinin en önemli ve etkileyici yönetmenlerinden biri olan Akira Kurosawa’dır. Dersu Uzala, Raşamon, Yojimbo, İkiru, Kagemusha ve Ran gibi filimleri çeşitli ödüller almıştır. Filmin orjinali 200 dakikadır ancak gösterime Japonya’da 160 dakika ve diğer ülkelerde 130 dakika olarak gösterime girebilmiştir.

Yedi Samuray (Shichinin No Samurai, 1954) Kurosawa‟nın uluslararası ününü pekiştiren bir film olmuştur. Yedi Samuray filmi, 16. Yüzyıl Japonya‟sında bir köy halkının, eşkıya saldırılarından korunmak amacıyla yedi samuray tutmasını konu edinir. Hava koşullarına bağlı olarak çekimleri geciken filmin masrafları çok fazla miktara ulaştığından Akira Kurosawa çok masraflı bir sinemacı olarak da ün kazanmıştır. Çekimleri ertelenen bu filimin gösterimi girmesinde yapımcıları köşeye sıkıştırarak filimin çekimlerinin bitirilmesi için mali kaynak bulunmasında yapımcıları ikna eden Akira’nın doğasında babasından gelen disiplinli eğitimi ve doğasında inatçı kişiliği büyük rol oynamıştır.

Sanat yönetimi, dekor ve kostüm dallarında 2 Oscar ödülüne, en iyi film ve en iyi erkek oyuncu dallarında da BAFTA ödüllerine aday gösterilen Yedi Samuray, Venedik Film Festivali'nde Gümüş Aslan ödülü ile ödüllendirilmiştir.
.

resim

Filime giriş yaparken; 16.yüzyıldayız ve iç savaşlar çağındayız. Bir grup eşkiya (40 atlı) atlarını dört nalla koşturup yağmalamak için niyetlendikleri köyü kuş bakışı süzerken, gördükleri köyü daha önce yağmaladıklarını fark ederler ve Eşkıyabaşı (Shinpei Takagi) yeni hasat yapılıncaya kadar saldırmamanın daha iyi olacağın söyleyerek geri dönerler. Bu sırada, eşkiyaların bu konuşmasına köyün sakinlerinden biri kulak misafiri olmuştur. Sorunun çok büyük olduğunu, köylülerin meydanda toplanmasından ve “Bizi koruyacak bir Tanrı yok mu?” diyen yakarışlarından anlıyoruz. Köy meydanında toplanan köylülerin beli yere doğru eğiktir, eziklikleri ve çaresizleri her hallerinden bellidir. Aralarında; haydutlara karşı yapacakları şeyler hakkında konuşurken bile üzerlerine kara bir bulut gibi çöken çaresizliklerini ve ümitsizliklerinden kurtulamadıklarını görüyoruz. Köylülerinden biri bu durumu “Ciftçiler acı çekmek için doğar. Bu bizim kaderimiz” sözleriyle çok daha iyi betimlemektedir. Aralarında ne yapacakları konusunda uzlaşamayan çiftçiler köyün bilgesi olan Gisaku'ya (Kokuten Kodo) gitmeye karar veririler. Gisaku köylülere en korktukları şeyi söyler “savaşalım”. İtirazlar peş peşe gelse de bilge adam tecrübesinden gelen emin söylemleri ile köylüleri ile ikna etmeyi başaracaktır. Evet, köylerin, aç olan samurayları kiralayarak koruyacaklardır. Dört tane samuray bulmak için dört köylü(Manzo, Rikichi, Mosuke ve Yohei) yola çoktan koyulmuştur bile. Samuray arayışlarında 10 gün olmuştur ve sonuç hüsrandır, bir samuray bile bulamamışlardır. Çaresiz olarak geri dönmeye karar verdikleri sırada bir topluluk ve topluluğun anlam veremeyen bakışları içerisinde kafasını usturaya vuran bir samuray görürler. Hırsızın biri kücük bir çocuğu rehin almıştır, bir tabak pirinç ile kesiş kılığında külübeye girip hırsızı öldürerek çocuğu kurtaran Usta Kambei’den başkası değildir.

Alıntı:
- Desser, Japon vatandaşının tüm detayları ile olmasa da Kurosawa'nın bu sahnesinin kökenini fark edeceğine inanıyor. Bu bakımdan ilk Samurayın tanıtılması ile Seven Samurai efsane âlemine geçer. Kahraman ile Japonya'nın şanlı geçmişinden bir figür arasında açıkça bir ilişki kurulmuştur. (David Desser, The Samurai Films of Akira Kurosawa,s.83)

Alıntı:
Bu sahnede Zen bağlantısı filmi efsaneleştirirken filmin uzamı ve anlatısını şekillendiren yeni kodu da bulabileceğimiz yeridir. Kambei aslında, savaşçıyı diğer toplumsal sınıfların refahının muhafızı olarak tanımlayan kendi samuray mirasının gereğini yerine getirmektedir. Toplumsal sınıfın terkedilişi gibi görünen şey, aslında toplumun buyruklarına uygun bir davranış olmuştur. Bu yeni kod sınıfın, toplumsal alanı yapılandıran ve bireyin seçim ve davranış yelpazesini kısıtlayan belirleyici bir güç olduğunun ayırdında olmaktır. Yedi Samuray grupların önceliğine, sınıfın aşılamazlığına ve dolaylı olarak da, bireysel kahramanlık kurgusuna dair bir filmdir. Kahramanlık mümkündür ama ancak gruplarla birleşme aracılığıyla. Hayatta kalmak ya da toplumun kendisini ayakta tutması ancak kolektif mücadeleyle mümkündür.Pirince,Savaşçının Kamerası Akira Kurosawa Sineması,s.189


Samuray kiralama için yola düşen köylüler için bir ümit ışığı doğmuştur. Samuraydan(çaylak) biri olan Katsushiro Usta Kambei’nin müridi olmak isterken, diğeri Kikuchiyo (gerçekte samuray değildir) Kambei’ye öylesine samurayvari tavırlar sergilemektedir. Kambei’ye Katsushiro Kikuchiyo’yu işaret ederek “o kimdi?” diye sorar. Cevaben “dikkate almağa değmez” diyen Kambei dış görünüşe göre verdiği cevapta hata yaptığını ilerleyen zamanda anlayacaktır. Köylülerden biri cesarete gelip kendini Usta Kambei’nin önüne atacak ve dertlerini anlatmayı başaracaktır. Köylülerin problemine şöylece bir göz atan Kambei, “köyün eşkiyalardan korunabilmesi için 7 samuraya ihtiyaç olduğunu” söyler.Kiralanacak diğer samurayların da karın tokluğuna bu işi yapıp-yapmayacakları halen bir soru işaretidir. Ayrıca köyün bilge yaşlısı, gönderdiği köylülere 4 samuray bulmasını istemiştir ancak diğer üç samuraya da güçleri yetebilecek midir? Handa gelişen diyalog sonrasında tüm pirinçlerinin kendisine verildiğini ve köylülerin çaresiz olan durumları karşısında Usta Kambei köylerini korumak için ilk olumlu sinyalini vermiştir. Bunun üzerine iki köylü iyi haberi vermek üzere köye geri döner ve yaşlı bilgenin yanına varırlar. Dört samurayın yerine yedi samuray getirileceğini buna kendilerinin karşı çıktıklarını bilgeye söylerler. Bilge de “on tanesini bile kiralamaya gücümüz yeterdi .Ancak bunu size söyleseydim onbeş tane getirirdiniz“ diye cevap verir, bunun arkasından köylü Manzo “köylerine gelecek samuraylardan kızların kendilerinden geçeceklerini ve bundan köylülerin rahatsız olacağını söyleyerek” rahatsızlığını dile getirse de Bilge “Haydutları unuttunuz mu? Kafan kesilmek üzereyken sakalın için endişelenmek neye yarar ki? “diyerek mızmızlanan Manzo’yu susturur. Diğer taraftan diğerleri samuray bulma arayışlarını sürdürmektedir. Gruba katılan diğer samuray Gorobei olacaktır. Gorobei çiftçilerin içinde bulundukları zor durumu anlayacak ve Kambei’nin yanında yerini alacaktır. Bu arada Kambei’nin öğretisini anlayanlardar biri de çaylak samuray genç Katsushiro'dur. Sonrasında Gorobei ,kılıçta ikinci sınıf olan “odun kemse okulunun bir öğrencisi olan” Heinachi Hayashida’yı bulur ve aralarına alır. Kendisine aralarına katılması daha önce teklif edilen(Kambei tarafından) kılıç ustası Kyuzo’da fikrini değiştirerek hana gelmiş ve gruba katılmıştır. Çaylak samuray ile birlikte altı kişi olmuşlardır ve zaman gittikçe daralmaktadır. Bunun farkında olan usta Kambei yedi olmayı beklemeden yola çıkmaya karar verecektir.

resim


Hanın müdavimlerinden biri ansızın ortala çıkarak kendisinin de bir samuray bulduğunu ve hana doğru gelmekte olduğunu söyler. Herkes biraz şaşırarak, birbirlerine bakarlar! Gelecek olan samuray sarhoştur ancak oyunun bir kuralı vardır. Bu oyunun kuralını Usta Kambei koymuştur. Genç samuray Katsushiro eline bir sopa alarak hanın kapısının kenarına saklanarak, gelecek olan samuraya vurmak üzere gizlenir. Biraz sonra kendisini samuray olarak addeden Kikuçiyo (Toshirō Mifune), kapıdan geçecek ve kafasına sopayı yiyecektir. Kikuçiyo kendisini samuray olduğunu kanıtlamak için elindeki belgeyi Usta Kambei’nin önüne atar! Kambei, belgeyi okuyunca kahkaha atarak “bu sensen onüç yaşında olmalısın” der. Sabah olduğunda altı samuray ve iki köylü yola çıkarken “beni de aranıza alın” diyen Kikuçiyo pek dinlenmese de köye varıncaya kadar onları takip edecektir.


resim

Köye varıldığında çiftçiler evelerine korkularından saklanmışlardır, samuraylarla gelen iki köylü ne kadar çftçileri evlerinden çıkarmak için bağırsalar da bir sonuç alamayacaklardır. Sonunda Samuraylar iki köylü ile birlikte bilgeihtiyarın yanına gitmeye karar verirler. Köylülerin durumu konuşulurken “alarm çanının sesi” duyulur ve “haydutlar geliyor” korkusuyla herkes köy meydanına dökülür. Gerçek, öyle midir? Samuray ve köylüleri bir araya toplamayı başaran Kikuçiyo, geleneksel olarak zıtlaşan ve birbirlerine nedereyse irsi olarak farklı bakan bu iki grup arasında bir işbirliği doğmasında bir köprü görevi görecektir. Köylüler korkularından hızla meydana akarken kamera masum, korkaklık ve umutsuzluğun imgesi haline gelen köylü “Yohei”ye odaklanacaktır. Yine bu imgelerin kuvvetli bir şekilde seyirciye hissettirildiği sekans; köylü Yohei’nin pirinç dolu küpe sarılarak yatmasına rağmen pirinçleri çaldırdığı sahnedir. Akira, ön planda yerleştirdiği karakterleri filimde yavaşça yetiştirip olgunlaştırmaktadır. Kendi ifadesiyle Akira Kurosawa;
Alıntı:
Oluşma sürecinde olan karakterler bana çok çekici gelir. Bunun sebebi belki de kendimi hala oluşmakta olan birisi olarak değerlendirmemdir. Olgunlaşma sürecinde yol alan ve giderek gelişen bir kişiliğin görüntüsü (bu filimde Kikuchiyo’dur) beni derinden etkiler.”(Kurbağa Yağı Satıcısı, s.135) demektedir.
- Akira Kurasawa, karakterlerin kartondan kesilmiş birer kukla gibi olmasından ve gerçek özveriyi yansıtamamasına hiç tahammülü yoktur. Daha çok insanın yaşadığı çelişkilere, iç yapısına yönelen Kurosawa’da aynı zamanda ahlak oğretmeni tavrı da gozlenir. Sürekli iyi ve kötüyü karşılaştıran Kurosawa insanları sadece iyi ve kötü yönleriyle değil eksiklikleri, fazlalıklarıyla birlikte inceler.


Tekrar köy meydanına dönelim; meydana toplanan köylülerden “alarmı kim çaldı” diye sorulsa da kimseden ses çıkmayacaktır. Çünkü alarmı çalan Kikuçiyo’dan başkası değildir. İlk olarak burada Kikuçiyo o vurdumduymaz ve hödük tavırlarının arkasında çok iyi bir farkındalığın sinyalini verecektir. Bunu gören diğer altı samuray Kikuçiyo da aralarına alarak yedi olurlar.
Kambei köyün stratejik noktalarını gezerek savunma planı hazırlarken, köylüler de samuraylar tarafından savaş eğitimi almaktadırlar. Birazdan samurayların savaş giysileriyle kuşanmış ve samurayların kullandığı savaş elbisesi, malzemeleri ile biri Kambei’nin de bulunduğu kulübeye giriş yapacaktır, Bizi bu durumda yine şaşırtan Kikuçiyo‘dur. Samuraylar bu eşyalardan memnun değildirler çünkü bu savaş malzemeleri; köylülerin geçmişte savaştan kaçarken köyden geçen samurayların öldürüldükten sonra, kendilerinden kalan zırhları ile silahlarıdır. Samuraylar buna o kadar hiddetlenmişlerdir ki Kyūzō (Seiji Miyaguchi)’nun ağzından “Bu köydeki tüm çiftçileri öldürmek isterdim” cümlesi çıkıverir. Gergin,sessiz ve ağır olan havayı birden Kikuçiyo bozacaktır. “İyi fikir! Köylüleri aziz mi zannediyorsun, hepsi birer kurnaz şeytandır! Pirincimiz, buğdayımız hiç birşeyimiz yok diyorlar. Ama hepsi var. Döşemelerin altını kazın, ahırları arayın. Hepsini bulacaksınız. Hepsi birer aziz gibi görünür ama her şeyleri yalandan ibaret. Açgözlüdürler, hainlerdir, sulugözlülerdir, cimri ve üçkağıtçılar” diyerek köylülerin iç yüzünü ortaya servis ederken samurayların hiç de beklemediği bir manevra yapar Kikuçiyo. Kikuçiyo en can alıcı soruyu ortaya atar “Ama onları bu hale kim getirdi?”, arkasından örtülenmiş gerçeği hemen haykırıverir “Sizler! Sizin gibi samuraylar!” ve akabinde Niçin? sorusuna de hemen kendiliğinden cevap verir; “Köylerini, çiftliklerini yaktınız, yiyeceklerini çaldınız! Hepsini köle gibi çalıştırdınız. Kadınlarını ellerinden aldınız. Ya çiftçiler ne yapacaktı.” der. Bu anlatı sırasında samurayların boyunları bükük ve usta Kambei’nin gözleri dolmuştur. Kambei, yavaşca başını kaldırarak Kikuçiyo’ya “Bir çiftçinin oğlusun, öyle değil mi?”demesi üzerine Kikuçiyo hızla kulübeden ayrılır. Bu olup biten sahne aslında üzerinde durulmaya muhtaçtır. Akira Kurosawa'nın 17 filminde oyunculuk yapmış olan Kikuçiyo (Toşiro Mifune) ilk önce Samurayların avukatlığını yapar gibi onları savunurken birden onları yargılayan bir hakim oluverir. Aptal gibi görünen, şaka yapan ve kendi hatlarının dışına çıkmayan oyuncu eteğindeki tüm taşları dökmüştür. Akira, Kikuçiyo karakterini her geçen dakikada yetiştirmekte ve olgunlaştırmaktadır. Özellikle bu olguyu, izah etmeye çalıştığımız sahnede iyice hissetmeye başlıyoruz.


resim


Köyün savunma hazırlıkları bitmiş, köylülere savaş eğitimi Kyuzo, Heihachi ve Kikuchiyo tarafından verilmiştir. Kambei tarafından köylülere gerekli emirler verilmiş ve gerekli uyarılar yapılmıştır. Sayılarının az olduğunu bilen Kambei, değirmenden ötede bulunan üç kulübenin boşaltılması gerektiğini söylediğinde durumu protesto eden birkaç köylü sırayı bozarak terk ettiklerinden Kambei kılıcı çekerek “bu üç kulübe için tüm köyü tehlikeye atamayız” diyerek son noktayı koyacaktır. Kambei, kolektif bilincin muhafızı olmuştur adeta bu sahnede, çektiği kılıç ile de menfi ve bencil davranışa geçit olmadığını apaçık göstermektedir. Menfi ve bencil davranışın hem kendilerini hem de diğerlerini mahvedeceğini söylüyor Kambei.


Artık hasat bitmiştir. Katsushiro ile Shino, ormandaki çiçeklerin üzerine uzanmış, koklaşırlarken, hiç beklemedikleri bir anda bir at kişnemesi duyarlar: haydutlar, çevreyi kolaçan etmeleri için üç keşif görevlisi yollamışlardır. Bu üç haydut baskın zamanı yaklaşınca yakalanır ve içlerinden biri eşkıyanın barındıkları yeri söylemek zorunda kalır. Samurayların üçü yanlarında köyden bir kılavuzla baskından önce bir saldırı yapmayı planlar. Birçok eşkıya öldürülür ama samuraylardan biri Heihaçi Hayashida (Minoru Chiaki) ateşli silahla yaralanarak ölür. Bu baskının hemen sonrasında savunma amacıyla güçlendirilmiş köyü çevreleyen şarampol ve çitlerin üzerinde kanlı, ölümcül, korkunç bir savaş başlar.


resim

Savaşın ilk gününde; savunucular köye giriş yollan (dört tanedir) üzerindeki cephelere dalga dalga vuran saldırıları püskürtürler. Soyaçekimden gelen o büyük korkularını atan (yerlerini her terkedişlerinde Kikuchiyo onları tekmeleyerek ön saflardaki düzenlerine geri döndürür) ve ilkel bambu yaylarıyla bile bu şeytan haydutları toprağa çivilemeyi başardıklarını gören köylüler, daha da büyük bir inat ve inançla dövüşmeye koyulurlar.



Savuşturulan ilk saldırılardaki yaman zorluluk karşısında Kambei ikinci günün taktiğini yıpratma savaşı olarak değiştirir: saldırganların çitlerden içeriye teker teker sızmalarına göz yumulmakta, sonra da işleri bitirilmektedir. Üçüncü gün, daha önce paçayı kurtarmış olan onüç haydudun içerideki tuzağa düşürülmeleri sağlanır: bardaktan boşanırcasına yağan yağmur, köy meydanını tam bir balçık tarlasına çevirmiştir, haydutların atları bu yıvışık çamurda neredeyse hareket edemez hale gelirler. Çok ağır kayıplar vermelerine karşın, samuraylar ve köylüler en sonunda düşmanlarını tamamen ortadan kaldırmayı başarırlar. Bu en son bölümde kitlesel çekimler ve genel planlar ağır basmaktadır: samuraylar ve köylüler (hatta bazan ellerindeki sopalar ve yabalarla kavgaya karışan köylü kadınlar da sahneye girmektedirler) artık tek bir bütün gibidirler. Özellikle yağmur altında ve çamurda gerçekleşen savaş sahneleri çok etkileyici ve gerçekçidir. Özellikle bu sahnenin betimlenmesinde Stephen Prince, “Savaşçının Kamerası, Akira Kurosawa Sineması” adlı eserinde bakın ne diyor;

Alıntı:
- “Aslında Samuray ve köylüyü birbirinden ayırmak imkânsızdır, ikisi de çamura bulaşmıştır ve eşit bir çaresizlikle dövüşürler. Ama bu nihai sınırsızlık görüntüsü Kurosawa‟nın her zamanki muğlaklığıyla, bir dehşet görüntüsüne dönüşmüştür. Çarpışma savrulan yağmur ve çamurun, doğrudan çeliğin, çırpınmanın, anonim vücutların ve çığlık atan, ölen adamların oluşturduğu bir girdaptır. Toplumsal kimliğin nihai eriyişi cehennemsi bir kaosun ifadesi olarak karşımıza çıkar ki nihayetinde buradan ilk baştaki törensel ve sınıfsal bir ayrıma yapılan geri dönüş, rahatlatıcı bir etki yapar.”


resim


Samuraylar tarafından pek dikkate alınmayan Kikuçiyo harikulade bir insancıllık ve hoşgörü taşımaktadır. Kıran kırana savaşlara en önce o atılır. Haydutların gelişlerini ve soylu yaşlı bilgenin değirmende kaldığını öğrendiğinde, ona yardım edebilmek için en önden o fırlar. Geri dönerken, derenin yatağında, katliamdan kurtulan tek kişi olan küçük bir çocuğu kollarına alarak hüngür hüngür ağlamaya başlar; çocukken kendi başından da yaklaşık aynı şeylerin geçtiğini anımsamıştır. Daha sonra, bir mermiyle vurulan Kyuzo'nun hemen yanında yere yıkıldığını görünce, bu ölümün sorumlusu olan haydutların reisini saklandığı saz kulübeden çıkarabilmek için bir an bile düşünmeden atılacaktır; öldürücü bir yara almasına rağmen şaşkınlıktan donakalan düşmanını izlemeyi sürdürür ve onu kılıcıyla deşer. Haydutların reisini öldürenin köylü-samuray olması rastlantı değildir. Kendi ölümü ise sanki bir adağın yerine getirilmesi gibidir. Kikuçiyo’nun haydutları ile olan savaşında gösterdiği performans Usta Kambei’yi utandırıcı niteliktedir.


resim

Samurayların ölümü simgeseldir; çünkü ölenlerin hepsi ateşli silahla öldürülür. Silahla yaşayan ve silahı "ruhları" olarak gören adamlar, ateşli silahlar ile ölür. Gorobei ölür, çünkü savaşta olmasının tek nedeni Kambei'nin yakınında olmaktır, çiftçilere yardım etmek değil. Benzer şekilde Kyuzo sadece kılıç becerisini mükemmelleştirmekle ilgilenmektedir. Dolayısıyla onun ölümü iki kat simgeseldir, çünkü tamamen başka bir şekilde ölür. Ve böyle bir "gübre yığını" içinde ölmekten nefret edecek zavallı Kikuchiyo'nun en büyük korkusu gerçek olur. Tabiri caizse arızası, neticede olamayacağı bir şey olmaya çalışmasındadır. Ölümlerinin ironisi, filmin ilettiği "nostalji" (özlem, hasret) unsuruna katkı sağlar.


resim

Son çekimler, şimdi çiftçilerin güvende olduğunu işaret eder. Artık Samuraylara ihtiyaçları yoktur. Kambei, çiftçilerin kazananlar olduğunu ilan eder. Çiftçiler, çalıştıkları toprak gibi sonsuza kadar yaşayacaktır. Kambei, Shichiroji ve Katsushiro ayrılır. Son karede kamera yukarı Heihachi, Gorobei, Kyuzo ve Kikuchiyo'nun artık zamansız peyzajın bir parçası olan kılıç saplı mezarlarının olduğu yamaca kayar. Bu, biçimsel seviyede Seven Samurai filmini Nostaljik Samuray alt türü içine yerleştiren mono no aware (geçiciliğin farkındalığı) hissini doğurur. Seven Samurai filmi, doğa/kültür bölünmesi açısından da incelenmelidir. Samuray ve çiftçiler arasındaki ilk birleşmenin silahlar aracılığıyla yani kültür yoluyla olmuştur. Kültürü temsil eden Samuraylar bazı anlamlarda "kaybederken", Kambei'nin de dediği gibi kazanan çiftçilerdir ve açıkça doğayla ilişkilendirilenler de onlardır.


resim

Sonuç olarak çiftçiler, her iki dünyada da sağlam durarak doğa-kültür ikiliğini sentezler. Samuraylar değil de çiftçiler filmdeki mit yapısının gerçek alıcılarıdır. Çiftçilik, verimi artırmak ve toprağı bereketli tutmak için kültürü doğaya getirerek doğayı ve kültürü uyumlandırır. Seven Samurai filminde avcılar (eşkiyalar ve Samuraylar) birbirini öldürerek çiftçileri ahenk arayışlarını sürdürmeye bırakır. Samuraylar bilinmeyen bir kadere yalnız bir yolda yürürken seyirci, hep birlikte barış ve mutluluk şarkısı söyleyen çiftçileri görür. Filmin sonunda köylüler (çiftçiler) ve samurayların zaferi birlikte kutlayışlarına tanık olamayız. Birlikte bir yemek masası başında ya da bir evin sıcak ortamında buluşmazlar. Yolları, bir süreliğine kesişen farklı sınıflardır onlar. Köylülerin varolmaları samurayların yiğitliği ve askerî becerileriyle olmuştur ama yaşamaları için samuraylara ihtiyaçları yoktur artık. Kambei, Shichiroji ve Katsushiro, sessiz ve kımıltısız, uzun uzadıya köylülerin sevinç dolu çalışmalarını izlerler. Yönetmenin iki sınıf arasında gerçekleşmesini öngördüğü kaynaşma ve bütünleşmenin ne kadar eğreti ve kırılgan olduğunu kanıtlamaktadır. Samuray ve çiftçiler arasındaki ilk birleşmenin silahlar aracılığıyla yani kültür yoluyla olmuştur. Onları koşullar gereği samuraylara yakınlaştıran nedenler ortadan kalktığı zaman, köylüler hemencecik kendi kapalı dünyalarına geri dönmüşlerdir…bunun göstergelerinden biri de Shino'nun Katsushiro’yu görmezden gelerek önünden geçerek tarlaya gittiği sahnedir. Kambei, hayatını kaybeden dört samurayın mezarını bir müddet seyrettikten sonra, melankolik ve iç acıtıcı bir şekilde, toprağı ve çalışmayı kutsayan “Yine yenilgiye uğradık. Kazananlar bu çiftçiler oldu. Biz değil.” der. Çiftçiler, çalıştıkları toprak gibi sonsuza kadar yaşayacaktır. Aslında Kambei’nin ağzından dökülen bu sözler filmin başında söylemiş olduğu “"hiç savaş kazanmadım" kelimeleriyle birebir örtüşmektedir. Kamera şahıslardan sıyrılarak kılıç saplı dört samurayın mezarına odaklanarak biter.

resim


Kurosawa’nın epik türdeki eserleri arasında başyapıt olarak nitelendirilen, birey ile toplumsal ve kültürel panorama arasındaki ilişkilerin eleştirel bir bakışla sorgulanışını ortaya koyan, çizilen tarihsel freskin bütünlüğüyle, kişilikler ve tonlamaların değişik yapısıyla, epizodların değişik taraflarıyla bir bütünlük oluşturması bakımından Dünya sinemasının bir başyapıtı olan bu filime zaman ayırarak izlemenizi tavsiye ederim, özellikle Kikuchiyo’nun (Toshirō Mifune) sergilediği performansa bayılacaksınız.



KARAKTERLER VE ANALİZİ

resim


    Kambei Shimada 島田勘兵衛 (Takashi Shimura) — Grubun lideri ve köylüler tarafından "işe alınan" ve diğer samurayların bulunmasında başı çeken, bilge ama savaş yorgunudur. Yalnızlığın simgesidir.
    Gorōbei Katayama 片山五郎兵衛 (Yoshio Inaba) — Kambei tarafından gruba alınan ikinci samuray. Yetenekli bir okçudur ve Kambei'nin yardımcılığını yapar. Köyün savunmasını oluşturan planın ana hatlarını belirler.
    Shichirōji 七郎次 (Daisuke Katō) — Üçüncü samuray. Bir zamanlar Kambei'nin yardımcısıdır. Kambei tesadüfen kasabada karşılaşınca görevi kabul eder.
    Heihachi Hayashida 林田平八 (Minoru Chiaki) — Gorōbei tarafından gruba alınan dördüncü samuray. Arkadaş canlısı ama daha az yetkin bir samuray. Düşmanla karşılaşınca sevimliliği ve nüktedanlığı sayesinde grubun morali yükselir.
    Katsushirō Okamoto 岡本勝四郎 (Isao Kimura) — Beşinci samuray. Aristokrat bir aileden gelen ve Kambei'nin öğrencisi olmak isteyen, henüz kan dökmemiş genç bir samuray.
    Kyūzō 久蔵 (Seiji Miyaguchi) — Altıncı samuray. Gruba katılmak için Kambei'nin teklifini başlangıçta reddeder ama sonra fikrini değiştirir. Ciddi, duygularını belli etmeyen bir yüz ifadesine sahip olan bu samuray büyük bir kılıç ustasıdır ve Katsushirō saygısını kazanmıştır.



Kikuchiyo 菊千代 (Toshirō Mifune) üzerinden Akira Kurosava’nın Karakter Seçimine Dair;
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Grubun yedinci üyesidir ve aslında bir samuray değildir. Sahte asalet belgesi ile samuray taklidi yapar ama sonunda gerçek değerini kanıtlar. Dakikası dakikasına uymaz ve maymun iştahlıdır. Samurayların arasında köylüler ile en yakından bağ kuran ve durumlarını anlayan odur. Her zaman gösteriş peşindedir ve kılıcı diğer herkesten daha uzundur. Filimdeki en çarpıcı tiptir. Toşiro Mifune (1920-1997) Japon sinemasının yetiştirdiği en büyük aktörlerden biridir. 170 filimde rol almıştır. Gerçekten bu filimdeki performansını unutmak mümkün değil. Dünya edebiyatındaki birçok kahramanıyla rahatça yarışabilecek bu performansı gerçekten takdire şayandır. Akira Kurasawa bu karakteri finalde zirveye taşımayı başarmıştır. Akira’nın filimlerinde karakterleri onun çocukları gibidir. Büyütür, yetiştirir ve içlerindeki potansiyeli bil kuvve dışarı çıkartır. Bu konuda bakın Akira Kurusawa ne diyor;
Alıntı:
“Oluşma sürecinde olan karakterler bana çok çekici gelir. Bunun sebebi belki de kendimi hala oluşmakta olan birisi olarak değerlendirmemdir. Olgunlaşma sürecinde yol alan ve giderek gelişen bir kişiliğin görüntüsü beni derinden etkiler. Filmlerimdeki karakterlerin genellikle toy, acemi tipler olmasının sebebi sanırım bu yaklaşımımdır. Oluşma sürecindeki insanlar derken, ne kadar cilalarsanız cilalayın bir mücevher şekline gelemeyecek insanlan kastetmiyorum. Sanşiro (Sugata Sanshiro filmindeki karekter) öyle bir malzemeydi ki, cilaladıkça daha fazla parlıyordu ve bütün film boyunca, içindeki cevheri ortaya çıkarabilmesi için büyük bir gayretle onu işlemeye devam ettim.
” Bu yapıyı Yedi Samuray filminde Kikuchiyo üzerinden görüyoruz, Kikuchiyo ‘daki cevheri çıkarabilmek için büyük bir gayretle filmin sonuna kadar işlendiği ve geliştirildiği apaçık görülmektedir. Ünlü Oscar sahibi olan yönetmen Akira Kurosawa’nın filmilerinde karakterlere verilen öneme dair yine kendisinin açıklamasına kulak verelim;
Alıntı:
“Filmlerdeki karakterlerin de kendilerine özgü yaşantıları vardır. Bazı kişilerin yaşantılarına karışma özgürlüğünüz yoktur. Onları birer kukla yerine koyarak istediğiniz gibi yönetemezsiniz. Bunu yapmaya kalktığınızda film bütün canlılığını ve inandırıcılığını yitirir. Dolayısıyla, ben de avukatın kişiliğinin beni istediğince sürükleyip götürmesine göz yumdum. Yanlış yolda olduğumu biliyordum, ama onu dizginlemek mümkün değildi. Sanki büyülenmiş gibiydim, kalemim kendi kendine kağıdın üzerinde kayıyor ve onun kepazeliklerini yazıyordu. Böyle olunca da Hiruta'nın kişiliği filmde öne çıktı ve filmin (Skandal 1950) asıl kahramanını gölgede bıraktı.” (Kurbağa Yağı Satıcısı, s.186)
Kendi ifadesinden de anlaşıldığı üzere ünlü yönetmen için karakterin çok önemli olduğunu görebiliyoruz. Bu filimde olduğu gibi Kikuchiyo’nun çocuğun rehin alınması sahnesinde ortaya çıktıktan sonra, filimin sonuna kadar derece derece olgunlaşmasına şahit oluyoruz. Belki skandal filminde olduğu gibi Kikuchiyo karakteri de bu şekilde gelişmiş ve büyümüştür!

resim



KÖYLÜLER

    Gisaku 儀作 (Kokuten Kodo)Köyün yaşlısı, bilgesi .Köylülere kendilerini korumak için samuray kiralamalarını öğütler. Köylülerin pskolojik ve ahlaki değer yargılarını çok iyi sentez edebilen biri.
    Yohei 与平 (Bokuzen Hidari) — Kikuchiyo ile bazı komik sahneler paylaşan, çok utangaç yaşlı adam. Ümitsizliğin, sefaletin ve köyünün kara bulutlarının yüklendiği biçare adam. Müthiş bir karakter seçimi…

    resim


    Manzō 万造 (Kamatari Fujiwara) — Köye gelen samuraylar nedeniyle kızının saflığını kaybetmesinden korkan bir çiftçi. Samuraylar ilişmesin diye kızının saçını kesmekten çekinmeyecektir!
    Shino 志乃 (Keiko Tsushima) Manzō'nun kızı, Katsushirō'ya aşık olur.
    Rikichi 利吉 (Yoshio Tsuchiya) — Çabuk sinirlenir ve oldukça gençtir. Karısı ile ilgili acı veren bir sırrı vardır.
    Rikichi'nin karısı (Yukiko Shimazaki) - Filmin başlarında görünmez, nerede olduğu gerçeği sürpriz bir son ile nihayete kavuşur.
    Mosuke 茂助 (Yoshio Kosugi) — Köyün içinde bulunan yirmi evi kurtarmak için sınır dışında kalan ve terkedilmek zorunda kalan üç evden birinin sahibi.


FİLİMİN SİNEMA DÜNYASINDAKİ ETKİLERİ

Yedi Samuray filimi Batı sineması için birçok filimi için ilham kaynağı olmuştur;

    -Sergio Leone; İtalyan olmasına karşın görsel üslubu itibarıyla Kurosawa'dan (sinsice iz süren kameradan tutun da dramatik gerilimin göstergesi olarak rüzgar ve tozun kullanılmasına kadar) bariz bir şekilde etkilenmiştir.(Stephen Prince, Savaşçının Kamera Arkası, s.30)
    -Apolcalypse now (Mahşer,1979),
    -John Sturges'in 1960'ta çektiği western filmi Yedi Silahşörler/Müthiş Yedili ((The Magnificent Seven),
    -Sam Peckinpah 1969 tarihli Vahşi Belde (The Wild Bunch) filimindeki ağır çekim teknikleri ile geniş açı komposizyon ve şiddetin stilize edilişlerinde Kurosawa'nın bu filminden etkilenerek geliştirildiği,
    -Kurosawa‟nın kurgusu, Godard‟ın Serseri Âşıkları (1960)‟ndan yıllarca önce Jump-Cut (aynı sahne içindeki iki planın, eylemin zaman içinde geriye ya da ileriye gitmesi sonucunu verecek biçimde bağlanarak, şaşırtıcı sonuçlar elde edilmesi) kullanır.
    -Edward Zwick The Last Samurai (2003)-Son Samuray‟ı bir kez daha beyaz perdeye uyarlar.



NOTLAR

    -Seven Samurai, IMDb'nin en iyi 250 Film listesine girmektedir.
    -Savaşın sonunda hayatta kalan 3 Samuray gerçek hayatta diğerlerinden daha önce hayattan ölmüşlerdir. Daisuke Katō (Shichirōji) 1975'te, Isao Kimura (Katsushirō) 1981'de Takashi Shimura (Kambei) ise 1982 yılında ölmüşlerdi. Filmde ilk ölen Samuray Heihachi Hayashida'yı canlandıran aktö Minoru Chiaki ise aralarında en uzun süre yaşayan aktör olmuştur, Chiaki 1999'da ölmüş.
    -Filmde Toshirō Mifune'nin canlandırdığı Kikuchiyo ismi bir kız ismidir (Binlerce kez açan krizantem –Kasımpatı- anlamına gelen bir isimdir) ve 13 yaşında olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle diğer Samuraylar Kikuchiyo'ya çok gülerler ama nezaketlerinden bunun bir kız ismi olduğunu asla ima etmezler ve sadece yaş konusunu ileri sürerek alaylarını sürdürürler
    -Kurosawa "Yedi Samuray" da ilk kez olarak Japon sinemasında pek alışık olunmayan kısa planların birbirine bağlandığı çok hızlı bir kurgu kullanmıştı. Olayların akışını bozmamak için de ilk kez olarak sahnelerde birden fazla kamera kullanmıştı (Bunu sonraki filmlerinde de sıklıkla yapacaktır). Bu yenilikçi tarz Yedi Samuray'ı ağır tempolu geleneksel Japon dönem filmlerinden ayırıyor ve filmin batı dünyasında neden çok beğenildiğini de açıklıyor.


FİLİME GENİŞ AÇIDAN BAKIŞ

Yedi Samuray ayrıca Kurosawa'nın en zengin dokulu felsefi eserlerinden biridir ve onu için özel bir anlamı olan ve büyük ölçüde kendisine mal ettiği bir çağda geçen dönem filmlerinin ilkidir. Bu Sengoku jiadi ya da iç savaşlar dönemi olarak bilinen, asker sınıfının toprak ve siyasi iktidarın kontrolünü ele geçirmek için kendi içinde mücadeleye giriştiği, 16 .yüzyıl boyunca sürmüş bir mücadele ve çalkantı dönemidir. Yedi Samuray'a ek olarak, Kan Hükümdarlığı, Gizli Kale ve Ran'da bu çağda geçiyor ve Kagemusha da bu siyasi kaostan ulusal birleşmeye geçiş sürecini inceliyor.

Kurosawa'nın ilgisini çeken şeylerden biri de sınıf sınırlarının akışkanlığı, bilhassa da samuray ve çiftçi arasındaki ilişkiydi . Tokugawa döneminde sınıflar birbirinden ayrıydı ve her bir sınıf için uygun davranışlar açıkça formüle edilmişti. Bunun aksine, iç savaşlar esnasında köylüler sık sık askere alınmıştı ve birçok samuray da küçük topraklara sahipti ve çiftçilikle geçiniyordu. Sınıflar arasındaki ilişki ve sınıf çizgilerinin geçirgenliği Yedi Samuray'da merkezi bir yere sahiptir. Samurayların köy için bir savunma planı hazırlaması, istihkamı artırıyor ve haydutlara karşı savaşlarında köylülere önderlik ediyorlar. Bu film zaman zaman bir devrim çalışması olarak, öncü bir grubun kitleleri kemikleşmiş toplumsal bilincini yıkıp, yeni bir siyasi istikamete girmeye nasıl sevk edebileceğine dair bir nevi siyasi beyanat olarak yorumlanmıştır. Ama Yedi Samuray sınıfın tabiatı ve anlamı konusunda bundan çok daha muğlak bir tablo çizmektedir. Bu film çağdaş filmlerinde temelinde yatan toplumsal ön koşullara ve siyasi dayanaklara dair bir soruşturma olarak görülebilir. Yedi Samuray modern filmlere dair bir filmdir, tarihte geri giderek sınıf ve birey arasındaki diyalektiği ortaya çıkarma girişimidir, benliğin toplumsal olarak inşa edilişiyle yüzleşme ve bunun bireysel kahramanlığın dayanağını yok edip etmediğini görme çabasıdır .

Samurayların lideri olacak Kambei (Takashi Shimura) bencillikten uzak bir davranışta bulunan biri olarak takdim edilmesi de dikkat çekicidir. Samurayın rehin alınan çocuğu hırsızdan kurtarması sosyal bir bilincin gerekliliklerindendir. Bu davranışı için samuray herhangi bir ücret veya övgü almıyor. Bu davranış doğru yaşama biçiminin kendisidir çünkü. Bu doğru yaşam ve bencillikten uzak betimlemenin arkasına haydutların saldırısından kurtulmak isteyen köylüler devreye giriyor. Bir önceki sahne ile Kambei’nin köylülerin problemini dinlemesi ve çözüme odaklı yaklaşımı çocuğun kurtarılması sahnesindeki gösterilmek istenen sorumluluk bilinci ile birkez daha sağlamlaştırılarak daha net bir zemine oturtulmaktadır. Çocuğun kurtulma sahnesi olmasaydı bu samurayın köylülerin isteklerini karşılaması konusundaki eylemleri bizler için bir soru olarak kalabilirdi. Bir samuray bir takım yabancı köylü için, bir avuç pirinç karşılığında hayatına mal olabilecek bir sorumluluğu niçin alsın ki! Akira Kurosawa bu savını desteklemek için; samurayın her şeyi bir menfaat gereği yapmadığını göstermek için rehine sahnesini bilerek önceye almasına şaşırmamak gerekiyor. Kambei aslında, savaşçıyı diğer toplumsal sınıfların refahının muhafızı olarak tanımlayan kendi samuray mirasının gereğini yerine getirmektedir.

Filmin bireysel tercihi toplumsal krizin bir uzantısı olarak görmesi de alışılmış bir şeydir. Çiftçiler haydutlardan korkarlar ama samuraylardan daha da fazla korkarlar. Manzo gibi bazıları samurayları kiralamaktansa haydutlarla uzlaşmayı tercih ederler zira samuraylar da haydutlar gibi onların köylerini yağmalayıp, kadınlara tecavüz edebilir.(Gerçekten öncesinde Samurayların böyle davrandıklarını Kikuchiyo açığa çıkarmıştır çünkü o çiftçinin bir oğludur) Manzo köyün reisine samurayların köyün onlara sunabileceği tek şey olan yemek karşılığında onlar için savaşıp savaşmayacaklarını sorarken, sınıf nefreti gerçeğine işaret ediyor. Köyün reisi aç samuraylar bulmaları gerektiği cevabını verir. Acıktıklarında ayılar bile ormandan çıkarlar. O çağdaki toplumsal felaketler, savaşçı sınıfının savaşta alt edilişi ve yok edilişi, bir sürü samurayı yerinden etmiştir ve işsiz ve aç kalan bu samuraylar kendilerine iş ve hizmet edecek efendi aramaktadır
Kurosawa çagın sosyolojik çalkantılarını görsel ifadelere tercüme ediyor, aksi taktirde tarihsel bir döneme dair soyutlamalar olarak kalacak bir şeyi biçimin somut malzemesi olarak gerçekleştiriyor.

Filmin sinemasal enerjisi, kadrajlar ve hareket karakterler arasındaki yalıtılmışlığı reddederek onlar arasındaki toplumsal bağları aktarıyor. Bu bakımdan Yedi Samuray yalnız, varoluşsal kahramanlık olasılığını yadsıyarak Ikiru'nun sunduğu örneği tersine çeviriyor ve çürütüyor. Filmde bir kahramanın birey olarak durabileceği hiçbir zemine yer yok. Filimin oturtulduğu zemin bireyselliğin birer hastalık olarak görüldüğü toplumsal bir gerçeğe dönüştürülüyor.
Alıntı:
Yedi Samuray grupların önceliğine, sınıfın aşılamazlığına ve dolaylı olarak da, bireysel kahramanlık kurgusuna dair bir filmdir. Kahramanlık mümkündür ama ancak gruplarla birleşme aracılığıyla. "Hayatta kalmak ya da toplumun kendisini ayakta tutması ancak kolektif mücadeleyle mümkündür."Kambei'nin söylediği gibi, bir avuç samuray kendi başlarına kırk huyduta karşı hiçbir şey yapamaz. Ama birleştiklerinde çiftçiler ve samuraylar acımasızca etkili bir savaş makinesine dönüşür. Birey ve grup arasındaki diyalektik filmde yeni düzeye yükseliyor ve gruba Kurosawa'nın filmlerinde daha önce hiç sahip olmadığı bir güç veriliyor. Samuray ve çiftçi birbirleriyle bir husumet ve nefret uçurumu aracılığıyla yüzleşiyor ama ancak bu toplumsal parçalanma zamanında mümkün olan birleşmeleri olağanüstü bir olasılılık taşıyor. Bu birleşme yeni bir gerçeklik, aşkın bir gelecek, savaştan, baskı ve sınıf çatışmasından kurtulma vizyonu sunuyor . Bu grupların birleşmesi zamanda bir aralık, tarihte bir boşluk yaratıyor ve bu boşluk aracılığıyla alternatif bir geleceğe ulaşılabilir, yeni binyıl kavranabilir. " Yenilenen dünya sadece şimdiki dünyanın iyileşmiş hali değildir. Bu mutlak bir kırılmayı, şimdi katlandığımız görece koşullardan mutlak bir kopuşu ima ediyor . " Bu cennetsi düşün gerçekleşip gerçekleşmeyeceği samuray-çiftçi ittifakının ve bunun simgelediği şeyin -sınıf bölümlemeleriyle parçalanmış bir dünyada organik bir bütünün yakalanması- neticesine bağlıdır. Eğer başarılı olursa, tarihin yadsınması, zaman ve sınıfın aşılması anlamına gelecektir. Bu bakımdan, Yedi Samuray kökleri dinde ve köylü ayaklanmalarının ilan ettiği radikal perspektif değişimlerinde yatan, binyılcı bir siyasi reform ve toplumsal adalet arayışı modeli sunuyor.( Dennis C. Washburn, The Dilemma of the Modern in japanese Fiction (New Haven: Yale University Press, 1 995), s. 37-52.)

Filme göre, tarih köylülere acı ve sonu gelmez, değişmez bir sefalet akışı olarak tecrübe edilen bir varoluştan başka bir şey getirmemiştir. Savaşı , açlığı, kuraklığı, vergileri, haydutları, o dönemdeki bütün çalkantıları köylü kültürü içselleştirmiş ve teslim olmama bilincini, mütehakkime duyulan nefreti ve mümkün olduğunda acımasızca intikam alma isteğini oluşturmuştur. Samuraylar, kana susamışlıkları ve savaş çıkarma eğilimleri nedeniyle çiftçilerin sefaletinin büyük bir kısmından sorumludur, filmin analiz yöntemindeki ani bir kayma buna açıklık kazandırıyor.(Köylülerce Öldürülen samuraylara ait savaş malzemelerinin –köylülerce saklanmış- kulübeye getirilmesinde samurayların tepkisine karşılık Kikuchiyo’nun müthiş diyalektiğini hatırlayın!)
Samuray olmak isteyen, sınıf çizgilerini geçmeye çalışan çiftçi Kikuchiyo tıpkı Rikichi gibi iki grup arasındaki ilişkilere aracılık eden bir karakterdir. Aracı karakterler, Rikichi ve Kikuchiyo, filmin diyalektik bir sınıf analizi yapmasına, samurayları ve köylüleri bir karşıtlık ilişkisi bağlamında tanımlamasına olanak tanıyor. Çağın çatışmaları bu karşıtlığın sürmesine ve derinleşmesine neden oluyor ama film bu çatışmanın ne ölçüde kaçınılmaz olduğunu soruyor ve bu soruyu ortaya atarak, Kurosawa'nın sinemasının belirleyici felsefi anını tanımlıyor.

Epik özelliklerine karşın Yedi Samuray trajik bir varoluş görüşünü kabul ediyor ve bu, daha sonraki tarih deneyiminin kısaca ama müthiş bir güçle zuhur ettiği bir aralık yaratıyor. Bu köylü Kuemon'un ninesinin yer aldığı sekansta hissediliyor. Bu filmin daha kısa versiyonlarından çıkarılmış kısa bir sahnedir ama Kurosawa'nı geçmiş soruşturmasında merkezi bir öneme sahiptir. Ondan ilk önce, köydeki biri için pirincini biriktirmeye başlayan Katsushirô aracılıgıyla haberdar oluyoruz. Kambei bu kişinin kim oldugunu öğrenmek istediginde, sahne içinde ele ayağı tutmayan, korkunç derecede yaşlı bir kadının yaşadığı bir kulübeye geçiyor. Kadın neredeyse yüz yaşında gibi görünüyor, alnından ve yanak kemiklerinden ölgün bir şekilde sarkan buruşuk et şeritleri yüzünü neredeyse tamamen kapatıyor. Samuraylar pirinçlerini yaşlı kadına getiriyorlar ve onun iniltisi kulübeyi kaplarken Kambei "Bu berbat bir şey," diyor. Yaşlı kadının ailesi haydutlar tarafından öldürülmüştür ve yaşlı kadın ölmek, hayatının çilesinden kurtulmak istemektedir. Ne kadar erken gelse o kadar iyi olacak ölüm, onun bekleyebilecegi tek kurtuluştur. Ama aklına berbat bir düşünce gelir: ya eğer öbür dünyada da büyük bir acı varsa? Onun halinden etkilenen Heihachi öbür dünyada hiç acının olmadığını söyler. Ama yaşlı kadın ikna olmaz. Bu derisi kırışmış, ölgün yaşlı kadında çalışan sınıfın iniş çıkışları ve talihsizlikleri ete kemiğe ve titrek bir sese bürünmüştür. Bu epik maceranın orta yerinde toprak vergileri, iç savaş, yoksulluk ve vahşi ölümün mezarın ötesine , müteakip varoluş döngülerine uzandığı, insan yaşamı ve potansiyelim çarpıttığı, zamanı sonsuz bir acı döngüsünü çevirdiği yönünde yatıştırılması imkansız bir korkuyu, bir dehşeti ifade eden bir ümitsizlik sesi dile getirilmiştir. Tarih acımasız bir güç olarak enselerinde durmakta, ölümün bile çare olmadığı mahrumiyetleri zorunlu kılmaktadır. Bu kıtlığın, yeterli yiyecek ve kaynağın olmayışının tanımladığı, dünyadaki varoluşu cehenneme çeviren bir tarihtir. Kıtlığın hakim olduğu bir dünyada, diyor Sartre, her insan mecburen diğer herkesin düşmanıdır zira yetersiz kaynaklar üzerinde hak iddia ederek diğerlerini yok olma tehdidiyle baş başa bırakır. Sınıf bu çekişme ve husumeti şekillendirmenin ve kimin üstün çıkacağına karar vermenin bir aracı haline gelir.

Film, çağın toplumsal bölünmelerine dengeleyen bir güç olarak, samurayların eylemleriyle aydınlığa kavuşturulan bir ideal olarak, parçalayıcı bölünme ve çekişmelerden muaf, mensupları ortak bir proje ve ortak amaçlarla birbirine kaynaşmış olan organik topluluk olasılığını ortaya koyuyor. Savaşçılar ve çiftçiler sınıfın ortadan kalkması, bir dayanışma ideali için savaşmaktadır. Köyü haydutların saldırılarına karşı savunabilir bir yer haline getirmek için beraberce çalışırlarken, görünüşte çözümsüz olan şüpheler eriyip gidiyor. Kikuchiyo, Kyüzo, Katsushiro, Heiachi ve Shichiröji pirinçlerini çocuklara veriyor ve onlarla şakalaşıyorlar. Katsushirö ve bir köylü kız, Shino, birbirlerine aşık oluyorlar. Çiftçiler sakladıkları yiyecekleri samuraylarla paylaşıyorlar. Kambei değirmende bir bebeği kucağına alıp, onunla oynuyor, bu arada da bebeğin annesi onları izliyor. Bu Kurosawa'nın, gerçek insani eylemin toplumsal açıdan faydalı bir amaç taşıması gerektiği, kahramanlığın toplumsal baskının giderilmesiyle ölçüldüğü yönündeki tanıdık ısrarıdır. Fakat burada bu gidermenin sembolü yalıtılmış bir park ya da hasta bir birey değil, ahlaki ve ekonomik dönüşüme uğrayan,[b] mensuplarının güven ve kaynakların paylaşımıyla birbirine bağlandığı topluluğun tamamıdır[/b]. Bu topluluğu etrafını saran karanlık ve ölüm bölgesinde bir yaşam vahasıdır.


resim

Heihachi'nin bayrağı bu yeni ilişkilerin inşa edildiği imge olarak karşımıza çıkıyor. Bayrak üzerinde samuraylar ve köy grafik semboller olarak temsil ediliyor ve bayrak sembolik anlamıyla, en ümitsiz anlarında grupları kaynaştırıyor. Herkes öldürülen ilk samuray Heihachi'nin ölümünün yasını tutmak için mezarlıkta toplandığında Kikuchiyo bayrağı kaldırıyor ve bu görüntü oradaki herkesi harekete geçiriyor. Ama bayrağın bu sekanstaki sunumu muğlaklık taşıyor ve bu toplumsal deneyin sonucuna işaret ediyor. Sekans devam ettikçe, çekimler samurayları dışarıda bırakıp, çiftçilere odaklanmaya başlıyor. Çıplak gökyüzü önünde dalgalanan bayrağın yakın plan çekiminden, tepedeki bütün grubu gösteren bir uzak çekime ve daha sonra da sadece, bayragı düşünen köylüleri gösteren bir orta mesafeli çekime geçiliyor. Bunu bayragı gösteren bir orta mesafeli çekim ve sonra yine köylüleri gösteren bir orta mesafeli çekim takip ediyor. Daha sonra kamera bayragın üzerinde aşagı dogru iniyor, samurayları temsil eden daireleri geçiyor ve köyü temsil eden karakter üzerinde duruyor. Kamera bu karakter üzerinde uzun uzun bekliyor ve sonra reisi ve birçok çiftçiyi gösteren bir yakın çekime geçiliyor. Bunu tepe üzerindeki bütün grubu gösteren bir uzak çekim izliyor, daha sonra bayrak üzerinde yine aşağı iniliyor ve yine köyün sembolü üzerinde duruluyor. Bu sekansın yapısı, samurayların değil çiftçilerin bayrakla olan ilişkisini vurguluyor. Bayraktaki köylüleri ifade eden sembol üzerinde durarak, film köylüleri kalıcı sınıf, samurayları ise zamanın akışının ikinci plana attığı, geçici bir grup olarak görselleştiriyor. (Bu fikir silahlarla da ifade ediliyor: ölen bütün samuraylar, kılıç ustalıklarını yararsız hale getiren tüfeklerle öldürülmüştür.)

Bu görüntüler ittifakın nihayetinde başarısız olacağını ima ediyor ve zaten filmin acı bir ironi içeren, haklı bir şöhrete sahip kapanış bölümünde, hayatta kalan samuraylar mezarlık tümseklerinin yanında toplanırlarken, çiftçiler pirinç tarlalarına ve törensel bir edayla yeniden tohum ekmeye geri dönüyorlar. Kadrajlama iki grubu ayırıyor ve filmdeki son kamera hareketi samurayları görsel olarak, ölen yoldaşlarıyla, bir ölüm dünyasıyla ilişkilendiriyor. Gittikçe kaybolan bir sınıf olarak tarih tarafından ve bayrağın sembolik salınışı esnasında filmin yapısı tarafından yerinden edilen savaşçılar haydutlarla savaşlarını kazanmış ama daha kapsamlı bir mağlubiyetle yüz yüze kalmışlardır. Hala asildirler, Kurosawa onları hala kahraman olarak görür ama zaman ve sınıf yapıları onları mağlup etmektedir. Paradoksal bir şekilde, organik topluluk zafer anında yok oluyor. Haydutlar gidince, çiftçilerin artık samuraylara ihtiyacı kalmıyor ve sınıf uyuşmazlıgı ve birbirini dışlama yeniden ortaya çıkıyor. (Stephen Prince – Savaşçının Kamerası Akira Kurosawa Sineması)


İnceleme Yazarı: leopar1972

@leopar1972
İletiTarih: 03 Ekim 2017 13:28
 Kullanıcı bilgilerini göster Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
kuzeydebiryer
Avrupa Sineması
Yönetici GrubuGenel Editör


Kayıt: 23.08.2008
İletiler: 10593
Şehir: Düş Toprakları
Yaş: 39 Koç


Özel mesaj gönder
Yôjinbô
1961
Yôjinbô
Aksiyon / Dram / Gerilim110 dk

Yönetmen: Akira Kurosawa
1800'lerin Japonyası'da Sanjuro isimli gezgin bir samuray, iki rakip çetenin arasında bölünmüş bir kasabaya gelir. Bir sokak savaşında yeteneklerini sergiledikten sonra, en fazla parayı veren tarafa kılıcını kiralar.

Alçak ruhlu ve hain insanlar olan taraflar,...
8.3 (83,274 Oy)


resim

Burayı sevdim. Burada bir süre kalacağım. Köy ölmeyi hak eden insanlarla dolu”.

1860 yılı… Tokugawa Hanedanı’nın gücüne, ülkede oluşan orta tabakanın son vermek üzere olduğu ve pek çok yerde karmaşa ve kaosun yaşandığı günler… Tokugawa Hanedanlığı (1603-1867) döneminde ülke dört toplumsal sınıftan oluşuyordu (savaşçılar, zanaatkarlar, tüccarlar ve köylüler) bu derebeylik dönemi 1870 de ortadan kalkmıştı. Yaklaşık iki yüz yıl süren ülkenin bu durgun döneminde sürekli bir işleri olmayan samuraylar geçinebilmek için silahlarını para karşılığı başkalarının emrine sunuyorlardı.
Bir zamanlar kendini hanedanın hizmetine adamış bir savaşçı samuray (T.Mifune) da şimdi kendisini yaşam arzusu,zekası ve kılıcı haricinde hizmet edeceği bir efendisi ve başka hiçbir şeyi olmadan bulur.Ülkedeki idarenin zayıflamasıyla, adaletin, hakkın yerini, baskı ve korku ile halkı sindiren, çetelerin aldığı zamanlar… Yeri yurdu olmayan bu savaşçı samuray yolculuğu esnasında bir evin yanında su içmek için durduğunda, hemen yakındaki bir çeteye katılmak için babasıyla tartışıp onları terk eden oğullarının ardından söylenen bir adama rastlar. Adam öfkeden deliye dönmüş bir şekilde karısına söylenmektedir.
Sadece gençler değil. Herkes kısa yoldan köşe dönme peşinde. Şans oyunları, kumar! Kimin parası kimin belli değil”
resim
Samuray kasabaya doğru ilerlerken sokaklarda çete mensubu gençler dışında kimse yoktur. Her kes evine kapanmış, kapı ve camlarını sıkı sıkı kapamışlardır. Bu boş sokaklarda ağzında kopmuş bir insanın eliyle koşan köpek kasabadaki durumu özetlemektedir adeta. Esen rüzgar da tozu toprağı birbirine katarak daha karamsar bir tablonun oluşmasına katkıda bulunmaktadır..
Samuray, terk edilmiş durumda görünen ve artık müşterisi bulunmayan lokantaya gelir, sahibi yaşlı Gonji ona soğuk pilav verirken kasabanın durumunu da anlatır. “Kasabada yaşam Seibei tarafından desteklenen ipek tüccarı Tazaemon’un saki üreticisiTokuemon’a savaş ilanından sonra adeta yok oldu.Seibei’de karısı Orin ile genelev işi yürütmekte. Kasabaya Tazaemon’u idare etmesi için atadı, ama o Seibei’nin kuklası durumunda. Rakibi Tokuemon,Ushitora,kardeşi Inokichi (D.Kato) ve küçük kardeş Unosuke’nin yönettiği kanun kaçağı ve serserilerden oluşan çeteyi kiraladı.Ve ikisi de kasabayı ele geçirmek için mücadele etmekteler”der ve ekler “Kasabada bir mafya babası neyse de iki tane olunca hiç çekilmiyor. Sadece cenaze levazımatçısının işine geliyor bu durum” yaşlı Gonji.. Bunları samuraya anlatma amacı kasabayı bir an önce terkedip gitmesi içindir. Samuray, Gonji’ye “Bir süre kalacağım burada” der.
resim
Son derece sakin bir şekilde ağır adımlarla Seibei’nin evine doğru giderken Ushitora’nın üç adamını anında yok eder, bu herkese bir gözdağıdır bir anlamda. Ağır ağır yürürken de kendinden emin bir şekilde cenaze levazımatçısına seslenir “üç tabut hazırla”diyerek. Bu gösteri işe yararSeibeionu hemen buyur eder, böyle kılıç kullanan bir samurayın kendi saflarında olmasını istemektedir. Pazarlıkla samurayın istediği parayıda verir, ama yan odada karısı Orin’le işleri bitince kendisini öldürmek istedikleri üzerine olan konuşmayı duyar ve onları terkeder. O sırada iki çete kavgaya tutuşmak üzeredir. Çan kulesine çıkan samuray iki çetenin hayli korkak görünen mücadelesini izlemeye koyulur. Tam bu esnada kasabaya bir müfettişin geleceği duyurulur. İki çete arasındaki savaş müfettiş gidene kadar durur.Samuray gene Gonji’nin lokantasındadır, bu kez Ushitora ve dev haydut Kannuki (N.Rashomon) gelirler ve kendilerinden yana olmasını isterler. Bu esnada kasabaya Ushitora’nın diğer kardeşi Unosuke gelir. O diğer haydutlara benzememektedir. Yanından hiç ayırmadığı silahı kılıç değil bir tabancadır ve Unosuke son derece acımasızdır. Samurayın “iti ite kırdırma” taktiği ile sürdürdüğü yıpratma savaşı sonuçlarını vermeye başlamıştır. O sırada yeni bir gelişme yaşanır, Tokuemon’a olan kumar borcu nedeniyle Kohei’nin karısı Nui’yi kaçırıp hapsederler, götürürken Nui’yi çocuğundan ayırdıkları sahne samurayı etkiler. O çetedekiler gibi gözü dönmüş biri değildir, belli bir kültürden gelmekte olup, iyi kötü ayrımını yapabilmektedir. Herkes korkudan sinmiş olsa da o, kadını kurtarmaya kalkışır, bu insanca davranışının karşılığını pahalı ödeyecektir. Unosuke tarafından yakalanır, dövülür, hapsedilir ama samuray pes etmeye niyetli değildir.Kasabada süren bu egemenlik savaşında isimsiz samuray ile acımasız Unosuke’nin karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz gibidir.
resim
Yojimbo, Japonca’da “koruma görevlisi” anlamına gelen bir kelime. Filmde, “Ronin” olarak adlandırılan efendisiz, sahipsiz bir samurayın hikayesi anlatılmaktadır.
Senaryosunu da yönetmen Kurosawa’nın yazdığı “Yojimbo” , Oscar’larda “En iyi Kostüm Tasarımı (siyah-beyaz)” adaylığı, Venedik Film Festivalinde “En İyi Oyuncu/Toshiro Mifune” kazanmış, “En İyi Yönetmen/Akira Kurosawa” adaylık elde etmişti. Filmin başarılı siyah-beyaz görüntüleri Kazuo Miyagawa’ya ait ve başarıda büyük paya sahip. Filmin atmosferini tamamlayan müzikler de Masaru Sato^nun.
Film, sinemada kullanılan “isimsiz kahraman” karakterinin ilk örneklerinden sayılır. Adı sorulduğunda dut tarlalarına bakarak söylediği “Kuwabatake Sanjuro” isminin uydurma bir isim olduğu hissedilmektedir.
Film, bize o güne kadar bir eşini daha görmediğimiz şiddet gösterisi, açgözlülük ve çıkarcılık eleştirisi sunmaktaydı. Bu film aynı zamanda tartışılan, eleştirilen ama son derece zengin, yepyeni bir sinema türünün “spagetti western”in doğuşunun başlangıcını oluşturuyordu. Film, İtalya’da hiç tutulmamıştı ama senarist arkadaşlarının tavsiyesiyle filmi seyreden Sergio Leone “bundan müthiş bir western çıkar” der. Bu yeni çevrim “Bir Avuç Dolar” adını alır. Çektikleri filmin ülke sınırlarını aşıp tutacağını düşünmediklerinden Kurosawa’dan izin bile almazlar. Kurosawa’nın dava açması ve haklı görülmesi nedeniyle film üç yıl sonra gösterime girebilmişti.
Samurayın baş düşmanı olan Unosuke’de batının bir sembolü olarak sunuluyor filmde. Kullandığı tabancası, fuları ve abartılı acımasızlığı ile övünmesi bize westernlerdeki karakterleri çağrıştırıyor.
resim
Akira Kurosawa’da filmi oluştururken özellikle “High Noon”-1952 , “Shane”-1953 ve “TheGlass Key”-1942 filmlerinden etkilendiğini, ayrıcaDashiell Hammett’in “Red Harvest” romanının da kendisine esin kaynağı olduğunu belirtiyor. Ancak çekmiş olduğu “Yojimbo” da kendinden sonra pek çok filmi de etkilemiş bir çalışma. En akılda kalanları ise Bir Avuç Dolar / Per un pugnodidollari(Sergio Leone, 1964); Son Adam / Last Man Standing (WalterHill, 1996); Düello/Sukiyaki Western Django (TakashiMiike, 2007) olarak söylenebilir.
Filmle ilgili bir ilginç notta; Kurosawa, sete erken gelmesi konusunda Toshiro Mifune’yi uyarmış, Mifune’de çekimlerin geri kalan günlerine sabah saat 6 da makyajlı, hazır bir şekilde gelmişti.
Kurosawa filmin ülkesinde yarattığı olumlu etki nedeniyle ve gelen büyük ısrarlar karşısında devamını düşünmediği filmin devamı sayılabilecek “Sanjuro” yu 1962 de çekmiştir.
Filmin dikkat çekici replikleri olarak;
- “Ömrümün kısa ama heyecanlı olması bana yeter”,
- “Bir hırsız yada katil olarak anılmadıkça başarılı sayılmazsın”,
- “Mutsuz yüzün kendini ele veriyor”,
- “Kumarbazda onur aranmaz”,
- “İyi birisin sen, kötü biriymiş gibi davranıyorsun o kadar”,
- “Duygusal insanlardan nefret ederim, ağlarsan öldürürüm seni”,
- “Bir savaş bu kadar büyük olunca kimse tabutlarla uğraşmıyor”
- “Bazı patronların, fedailerine bile karşı arkalarını kollamaları gerekebilir”
- “Aptallığın tedavisi yok”
- “Evine dön, yulaf yiyip uzun yaşamak daha iyidir”.

Ve filmin sonundaki ayrılık zamanı western filmlerindeki gibi samurayın kasabadan ayrılırken Gonji’ye söylediği “İhtiyar, hoşça kal” repliği ve ayrılışı isimsiz ve yalnız kovboyları hatırlatıyor.
Film, güç ve kuvvetin tek başına yeterli olmadığını, zeka ve akıl ile birleştiğinde başarıya ulaşma yolunun daha kısaldığını, son derece akıcı ve heyecanlı bir öykü ile bizlere sunuyor. Akira Kurosawa’nın filmlerinde vaz geçemediği yağmurlu, rüzgarlı havalarda içeriyor film. Bu da filmin yaratmak istediği kasvetli ve karamsar havanın daha iyi oluşmasını sağlıyor.
“Yojimbo”, Kurosawa sinemasının es geçilmeyecek örneklerinden, sinema tarihini bir hayli etkilemiş bu yapım mutlak seyredilmesi gereken filmlerden.


İnceleme Yazarı: serdardemirkiran




Kagemusha
1980
Kagemusha
Dram / Tarihi / Savaş162 dk

Yönetmen: Akira Kurosawa
Akira Kurosawa, George Lucas ve F.Ford Coppola. Lucas-Coppola ikilisinin, bu filmi çekmek için kaynak sıkıntısı yaşayan Kurosawa’ya destek olmaları sonucunda ortaya bir “All Star” kadro çıkar. Gerçek bir hikayeden uyarlanan film, Shingen Takeda’nın ölümünün...
8.0 (24,952 Oy)


Akira Kurosawa, Dodeskaden filminden sona ciddi maddi zorluklarla karşılaştı. Japonya’da istediği kaynağı bulamayan Kurosawa bir sonraki filmi Dersu Uzala için kaynağı Rusya yapım şirketi Most yapım sayesinde elde etti. Bu film sonrasında da yine uzun bir ara veren yönetmen bir diğer filmi Kagemusha için gerekli kaynağı bir Kurosawa hayranı olan iki yönetmen George Lucas ve Ford ‘un katkılarıyla Twentieth Century Fox yapım şirketinden buldu. Asla kaynak bulamayacağını düşünüp ertelediği bu film ressamın elinden çıkmış sahneleri ve tarihin derinliklerinden çıkarılan öyküsüyle 1980 yılında tamamlandı.

Kagemusha, 16. yy Japonya’sının en önemli savaşçılarından Takeda Shingen’in yaşamından uyarlanan filmdir. Kurosawa’yı bu filmi çekmeye iten nedenler; Japonya tarihine olan merakı, Shingen’in yerine dublörünün geçirilerek üç yıl boyunca ölü olduğunun düşmanlarından gizlenmesi ve Nagashino Savaşına olan ilgisidir. 1575 yılında gerçekleşen savaş ateşli silahların önemi konusunda bir dönüm noktası taşımaktaydı. Artık samuraylar gibi bireysel yeteneklerin bir anlamı kalmamış, yerini yeni kolektif savaş taktiklerine bırakmıştı.

Alıntı:
Önemli bir bölümü gerçeğe dayanan Kagemusha öyküsü aracılığıyla sanatçı başka hiçbir biçimde betimleyemeyeceği bir yüzyıla eğilecek ve Japon tarihinin en gizemli savaşını aydınlatmaya çalışacaktı. Aldo Tassone-Akira Kurosawa Sy: 227

Filmin açılış sahnesi, Takeda klanınının başı Shingen, benzerliklerinden dolayı bazen savaş meydanlarında onun yerine geçen kardeşi Nobukado ve Shingen’e çok benzeyen hırsızlık suçu nedeniyle idama mahkum olan bir adamın konuşmasıyla başlar. Bu sahnede Shingen ve kardeşi Nobukado’nun; mimikleri, kol hareketleri, hafif sağa yatık konuşmaları, bıyıklarını düzelme hareketleri Nobukado’nun yıllarca abisinin yerine taklit olarak geçtiğini ve aslında kendisinin sahnede adeta bir kişi gibi görünen abisinin gölgesinden farklı olmadığının göstergesidir. Daha sonraki sahnelerde Shingen’nin yerine geçen hırsız ile en çok o ilgilenir ve hırsızın kendi benliğini yitirerek bir gölgeye dönüşmesini en çok o anlamaktadır.

resim

Bu geniş çerçevede tek kamera açısıyla çekilen sahneden sonra bir habercinin gelişinin gösterildiği sekans başlıyor. Haberci koşarak dinlenen askerlerin, ölülerin, yıkıntıların arasında bir haber iletmeye geliyor. Savaşın yıkıcılığı daha hemen filmin başında gösteriliyor. Haberci Takade hanedanı tarafından kuşatma altına alınan Noda kalesinin sularının kesildiğini bildiriyor.

Noda kalesinden her gece bir flüt sesi yükselmektedir. Bu seferde savaşın içine ruha dokunan bir güzellik eklenmiştir. Temalardaki zenginlik, karşıt özellikler, Kurosawa’nın filmlerindeki en önemli özelliklerden biridir. Shingen flüt sesini dinlemek için kalenin altına gider ve o sırada bir ateş sonucu yaralanır. Bize yaralanma sahnesi gösterilmez onun yerine ne yapacağını bilmeyen oradan oraya koşturan askerler gösterilir. Takeda klanı kuşatmadan geri çekilir. Öleceğini anlayan Shingen bir vasiyette bulunur.

”Ölümüm asla duyulmamalı. En az 3 yıl bir sır olarak saklanmalı. Beyliğimizi koruyun. Topraklarımızı terk etmeyin. Asla böyle bir şey yapmayın! Bu öğüdümü unutur da, tersini yapacak olursanız klanımız Takeda'nın sonu gelir! Söylediklerimi dikkate alın! Vasiyetim olarak farz edin.”

Bu vasiyetin ilk aşaması olan ölümün üç yıl saklanması dublör tarafından yerine getirilecektir. Kardeşi Nobukado, Shingen’e ne kadar benzese de onun yerine bu kadar uzun süre geçemez çünkü hem bir gölge olmaktan yorulmuştur hem de bu seferde düşmanları tarafından kendi varlığı sorgulanacaktı.

Shingen’in yerine geçen dublör bir dizi eğitimden sonra Shingen gibi davranmayı öğrenir. En büyük sınavını Shingen’nin evine gitmesiyle verecektir. Herkesi bir şekilde ikna eder. Artık kendi gerçek kimliğini tamamen yitirecek ve bir gölgeye yani Kagemusha’ya dönüşecektir.“Bir adamın gölgesi ait olduğu adamı asla terketmez. Ağabeyimin gölgesiydim. Şimdi ise burada oturmuş ne yapacağımı bilemez haldeyim. “ Nobukado’nun bu sözleri filmin sonuna doğru Kagemusha için de geçerli olacaktır. Artık ona ihtiyaç kalmadığı zaman köpek gibi uzaklaştırılacak, ne yapacağını bilmez hale gelecek ve eski varlığına asla geri dönemeyecektir.

Takeda klanının düşmanlarından olan Leyasu ve Nobunaga, Shingen’nin ölüp ölmediğini anlamak amacıyla Takeda’nın uç bölgelerine saldırı düzenlerler. Shingen’nin oğlu Katsuyori , kendini kanıtlama peşindedir ve hemen bir karşı saldırı düzenlenmesini ister. Kagemusha ‘Bir dağ yerinden kımıldamaz’ diyerek bu saldırıya karşı gelir. Katsuyori babasının yerine geçecekken, vasiyet sonucu yerine geçen bir hırsızın emirlerini kabullenemez. Ve tek başına Takatenjin kalesine saldırıya geçer. Takeda klanının Katsuyori’nin yardımına gitmekten başka çaresi kalmamıştır. Ve işte Kagemusha ilk kez bir savaş meydanında boy gösterecektir. Tatsuya Nakadai’nin oyunculuğunun doruğa çıktığı sahnelerdir. Hem Kagemusha hem de Shingen karakterlerini oynayan oyuncu film boyunca oynadığı karışık duyguları özellikle yüz ifadeleriyle başarılı bir şekilde vermiştir.

Kagemusha’nın varlığıyla Takatenjin kalesi alınır ve düşmanlar Shingen’nin yaşadığına artık ikna olmuşlardır. Kagemusha rolüne kendini çok fazla kaptırmıştır. Sadece Shingen’nin üzerine binmesine izin veren atın üstüne çıkarak bir zafer daha elde etmek istemektedir. Ama at Kagemusha’yı üzerinden atar. Yardıma koşan Shingen’nin eşleri daha önceki savaşta alınan yara izini Kagemusha’da göremezler ve gerçek ortaya çıkar. Kagemusha evden kovulur ama uzaktan olan biteni izlemeye devam edecektir.

Artık sahne Katsuyori’ndir. İyi eğitim görmüş, savaşçı, cesur genç biridir. Artık Takeda klanının başıdır. Rahmetli babasının ‘Beyliğimizi koruyun. Topraklarımızı terk etmeyin. ‘ sözlerine uymaz, topraklarını genişletmek ister ve Nobunaga ya savaş açar. Nobunaga, teknolojiyi takip eden modern bir orduya sahip bilge bir komutandır. Filmde Nobunaga’nın özellikle saki yerine şarap içmesi Batı yanlılığını vurgulamak için verilmiştir.

Alıntı:
"Nobunaga'nın bir dahi, o zamanki ortalama bir japon'dan çok daha 'modern' bir adam olduğu açık. Elçilere göre Nobunaga dünyanın yuvarlak olduğunu biliyordu ve dünyadaki durum konusunda çok bilgiliydi. Ayrıca dışarıdan yeni nesne ve fikirleri aktif olarak ithal eden biriydi. Takeda klanını mağlup eden işte bu kişilikti ." Rayns, "Tokyo Stories," s. 1 72.


"Tüfek icat oldu,mertlik bozuldu" Köroğlu

resim

Takeda ordusu geneksel yöntemlerle savaşan hiç yenilmemiş bir ordudur. Ama karşısında tam bir strateji uzmanı Nobunaga vardır. Savaş alanına bir set şeklinde çit örmüştür. Çitin arkasından tüfekleriyle ateş pozisyonu olan ordusu bulunmaktadır. Katsuyori, “Rüzgar gibi çevik, orman gibi sessiz, ateş gibi kızgın. dağ gibi sabit” ordusunu Nabunaga birliklerinin üzerine sürer. Ve tek bir düşman askeri ölmeden tam bir kıyımla yenilir. Olan biteni savaş alanındaki bir çayırlıkta izleyen Kagemusha dehşet içindedir. Don Kişot vari bir cesaretle elinde mızrak saldırıya geçer ve vurulur. Yaralı halde göle ulaşır ve yerine geçtiği Shingen gibi göle gömülür.

“Dağılma önce hükümetin yasalara göre yönetmemeye başlaması ve devlet gücünü zorla ele geçirmesi ile olur. O zaman önemli bir değişiklik meydana gelir. Hükümet değil devletin kendisi sıkışıp daralır. Yani büyük devlet eriyip gider ve onun içinde yalnız hükümet üyelerinin kurduğu bir başka devlet ortaya çıkar demek istiyorum. Bu da halkın geri kalanı için efendiden, zorbadan başka bir şey değildir” Jean-Jacques Rousseau- ‘‘Toplum Sözleşmesi’’

Shingen ile hırsız arasında iktidarın suç işleme özgürlüğü konulu şu konuşma geçer.

S-Bütün bu benzerlik bir yana Nubukado, sonuçta o idama mahkum olan bir suçlu. Böylesi alçak biri nasıl benim dublörlüğümü yapar?
H-(Gülmeye başlar) Tek suçum birkaç kuruş çalmaktı. Önemsiz bir hırsızım ben. Ama sen yüzlerce insanı öldürüp ülkenin tamamını soyup soğana çevirdin. Söyle hangimiz alçak? Sen mi yoksa ben mi?
S-Senin de inandığın gibi alçağın tekiyim. Babamı sürgüne yollayıp, öz oğlumu öldürdüm. Bu ülkeyi yönetirken ne olursa onu yaparım.


Hırsızın bu cüretkar sözleri iktidar-şiddet ilişkisini sorgular, Shingen in verdiği cevap ise her iktidar gibi kullandığı şiddeti mantıklı zemine oturtma çabasıdır. Shingen öldükten sonra yerine geçecek olan hırsız iktidarı üç yıl daha ayakta tutacaktır. Önceleri iktidarı elde etmek için kullanılan güç, sonraları gücü kaybetmemek için kullanılan iktidara dönüşecektir. Kurosawa iktidar-güç-şiddet ilişkisini bu filmde inceden hissettirmiştir. Filmin bütününde duygusallık çok daha ağır basmaktadır. Ama bir sonraki filmi Ran’da anlatılmak istenen iktidarın güçle imtihanı, yozlaşması, hırsları bu filmde duygusallığın önüne geçecektir.

Bir ressam olarak Kurosawa

Küçük yaşlarda resme ilgi duymaya başlayan Kurosawa özellikle öğretmeni sayesinde bu yeteneği geliştirmiştir. Kurbağa Yağı Satıcısı kitabında resme olan ilgisini söyle anlatır.

Alıntı:
Eski günlerde -yani, benim öğrenciliğim sıralarında- resim eğitimi gelişigüzel yapılır, zevksiz bir resim model olarak konur, herkesin onu kopya etmesi istenirdi. Orijinaline en yakın resmi yapansa en yüksek notu alırdı. Fakat Bay Taçikava böyle budalaca bir şey yapmayıp, "Ne istiyorsanız onu çizin," dedi. Hepimiz resim kağıtlarımızı ve renkli kalemlerimizi çıkarıp çizmeye başladık. Ne çizmeye çalıştığımı şu an hatırlayamıyorum, ama bütün gücümü ve becerimi kullanıyordum. Çok bastırdığımdan kalemlerin ucu kırılıyor ve parmaklarımı tükürükle ıslatarak renkleri birbirlerine karıştırıyordum. Sonunda ellerim rengarenk olmuştu. Resimlerimiz bitince Bay Taçikava, hepsini tahtaya astı ve resimler hakkında herkesin düşüncelerini belirtmesini istedi. Sıra benimkine gelince, sınıfın tepkisi kısık kısık gülüşmelerdi. Fakat Bay Taçikava gülenlere dik dik bakarak benim resmimi övmeye, göklere çıkarmaya başladı. Neler söylediği tam aklımda kalmamışsa da, özellikle tükürüklü parmaklarımla boyaları birbirlerine karıştırdığım yerleri övüyordu. Sonra resmimi aldı ve üzerine parlak kırmızı mürekkeple üç düzgün daire çizip en yüksek notu verdi. Sy:13


Senaryoyu kafada canlandırarak ilgi çekecek sahneleri çizim yöntemiyle kağıda aktarma yöntemine storyboard denir. Bir çok yönetmen tarafından uygulanan bu canlandırma yöntemini Kurosawa çok fazla ciddiye almıştır. Resmettiği storyboard ları ayrıntılarla doludur ayrıca renklere olan hakimiyetiyle, gerçeği birebir kopya etmeyişiyle Van Gogh tablolarını anımsatmaktadır.

Bu konuyla ilgili Stephen Prince- Savaşcının Kamerası adlı kitabında şöyle bahseder.

Alıntı:
Resimsi tablolar Kagemusha ve Ran'da daha da güçlenen güzel bir hareketsizlikle donmuş durumda ve bu estetik tasarım inatçı isyankar bir kahramanın ya da bizzat Kurosawa'nın bu dünyalara müdahale etmesini engellemenin bir aracı haline geliyor. Kurosawa'nın bakış açısı artık bir katılımcının değil, bir gözlemcinin bakış açısıdır ve görüntülerin gitgide donması bu değişime tanıklık etmektedir.


Bu gözlemci bakış açısının iyi bir örneği Kagemusha’ daki rüya sahnesidir. Dublör’ün yaşadığı benlik karmaşası renklerin karmakarışıklığıyla verilirken gideceği yolu bilmemenin verdiği kararsızlığı da rüyadaki doğrusal olmayan bir çok zikzaksı yolla anlatır.

resim

2009 yılında İstanbul Pera Müzesinde Kurosawa’nın Kagemusha, Yume, Madadayo ve Umi Wa Miteita filmlerinin storyboard’lardan oluşan 87 desenden meydana gelen bir sergi düzenlendi.
Yazımızı, bu serginin kataloğununda yer alan Kagemusha filminin bazı desenleri ile bitirelim.

Alıntı:
Kurosawa storyboard’ları hakkında şunları söylüyor: “Storyboard’ları çizerken bir sürü şey düşünüyorum. Yerin çerçevesi, kişilerin psikolojisi ve duyguları, hareketleri, bu hareketleri yakalamak için gereken kamera açısı, ışık, kostümler ve aksesuarlar. Tüm bunların özelliklerini düşünmezsem, görüntüyü çizemem. Hatta storyboard’ları bunları düşünebilmek için çiziyorum desem, neredeyse daha doğru olacak. Bu şekilde, açıkça görmeden önce, bir filmdeki her sahnenin görüntüsünü saptıyor, verimli kılıyor ve kavrıyorum. Ancak o anda gerçek anlamda film çekimine girişiyorum. Öte yandan, bu süreç asıl senaryoyu yazarken aklımda biçimleniyormuş gibi geliyor bana, çünkü sık sık, Kabul edilmeyen senaryo müsveddelerimin arkalarında başka çizimler buluyorum (Pera Müzesi Yayını 33, 2009: 9).


resim

resim

resim

resim

resim

resim

resim

resim


İnceleme Yazarı: trafalgar

Yoidore tenshi
1948
Yoidore tenshi
Suç / Dram / Gerilim98 dk

Yönetmen: Akira Kurosawa
Kurosawa’nın, Toshiro Mifune ile ilk çalışması olarak da tarihi bir öneme sahip bu filmde, Mifune’nin canlandırdığı tüberküloz hastası gangster ile kendisinden nefret etmesine rağmen onu iyileştirmeye ant içmiş alkolik doktor (Takashi Shimura) arasındaki...
7.8 (6,889 Oy)


Sarhoş Melek, Japon sinemasının usta yönetmeni Akira Kurosawa’nın dünya çapında meşhur olmadan önce çektiği suç, dram, romantik türünde başarılı bir film. Kendini hastalarına adamış orta yaşlarda, alkol bağımlısı bir doktor ile vereme yakalanmış genç bir gangsterin arasındaki sevgi-nefret ilişkisini konu alır. Sarhoş Melek, Kurosawa’nın sinemasında sıklıkla yer alan bir çok unsuru barındırır. Bunlardan en önemlisi, sağanak yağış, çoğunlukla gece çekimleri, karakterlerin yüz ifadelerine yakın çekim, ışık ve gölge oyunlarının kullanılmasıdır.
Filmi izlemeye başlamadan önce en çok “ Adı neden Sarhoş Melek ” diye düşündüm çünkü sarhoş ve melek kavramları birbirine hiç yakışmıyordu ama filmi izlerken anladım ki değerli sinemacı, bu filme uygun olan en güzel ismi seçmiş.

Sarhoş Melek’in anlamı, alkolik olması haricinde, her doktorda olması gereken vasıflara sahip bir doktorun, bir melek gibi bütün hastalarının peşinden koşması ve onlar istemese de hastalarını tedavi etmeyi ısrarla sürdüren doktorun tanımıdır . Gençken serserilik yapmasaydı o da sınıf arkadaşı Takahama gibi klinik sahibi zengin bir adam olabilirdir ama o , paradan ve itibardan ziyade içkiyi tercih etmiş, kişiliğinden ödün vermemiş, içindeki hekimlik sevgisinden hiç vazgeçmemiş dobra bir adamdır. Bundan pişmanlık duymuş mu, belki hayır ama tecrübeleri gereği gangster hastasını ısrarla alkolden ve gece hayatından uzaklaşması gerektiğini söyleyip durur. Onda kendi gençliğinden bir parça bulur ve ona doğru yolu göstermeye ve iyileştirmeye çalışır. Muhitin tanınmış genç gansteri, kapısına elinde bir kurşun yarasıyla gelince onu azarlayarak tedavi edecek kadar da cesurdur, iyi yürekli doktordur. Himayesine aldığı bir genç kadını, hapisteki büyük gangsterden koruyacak kadar da gözü pektir.

İşte böyle bir hikayesi var Sarhoş Melek’in. Tokyo’nun bir kenar mahallesinde, artık bataklığa dönmüş bir göletin, sineklerle dolu ortamında var olmaya çalışan, izlerken böyle bir yerde yaşanır mı diye düşündüğümüz, pis bir yerde geçiyor film. Belki de gangsterlerin insanlara türlü eziyetler çektirdiği ve kadınların fahişelik yaptırıldığı bir gece kulübünün varlığını da temsil ediyordur bu kokuşmuş gölet. İyi kalpli cefakar doktor her ne kadar bataklıkta oyun oynayan çocuklara “ Uzak durun burada, yoksa tifüs olursunuz” dese de çocukların orada oynamaya devam etmesi belki de onların da başka çareleri kalmayınca pis işlere bulaşacak bir gangster olacaklarına işaret ediyordur.

Alıntı:
Alıntı: Tek kelimeyle enfes bir Kurosawa filmi. Kurosawa'nın tam manasıyla yaratıcı özgürlüğünü yansıtabildiği ilk film olmasının yanında doğal olarak diğer başyapıtlarının yanında biraz sönük kalıyor. ancak yine de çamurlu mekanlara paralel sembolizm, alkolik doktor, veremli yakuza, incelikli mizah, naiflik, rüya sahnesi ve muhteşem finaliyle çok iyi bir filmden ziyade çok "güzel" bir film bu.


resim


Filmde yer alan önemli karakterler :
Doktor Sanada ( Takashi Shimura) : Ninesiyle yaşayan, kapısına gelen her hastayı büyük bir ilgiyle tedavi eden, alkol bağımlısı bir hekim.
Gangster Matsunaga ( Toshiro Mifune ): Kadınların gözdesi genç bir yakuza. Hapisteki patronunun çete işlerini takip eden, patronunun dans salonu adı altındaki batakhanesindeki kadınlarla gününü gün eden, sigara ve içkiyi çok tükettiği için vereme yakalanan genç bir gangster.
Doktor’un yanında yaşayan Miyo( Chieko Nakatita) Bir zamanlar Okada’nın sevgilisi olan, Okada hapse girince doktorun evine sığınıp doktora yardımcılık yapan kadın.
Patron Yakuza Okada (Reisaburo Yamamoto) : Adam yaralamaktan 5 yıl hapis yatan ve sonra eski sevgilisini almak için doktorun kapısına dayanan acımasız bir adam.
Nanae (Michiyo Kogure): Matsunaga’nın gece kulübünde çalışan sevgilisi. Çok güzel bir kadın, tam bir femme fatale. Güç kimdeyse onun yanında olan, güvenilmez ve gaddar bir genç kadın.
Doktor’un evinin yakınında gitar çalan adam( Sachio Sakai): Çaldığı güzel müziklerle filme renk katan bir müzisyen.

Filmin Detaylı Anlatımı
Bir gece vakti...İlk gördüğümüz çamurlu, pis bir toprak. İlk duyduğumuz bir gitar tıngırtısı. Üç genç kadın, dışarıda oturdukları yerden saçlarını kaşıyarak kalkıyorlar. Acaba pislikten bitlenmişler mi yoksa sivrisineklerin ısırması yüzünden mi kaşınıyorlar diye aklımızdan geçiyor. Kirden mide bulandıran bir hale gelmiş olan gölete uzun bir bakış attıktan sonra, gözümüz iki genç adama takılıyor. “ Sivrisinekler adam yiyecek” diyor biri. Evet, diyoruz burası yaşanacak bir yere benzemiyor...

Önce beyaz önlüklü bir adam odaya girer, ardından da eli sarılı daha genç bir adam. Doktor olduğunu anladığımız kişi elindeki raketle sinekleri kovar. Sert bir “Neyin var” sorusuna “Elimi kapıya sıkıştırdım” cevabı gelir. Doktor ona inanmaz tabii, çünkü karşısındaki o bölgenin tanınmış bir gangsteridir. Eline çivi battığını söylese de tecrübeli doktor bunun bir kurşun yarası olduğunu anlar ve kurşunu çıkarınca “ Sen buna çivi mi diyorsun?” der. Genç adam, adının Matsunaga olduğunu ve onu etrafta herkesin tanıdığını söyler. Doktor , ona ‘çok da umurumdaydı’ şeklinde bakarak, dışardan içeriye süzülen gitarın müziğine eşlik ederek şarkı mırıldanır. Sivrisinekler rahat vermeyince, doktor ninesine seslenerek sinek ilacı getirmesini söyler ama cevap alamaz. Buradan da doktorun bekar olduğunu ve ninesiyle yaşadığını anlarız. Doktor’un Matsunaga’nın sargısını hoyratça yapması ve bilerek canını yakması ‘senden korkmuyorum’ mesajını verir. “ Uyuşturucu kullanmaz mısın sen?” sorusuna “ Senin gibi serseriler için kullanmam” cevabını vererek genç gangstere meydan okur, bilerek ona acı çektirir. Matsunaga’nın öksürmesi doktorun ilgisini çeker.Onun vereme yakalandığından şüphelenir ve muayene eder. Doktor şüphesinde haklı çıkar. Matsunaga bu duruma sinirlenir ve doktora saldırır. Kapının önünde beliren genç kadını görünce evden çıkıp gider.

resim


Ertesi sabah, mahallenin çocuklarını pis sularda oynarken gören doktor, çocuklara oradan uzaklaştırmak için “ Tifüs olmaktan korkmuyor musunuz?” diye bağırarak onları uzaklaştırır. Arka planda gördüğümüz eski evler bize o mahallenin fakir bir yer olduğunu tekrar vurgular. Doktor, çocuklardan birini hatırlar ve iyileşip iyileşmediğini sorar. Onun bu ilgisi bizde adamın mesleki duyarlılığı hakkında bir intiba uyandırır. Doktor, çarşıya gittiğinde tanıdığı bir dükkan sahibine Matsunaga’yı nerede bulabileceğini sorar çünkü aklı onda kalmıştır.

Ve işte Matsunaga’nın yani Mifune’nin en karizmatik göründüğü sahnelerden biri. Büyük bir gece kulübünde ağzında sigarayla şık ve güzel bir genç kadınla dans ediyor. Morali bozuk çünkü verem olduğunu ve ömrünün sonuna gelmiş olma ihtimalini aklından çıkaramıyordur. Üstelik ateşi de vardır. Tam o sırada, adamları gelip ona bir gece önce gittiği doktorun onu görmek istediğini söylerler.(Adamlardan biri diğerinin saçındaki biti görüp alır, daha önce hiçbir filmde rastlamamıştım) Matsunaga, bu ziyaretten pek memnun kalmasa da doktorla birlikte dışarı çıkar ve başka bir yerde görüşürler ve içki içerler. Doktor, onu içki içmemesi ve röntgen çektirmesi konusunda uyarır ama bunun karşılığında yaka paça dışarı atılır.

Doktor, evine döndüğünde himayesi altındaki kadına, gençliğini ve Matsunaga ile benzerliklerini anlatır. Onun karakterinin analizini yapar. O konuşma sırasında "Okada’dan haber var mı" diye sorar. Adamın 3 yıl 8 aydır hapiste olduğunu ve çıkma zamanın geldiğini söyler. Genç kadın çok huzursuz olur. Belli ki Okada karanlık bir kişidir ve onun korktuğu eski sevgilisidir.

Ertesi sabah, (Kurosawa’nın olmazsa olmazı) güne sağanak yağmurla başlanır. Doktor, genç bir verem hastası kızın röntgenini inceler ve ilaçlarını düzgün kullandığı için tebrik eder. Kız sevinçle odadan çıktıktan sonra doktor, saf alkole su katarak içki içmeye başlar. Tam o anda içeride Matsunaga’yı görür. Ona korkak olduğunu söyler. Sinirlenen Matsunga, doktora saldırdığında Miyo onu ikinci kez kurtarır.
Bir gün sonra doktor, klinik sahibi arkadaşına rastlar ve onun kliniğinde röntgen çektirmiş olan Matsunaga’nın ileri derecede verem olduğunu öğrenir. Akşam olunca Matsunaga’yı görmeye gider ve tedaviye başlamak için onu muayenehanesine davet eder. O gece Matsunga aşırı sarhoş bir şekilde doktorun evine gider.(Bu sahnede Mufine’nin oyunculuğu görülmeye değer) Doktor, ona dediklerini aynen yaparsa iyileşebileceğini söyler. Dışarıda gitar çalan müzisyenin yanına yaklaşan Yakuza Okada, gitarı alıp bir şarkı çalar. Hapisten çıkmıştır ve kadınını geri almaya kararlıdır.

resim


Sabah olduğunda doktor, Matsunga’yı içki içmemesi ve kadınlardan uzak durması konusunda uyararak yolcu eder. Matsunga göletin kıyısında düşüncelere daldığı sırada, arkasında bir gölge belirir. ( Kurosawa bir ışık ve gölge dehasıdır) Yanına gelen kişi büyük patron Okada’dır. Onun zoruyla içki içmek zorunda kalır ve yine kendini kaybedecek kadar sarhoş olur. Gece Kulübüne gittiklerinde, Okada dans edenlerin arasındaki bir kızı beğenir. O kız, Matsunga’nın sevgilisi Nanae’dir. Para ve güç düşkünü olan Nanae, Okada’ya ilgi gösterir. Matsunga’dan aldığı onayla Nanae, Okada’yla dans eder. ( Büyük bir orkestra ve süslü bir kadın şarkıcın olduğu, neşeli, danslı ve estetik bir sahne üstelik Matsunga da başka bir kadınla dans ediyor. Mifune bu sahnede de muhteşem, o bakışlar neydi öyle!)
Matsunga ertesi gün doktora gittiğinde, doktor onun gece içki içtiğini anlar ve hayal kırıklığına uğradığı için çok sinirlenip onu kovar.
Dans kulübünde aynı masada oturan Matsunga ve Okada, aynı anda Nanae’yi dansa kaldırırlar. Nanae ondan beklenen şekilde Okada’yı seçer. Bu durum Matsunga’yı iyice çökertir. Kumarda da Okada’ya yenilince Matsungo hayata olan inancını yitirir ve hastalığı ilerler. Kan tükürmeye başlayınca doktora haber verirler. Doktorun, Matsunga’yı ziyaret ettiği odada müzik kutusunu çalıştırmasıyla birlikte duvara yansıyan gölgeler bize “ İşte Kurosawa’nın sevdiği ışık oyunu” dedirtir. O gölge duvarda sahne boyunca sabit kalır ve hasta doktor konuşmasına eşlik eder.

Nanae, odaya gelip bütün eşyalarını alıp gitmeye çalışırken, Matsunga terk edildiğini anlar ve hastalığını bulaştırmak için kadını zorla öper. Kadın onu evden kovunca çaresiz bir şekilde gölete gider, doktor onu orada bulur. Önce bataklıktaki pislikler ve ardından suyun kenarında beyaz bir tabut görünür. Matsunga’nın öldüğünü düşünürüz ama aslında bu, onun gördüğü rüyanın görüntüleridir. Denizin kıyında tabutu baltayla parçalayan şık giyimli Matsunga, tabutu parçalayınca içinde hastalıktan dolayı çökmüş canlı bedenini görür. Şık ve sağlıklı hali kaçar, ölüme yakın hali onu kovalar. ( Çok etkileyici bir sahneydi) Matsunaga, dehşet içinde kabusundan uyanır. Doktorun evindedir. Okada ve adamları Miya’yı götürmek için gelmişlerdir ve doktor onlara karşı koymaya çalışmaktadır. Matsunga kapıya gider ve Okada’nın önünde diz çöker. Yakuza kurallarını benimsediği için Okada’nın karşısında ezik ve sadık durur.
Sabah olduğunda, artık haksıklıklara dayanamayan doktor, Okada’yı polise şikayet etmek için evden çıktıktan sonra, Matsunga da hasta olmasına rağmen Okada’ya gider. İçerideki dört kişinin, onun hakkında küçümseyici sözler söylediklerini duyar. Onların karşısına çıkınca daha çok aşağılanır.(Bu sahnede Mifune’nin oyunculuğu ve göz makyajı çok etkileyiciydi)

Ve işte o an dediğimiz an gelir ve Matsunga son bir gayretle eski sevgilisinin evine gider. Orada Okada’yı bir köşeye kıstırır.( O sahnede üç parçalı aynanın önünde Matsunga’nın üç görüntüsü daha önce hiç rastlamadığım bir görüntüydü) İki adamın bir oda içinde birbirlerini öldürmeye çalışmaları da filmin etkileyici sahnelerinden biriydi. Matsunga’nın odadan çıktıktan sonra boya kovasını dökmesi ve iki adamın koridorda boyalara bulanarak yerde dövüşmesi de ilgi çekici bir sahneydi.

resim

resim


resim


Hastası ölmek üzereyken, onun için çarşıdan beyaz yumurtalar alan doktorun iyiliği temsil etmesi de ayrı bir güzellikti. Kurosawa’nın sinemaya kattığı görsellik ve mesajlar anlatmakla bitmez. Üç aktörün oyunculuğunu aynı filmde izlemek de gerçekten çok farklı bir tat bırakıyor.


Akira Kurosawa’nın anlatımıyla, en sevdiği oyuncu olan Toshiro Mifune tanışma öyküsü ve bu film ile ilgili anıları
"1948 yılında gösterime giren Sarhoş Melek'le ilgili anılarımı anlatırken, aktör Toshiro Mifune'ye değinmeden geçmem mümkün değil. 1946 yılının Haziran ayında, savaş sonrası faaliyetlerimize başlayabilmekiçin Toho, yeni maaşlı aktör ve aktristler almak üzere sınavaçmıştı. 'Yeni Yüzler Arıyoruz' diye bir ilan verilmiş ve şaşılacak sayıda çok başvuru olmuştu. Deneme çekimleriyle görüşmelerin yapıldığı gün, film çekimiyle uğraştığımdan seçmelere katılamamıştım. Öğle yemeği molası için setten çıktığım sırada, yönetmen baş yardımcısıyken Yamamoto Kociro'nun yönettiği Atlar filmde başrol oynayan Takamine Hideko'yla karşılaştım. "Burada gerçekten mükemmel bir aday var. llk sınavı zorla geçti ama çok yetenekli, gel bir bak," dedi. Öğle yemeğimden vazgeçerek sınavların yapıldığı stüdyoya gittim. Kapıyı açar açmaz hayretten donakaldım. Genç bir adam, suratında korkunç bir dehşet ifadesiyle dönüp duruyordu. Kapana kısılmış bir canavarın kendisini kurtarmaya uğraşması gibi dehşet verici bir şeydi gördüklerim. Gözlerimi diktim genç adamın hareketlerine. Sonradan anladım ki, bu adam gerçekten sinirlenmiş değildi. Sahne testleri için bu duyguyu mükemmel şekilde oynuyordu. Rolünün hakkını fazlasıyla veriyordu. Başarıyla bitirince, yorgun bir tavırla sandalyesine oturdu, gevşedi ve soran gözlerle sınav komitesine bakmaya başladı. Bunu aslında utangaçlığını gizlemek için yaptığının farkındaydım ama sınav komitesi bunu saygısızlık olarak değerlendiriyordu. Bu adam bana garip şekilde çekici gelmişti ve sınav komitesininvereceği kararı düşünmekten o gün doğru dürüst çalışamadım.
Öğleden sonraki çekimimi erken bitirmiştim. Sonra jürinin verdiği kararı öğrenmek üzere sınavın yapıldığı stüdyoya döndüm. Yamasan'ın da genç adamı çok beğendiğini söylemesine karşın oylama sonucu genç kabul edilmemişti. Birden, "Durun bir dakika," diye bağırdığımı hatırlıyorum.

Sınav komitesi iki gruptan oluşmuştu: Sinema endüstrisi uzmanları (yönetmenler, sinematograflar, prodüktörler ve aktörler) ile İşçi Sendikası temsilcileri. İki grup da eşit ağırlıkta temsil ediliyordu. O sıralarda İşçi Sendikası her geçen gün biraz daha güçleniyor ve nerede bir şey olsa derhal orada bitiveriyorlardı. Böyle olunca da bütün kararlar oylama sonucu verilebiliyordu. Ama sendika temsilcilerinin hiçbir bilgileri olmayan aktör seçiminde de eşit oy hakları olması,bana göre çizmeyi aşmak demekti. Aslında 'çizmeyi aşma' sözcüğübile içimde oluşan kızgınlığı ve nefreti ifade etmeye yeterli değildi.

Onun için, “Durun, bir dakika! “ diye bağırmıştım. Bir aktörün beceri ve yeteneklerini ölçebilmek ve ileride neler yapabileceğine karar vermek için bu konuda uzmanlık gerektiğini söyledim.Dolayısıyla, iş aktör seçimine gelince uzmanlarla, tamamen konu dışında olan insanların oylarının eşit ağırlıkta olmasının adaletsiz bir yaklaşım olacağını belirttim. Bunun tıpkı ender bulunan bir mücevherin değerini saptamak için bir kuyumcu yerine mahalle manavına götürülmesine benzediğini ileri sürdüm. Böylece, söz konusu olan seçim bir aktörün beceri ve yetenekleriyse, uzmanların oy hakkının, konunun amatörlerinden en az üç, hatta beş kat fazla olması gerektiği görüşünde direttim. Oylamanın bu söylediklerim paralelinde bir daha gözden geçirilmesini istedim.
Sınav komitesinden birden, "Bu anti-demokratik bir yaklaşım, bu yönetmenlerin tekeli! “ diye bağrışmalar yükseldi. Fakat komitedeki herkes benim isteklerim doğrultusunda parmak kaldırdı, hatta sendika temsilcilerinin bir bölümü de bana hak verdiklerini belirterek kafalarını salladılar. Sonunda, Yama-san, komite başkanı olarak bu gencin işe alınmasını ve yönetmen olarak da ondan kendisinin sorumlu olacağını belirtti. Yama-san'ın bu konuşmasından sonra genç işe alındı. Bu genç tabii ki Mifune idi.
Sarhoş Melek 'te, ilk kez besteci Hayasaka Fumio'yla ile çalıştım.Bu beraberliğimizden sonra Hayasaka, ölümüne dek bütün filmlerimin müziğini yaptı ve benim de çok yakın arkadaşım oldu."


resim


Akira Kurosawa, en sevdiği iki aktörle birlikteyken çekilmiş çok güzel bir fotoğraf

İnceleme Yazarı: Fügen Atasoy




Akahige
1965
Akahige
Dram185 dk

Yönetmen: Akira Kurosawa
19. yüzyılda Tokyo'da  Genç Dr Noboru Yasumoto yaz için lisansüstü tıp eğitimi yapmak üzere bir kırsal kliniğe Akahigenin rehberliği altında ( "Kızıl sakallı"), Dr Kyoj? Niide görevlendirilmiştir. Dr. Niide bir zalim görev gibi görünsede gerçekte ...
8.3 (12,467 Oy)


resim[/center]

Shugoro Yamamoto'nun "Akahige shinryô tan" romanından uyarlanan 1965 yapımı Akahige, Kurosawa'nın çektiği son siyah beyaz filmidir. Filmin neredeyse geneli yoksulların bakıldığı bir klinikte geçer. Genç doktor Noboru Yasumoto'nun bu klinikte başından geçenler yan öykülerle başarılı bir şekilde aktarılır.

Dr. Yasumoto(Yuzo Kayama) Nagazaki'de batılı tıp eğitimi görmüş, Shogun'un doktoru olmayı hayal eden kibirli ve asi biridir. Yoksul insanların zor şartlar altında bakıldığı halk kliniğine tayin edildiğini öğrendiğinde çılgına döner. Kliniği Kızıl Sakal lakaplı Dr. Niide ( Toshiro Mifune) yönetmektedir. Tokugawa döneminde geçen film, Yasumoto'nun Niide'nin himayesi altında eğiti­mini, üzüntüsünü, hastalık ve ölümle yüzleşmesini ve ah­laki açıdan gelişip, kendini mesleğine adamış bir hekime dönüşmesini anlatıyor. Film ayrıca Rokusuke, Sahachi, Otoyo, Chobo ve kilit altında tutulan deli bir kadının hikayesini de barındırıyor.

resim


Filmin ilk sahnesinde Yasumoto'yu kapıda karşılayan Dr. Tsugawa'dan kliniğe tayin edildiğini öğrenir. Şaşkınlık içindedir, Üstüne üstlük görevini ona devredecek olan Dr. Tsugawa kliniği gezdirirken bir yandan da kliniği kötüleyip durur. Ve Yasumoto'ya şöyle der:

"Burası berbattır. Hastalar gecekondu mahallelerinden, bitli ve pireli insanlardır. Hatta kötü de kokarlar. Burası gerçekten berbat. Burda bulunmak sana neden doktor olmak istediğini sorgulatır."

Yasumoto, "Çürük meyve gibi kokuyor." diye cevap verir.

Tsugawa da; "Bu sefaletin kokusu." der.

Akira Kurosawa film boyunca sefaleti ve yoksulluğu öylesine başarılı bir şekilde aktarmıştır ki, yoksul insanların çaresizliğini izleyene hissettirmeyi başarıyor.

resim


Klinikte kalmak istemeyen genç doktor, Kızıl Sakal'ı kızdırıp kendisini kovması için elinden geleni yapar. Kızıl Sakal'ın verdiği görevleri yerine getirmez, doktor üniformasını giymez, klinikte çalışanlarla birlikte yemek yemekten kaçınır. Yasumoto'nun tüm asiliklerine rağmen Kızıl Sakal ona karşı sabırlı ve iyi niyetle yaklaşır.

Kızıl Sakal Yasumoto'ya "İnsanlar yoksul­luğun siyasi bir sorun olduğunu söylerler ama siyaset yoksullar için asla bir şey yapmamıştır. Yoksulluktan kurtulmak için herhangi bir yasa çıkarıldı mı?" diye sorar ve sorunun bundan çok derin olduğunu ekler. "Hastalığın arkasında her zaman için büyük bir talihsizlik hikayesi vardır."der.

resim


Klinikteki hastalardan biri erkekleri baştan çıkarıp, saç tokasıyla öldüren deli bir kadındır. Çocukken defalarca tecavüze uğramıştır ama Kızıl Sakal onun doğuştan deli olduğunu söyler. Başka birçok insan da kötü deneyimler yaşamış ama onun gibi olmamıştır. Daha öncesinde kadının sağlık durumuyla ilgili bazı şeyler duyan genç doktor, deli kadını tedavi edebileceğini düşünmektedir. Yasumoto hücresinden kaçan deli kadınla karşılaşır, kadın tam onu öldürmek üzereyken Kızıl Sakal tarafından kurtarılır. Yasumoto'nun bu klinikte yaşadığı deneyimler sayesinde eğitimi ilerleyecektir, sadece ilerlemekle kalmayacak içindeki insancıl yönlerini ortaya çıkaracaktır. Ve filmdeki ilk hikaye olan deli kadınla yaşadığı bu olay onu derinden etkilemiştir..

Filmdeki ikinci hikaye Rokusuke'nin hikayesidir. Rokusuke karaciğer kanseridir ve altın vernik ustası ölmek üzeredir. Kızıl Sakal gelen acil bir hastaya bakmak için odadan çıkarken, Yasumoto'ya " Hiçbir şey bir adamın son anları kadar heybetli olamaz. Yakından izle." der. Son anlarını yaşayan yaşlı adam acı içinde, boğuk sesler çıkarmaktadır. Yasumoto dehşet içinde ölmek üzere olan adamı izlemeye başlar. Genç doktor korku ve çaresizlik içinde odanın bir köşesine siner.

Hemen ardından genç doktorun narkozsuz, ilkel koşullar altında yapılan bir ameliyata yardımcı olması istenir. İlk ameliyatına giren Yasumoto hastanın açık yarasına bakmaya dayanamaz ve Kızıl Sakal ona bakışlarını kaçırmamasını söyler. Kurosawa'nın insanın dayanılamaz olanla yüz­leşmeye dayanması gerektiği yönündeki isteğini dile getirir. Fakat genç doktor henüz bunu yapmaya hazır değildir ve bayılır.

resim


Daha sonra Dr. Mori ile Yasumoto arasında şu konuşmalar geçer:

-"Ben de ilk ameliyatımda bayılmıştım. Zamanla alışacaksın. O zaman etkilenmeyeceksin."

-"Hayır, bir adamın ölüşünü bile izleyemiyorum. Bir de heybetli diyor. Bana göre dehşet verici. Sen de Rokusuke'nin ölümünün heybetli olduğunu mu düşündün?"

- "Ölümün acı ve yalnızlığı beni de korkutuyor. Ama Dr. Niide farklı açıdan bakıyor. Bedenlerini muayene ettiği gibi kalplerine de bakıyor. Örneğin, onun sükunetinin arkasında büyük bir talihsizlik hissetti. Muhtemelen bu yüzden heybetli demiştir. Bir gün olaylara onun gibi bakabilmek istiyorum."

resim


Yasumoto'nun son anlarını gözlemlediği bir di­ğer hasta olan Sahachi de merkezin­de duygusal sefaletin yer aldığı bir diğer uzun hikayedir. Sahachi ölüm döşeğinde yaşadıklarını anlatır. Çok sevdiği karısıyla olan birlikteliğini ve deprem sonrasında kaybolan karısını nasıl çaresizce aradığını aktarır.

Sahachi yaşadığı acı deneyimler sonrasında kendini diğerleri ıçin çalışmaya adamıştır. Hasta olmasına karşın diğer hastalara yumurta ve balık almak için çok çalıştığından hastalığı kötüleşmiştir ve artık ölmek üzeredir. Klinikteki hastalar son derecede üzgündür. Onlar için Sahachi hep başkalarını düşünüp, asla kendini düşünmeyen bir azizdir. Sahachi, Yasumoto'ya ilham vermiştir. Genç doktor en sonunda, giymeyi reddediği doktor kıyafetini giyer.

resim


Filmdeki diğer bir hikaye Otoyo'nun hikayesidir. İlk hastası olarak verilen Otoyo genç doktorun hayata bakışını değiştirecektir. Bir genelevin sahibi tarafından vahşice dövülmüş ve hırpalanmış olan Otoyo insanlardan gördüğü kötü muamele yüzünden içine kapanmış, insanlarla iletişim kurmak istemeyen bir kızdır. Kızıl Sakal; "Anlamıyorum. Böyle bir çocuk neden bu kadar çok acı çekmek zorunda ki?" diye isyan eder. Genç doktor Otoyo'yu iyleştirmeye çalışırken bir anlamda kendisini de iyileştirecektir.

Son hikaye Küçük Sıçan lakaplı Chobo'nun hikayesi, bence filmdeki en yürek burkan hikaye. Kliniğin kilerinden yemek çalmaya başlayan sekiz yaşlarındaki Chobo hırsızlık yaparak çok yoksul olan kalabalık ailesinin geçimini sağlamaya çalışmaktadır. Bu Küçük Sıçan'la Otoyo arasın­da güzel bir dostluk oluşur. Filmde beni en etkileyen hikayede Chobo'nun hikayesi oldu. Özellikle klinikte çalışan kadınların Otoyo ile birlikte kuyuya bağırdıkları sahne filmin en dramatik sahnesiydi bence.

resim


Chobo rolünü üstlenen çocuk oyuncu Yoshitaka Zushi, Kurosawa'nın beş yıl sonra çevirdiği "Dodesukaden" filminde tramvaydaki çocuk rolünü de üstlenmiştir.

Kızıl Sakal'ın yapım aşaması yaklaşık iki yıl sürmüş ve Kurosawa insanların görmek zo­runda kalacağı kadar ihtişamlı bir şey yapmak istediği için, üzerinde en çok çalıştığı film ol­duğunu belirtmişti. Altın Küre adaylığının yanısıra 10 ödüle sahip olan film, ayrıca yönetmenin Toshiro Mifune ile birlikte çalıştığı son filmidir. Mifune'ye olan hayranlığımın bu filmle daha da arttığını itiraf etmeliyim.

Kliniğin kapısında başlayan film yine kliniğin kapısında son bulur. Stajını tamamlayan Yasumoto'nun filmin sonunda verdiği kararla ilgili Kurosawa, "İzleyicilerin de aynı yeğleme­yi yapmalarını isterdim. Çok daha fazla Yasumo­to'muz olsaydı, Japonya düşünsel açıdan yoksul ve çıkarcı bir ülke olmaktan kurtulabilirdi." demiş.

Kurosawa yine ışık kullanımı ve çekim teknikleriyle farkını ortaya koyuyor. Siyah beyaz filmlerin kendine has bir güzelliği olduğunu düşünen biri olarak, gölgelerin siyah beyaz filme artı bir güzellik kattığını söylemeliyim. Zaman zaman tiyatro izliyormuşum hissine kapıldım. Benim için Akahige, oyuncuların başarılı performansları ve etkileyici görselliğiyle 3 saatlik bir sinema şöleni..

resim


Alıntı:
" Kurosawa Kızıl Sakal'ın bir dönem filmi olmasına karşın çağdaş Japonya'ya dair görüşlerini dile getirdiğine işaret etmişti: "Kızıl Sakal'da betimlediğim berbat gerçekli­ğin tam da günümüz Japonya'sının gerçekli­ği olduğunu düşünüyorum. İnsanın gördüğü şeyle, görünüşteki refahla derinlerde yatan gerçeklik arasındaki tezat, uyuşmazlık nasıl açıklanabilir? Elbette eğer sadece son bir­ kaç yıldaki ekonomik büyümeye bakarsanız, halkın yaşadığı bütün sefaleti göz ardı ya da hasıraltı edersiniz. Halk artık siyaset ya da yö­netime inanmıyor. Ekonomik büyüme kalıcı olmayacak. Mevcut refah sefalete dayanmak­tadır ve çökecektir." Kaynak: Stephen Prince-Savaşçının Kamerası (Akira Kurosawa Sineması)


resim


Alıntı:
Filmde, çok uyumlu bir biçimde iç içe geçen iki tema bu­lunmaktadır: fiziki ve ahlaki sefalete karşı savaşım (bura­da, Sarhoş Melek'te olduğundan çok daha fazla birbirin­den ayrılamaz bir biçimde tanımlanmıştır) ve yaşamı yön­lendirme (bu kez üç tane "çömez" vardır: Yasumoto, Oto­yo ve Chobo) Yasumoto'nun ve öğrencisi Otoyo'nun çif­te başkalaşmaları, inandırıcılıklarından hiçbir şey yitirmi­yor; nitekim bu, filmin en esin dolu bölümüdür. Buna karşın, doktor Kızıl Sakal'ın portresi zihinlerde bazı soru işa­retleri bırakmaktadır: buradaki yorumuyla Mifune, Sar­hoş Melek'teki doktor Sanada'dan çok, adalet dağıtan sa­muray Sanjuro'nun insancıl kişiliğine yaklaşmaktadır. Kı­zıl Sakal'da, Sana da gibi hastalıklara ve onlara neden olan koşullara yani sefalete ve cehalete karşı amansız bir savaş açmıştır (üstelik daha genç ve daha enerjiktir). Onun bireyci davranışı önceden kararlaştırılmış bir tavır değil, kaçınılmaz bir gerekliliktir. Yönetmen, acı bir sesle, "hiç bir politikacı hiçbir zaman sefaleti ve cehaleti ortadan kal­dıracak bir yasa önermemiştir" diyor. Politikacıların uzağında kalmayı yeğledikleri sorunları göğüslemeye kararlı olan doktor Kızıl Sakal, amaçlarını gerçekleştirebilmek için kullanabileceği tüm araçları zorlamaktadır. Kliniğin ge­reksindiği akçalı kaynaklan sağlayabilmek için varsıl tüc­carların kapılarını çalar, verebilecek durumdaki müşterilerinden fazla para sızdırmanın yollarını bulur (aşın beslen­meden yakınan "kötü zengin"e yaptığı ziyaret çok başarılı biçimde filme alınmıştır: doktor tam bir sahtekarlıkla müş­terisinin olağanüstü zengin yemek listesindeki tüm lezzetli yiyecekleri yasaklar, bu arada yastıkların üzerine uzanmış olan zavallı adam umutsuz ve yalvaran bakışlarla onu süz­mektedir). Ama beri yandan Kızıl Sakal, yeri geldiğinde zor kullanmaktan da çekinmeyecektir: Otoyo'yu genelev patro­nunun fuhuş zindanından kurtarmak için karate teknik­lerini tüm incelikleriyle sergiler ve tüm pezevenkleri ustalıkla haklar.

İzleyicilerin coşku duymalarına yol açan bu tür dav­ranışlar, kişiliğinin en yeni ve gizemli bileşimi olan iyi bir dinleyici olma özelliğinin geri planda kalmasına yol aç­mıştır. Aç üç çocuk annesi olan genç kadının hıçkırıklarla boğularak uzun uzadıya anlattıklarını dinlerken Kızıl Sa­kal tam bir yetersiz psikanalist gibi hareketsiz, katılımsız ve dikkatle kalakalır. "Tipi böyle yönlendirmek istememiş­tim" diye yakındı yönetmen, "Ama ne yazık ki Mifune bir türlü laf anlamak istemedi. O, kendi kafasındaki tipi can­landırmakta ısrar etti; bu da zaafları ve korkuları tanıma­yan, ve ne yazık ki bu nedenle de insancıllıktan uzak bir kahramandı. Onun kahramanca, kaya gibi katı ve ödün vermez yorumu, çizmesini istediğim kişiliği saptırdı. Bir Japon atasözü; Adam olabilmek için yaşamın tüm yengilerinin ve bozgunlarının deneyiminden geçmek gerekir."

"Bence Kızıl Sakal, aydınlığın ve karanlığın bileşiminden oluşan, ortalama bir insan olmalıydı; inandırıcı olabilmek için bazı hatalar da yapmalıydı. Ama Mifune beni dinlemek istemedi. Ben de bundan böyle onunla bir daha birlikte ça­lışmamaya karar verdim. Bir oyuncu kendi öz kişiliğini oy­namaya başladı mı, bence artık her şey bitmiştir." Böy­lece yönetmen ile en ünlü oyuncusu arasındaki bağlar, baş­ladıklarından tam on yedi film sonra bütünüyle kopmuş oldu. Mifune'nin anlatımını bilemeyiz ama, Yasumoto'yu, Otoyo'yu, Chobo'yu, mutfaklarda uğraşan kadınları, yani her yanlarından insancıllık fışkıran bu tiplemeleri gördük­ten sonra, öykünün en uzlaşılmaz ve anlaşılmaz kişisinin başroldeki kahramanı olmasına hayıflanmamak elde de­ğil.

Mifune bu "ayıplı başeser"in asıl sorumlusu olsa bile, yönetmenin de bazı hataları olduğunu söylemeliyiz. Alt­mış yaşının eşiğine gelmiş olan Kurosawa, "izleyicilerin bakmak ve dikkatle görmek zorunda kalacakları kadar mü­kemmel ve olağanüstü bir film" yapmayı tasarlıyordu. Oy­sa başeserler hiç bir zaman bu tür tasarımların ürünü ola­mazlar. Gerçi Kızıl Sakal'da gerçekten de her şey mükemmeldir: dönemin dekorları, en ince ayrıntılarına dek titiz­likle çalışılarak hazırlanmış, görüntüler ise neredeyse kılı kırk yararcasına bir titizlik ve özenle gerçekleştirilmişti. Aynı gözlemleri son kerte görkemli müzik yorumu için de söyleyebiliriz: Haydn'dan (94. senfoni) ve Beethoven'dan (9. senfoni) esinlenerek hazırlanmıştı. Filmin hayli uzun olduğunu gözönünde bulunduran Kurosawa, iki "zaman" arasında müzikli bir ara geçiş koymayı da öngörmüştü. Böylesine çılgınca bir çalışma düzeniyle geçen iki buçuk yıllık sürenin sonunda yönetmenin "tüm enerjisinin boşal­ması" (kendi sözleridir) nedeniyle uzunca bir hastahane dinlenmesine mecbur kalışında pekte şaşırtıcı bir şey yok­tur. Acaba bu görkemli mükemmellikler gösterisi neden iz­leyicide heyecandan çok, hayranlık uyandırmaktadır? Yö­netmen, tüm sanat eserlerinin yapımında rastlantıların oynadığı önemli rolü unutmuş gibi gorunuyor. Üzerlerinde çok daha az çalışılmış, daha az tumturaklı, ama çok daha canlı olan yapıtlarındaki sadeliği, yergiyi ve ateşliliği ara­yıp hayıflanmamak elde değil.*Kaynak:Aldo Tassone - Akira Kurosawa


resim


Bence filmin güzel bir özeti:
Alıntı:
Yeni mezun bir doktorun, haberi olmadan atandığı bir hastanede, asıl hastanın kendisi olduğunun farkında olmadan, ruhunu tedavi eden Kızıl Sakal (Kyojo Niide) ile yaşadıklarının hikayesi.Kaynak:ekşisözlük


İnceleme Yazarı: nano

@nano
@Fügen Atasoy
@serdardemirkiran
İletiTarih: 03 Ekim 2017 13:29
En son kuzeydebiryer tarafından 03 Ekim 2017 13:50 tarihinde değiştirildi.
 Kullanıcı bilgilerini göster Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
trafalgar
İskandinav Sineması
Sinefil Grubu


Kayıt: 03.07.2012
İletiler: 194

Yaş: 34 Akrep


Özel mesaj gönder
Dersu Uzala
1975
Dersu Uzala
Macera / Biyografi / Dram144 dk

Yönetmen: Akira Kurosawa
Rus ordusundan bir araştırmacı, uzaklardaki bir ormanda araştırma yaparken, doğanın dilinden anlayan, bilge Dersu Uzala ile karşılaşır. Bu karşılaşma, araştırmacıya doğanın ve dostluğun anlamını hatırlatır ve onu yeni bilgilerle donatır. Vladimir...
8.3 (17,979 Oy)


Benim tercihim Dersu oldu. Özellikle konu itibariyle diğer filmlerinden çok daha evrensel olması ve insan-doğa ilişkisinin kusursuz bir örneği olmasından dolayı bu filmi tercih ettim.

İletiTarih: 03 Ekim 2017 13:37
 Kullanıcı bilgilerini göster Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
deanj kurdele



Kayıt: 22.03.2016
İletiler: 14



Özel mesaj gönder
Rashômon
1950
Rashômon
Suç / Dram / Gizem88 dk

Yönetmen: Akira Kurosawa
Akira Kurosawa; İlk çıkışını yaptığı 1950 yapımı bu film 1951 Venedik Film Festivali'nde Büyük Ödülü aldı. 1952'de En İyi Yabancı Film Oscar ödülünü alan Rashomon, Akira Kurosawa'nın adını dünyaya duyurduğu ilk film oldu. İnsan ilişkileri,...
8.3 (116,106 Oy)


Ben Rashômon lehine kullandım tercihimi. Hem konu itibariyle müthiş bir film. Hem sinema sanatına getirdiği bakış açısı ve yeniliklerle çok önemli bir film.Bugün çekilen bir film olarak vizyona girse herhalde sırıtmaz bu 67 yaşındaki film. Mifune ve Kurosawa'nın beraber çalıştığı filmleri seyretmek ayrı bir zevk ayrıca.

Bu arada incelemeler için ellerinize sağlık.

İletiTarih: 03 Ekim 2017 14:17
 Kullanıcı bilgilerini göster Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
kurt_thewolf
Yönetici Grubu


Kayıt: 08.01.2008
İletiler: 9211
Şehir: Ankara
Yaş: 30 Oğlak


facebook twitter E-Posta gönder Özel mesaj gönder
BU özel dosya içeriğini zamana yayarak sindirmek çok ghüzel olacak benim için. Hem mesafeli olduğum Uzak Doğu sineması hem de Akira Kurosawa'yı incelemelerle birlikte harmanlayacağım filşmlerini izlerken daha güzel anlayabileceğim sayenizde. Emeği geçen, düşünce sarf eden her dosta kucak dolusu sevgiler. Saygılar

İletiTarih: 03 Ekim 2017 14:42
 Kullanıcı bilgilerini göster Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
111orbital111
Yorumbaz


Kayıt: 16.08.2012
İletiler: 29
Şehir: İzmir
Yaş: 30 İkizler


Özel mesaj gönder
Bütün filmleri enfes olan Kurosawa sayesinde japon hayranlığım başladı. Mangalarından animelerine, tarihinden kültürüne kadar iyice içine daldım diyebilirim.
Defalarca izlesem sıkılmam filmlerini ama bir seçim yapmam gerekirse Rashômon'u seçerim, muhteşem bir filmdir.

İletiTarih: 05 Ekim 2017 02:20
 Kullanıcı bilgilerini göster Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
adze55 kurdele
Müdavim


Kayıt: 21.05.2009
İletiler: 584
Şehir: samsun
Yaş: 33 Oğlak


E-Posta gönder Özel mesaj gönder
Öncelikle emeği geçen arkadaşlara teşekkürler. Bir tercih yapmak çok zor oldu ama nihayetinde Rashômon ağır bastı.

İletiTarih: 06 Ekim 2017 10:35
 Kullanıcı bilgilerini göster Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
tzacol



Kayıt: 01.05.2017
İletiler: 4

Yaş: 31 Aslan


Özel mesaj gönder
bu adamı ne duydum ne filmlerini izledim lütfen tanımıyorum seçeneğini de ekleyelim

bu adamı ne duydum ne filmlerini izledim lütfen tanımıyorum seçeneğini de ekleyelim oylamaya en azından ne kadar tanınmışlık seviyesini de ölçmüş oLuruz tşkLer.

İletiTarih: 16 Ekim 2017 21:06
 Kullanıcı bilgilerini göster Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
bananas



Kayıt: 12.09.2017
İletiler: 4



Özel mesaj gönder
ya vallahi helal olsun ben bakmadan sayfayı kaydırırken yoruldum sırf bu yorumu yazmak için siz onca sayfayı yazmak ya da kopyala yapıştır için yorulmamışsınız. tebrik ediyorum ayakta alkışlıyorum. bu arada filmler içinde en tanınmışı 7 samuray olduğu için tabiki ben de onu seçtim. ama bu yönetmen kadar yukarda ki yorumlarda övgüyü hak ediyor bravo yeminle üşenmeyip böyle bir anket yaptığınız için. ya para versen yapmazlar arkadaşlar. iyice kayışı sıyırmışsınız aman dikkat edin.Gülücük biri de demişki adamı tanımıyoruz o şıkkıda ekleyin. buyur yukardaki emeği görme tanımıyoruz şıkkı de şimdi bişey diycem ayıp olacak neyse hoşçakalın.....

İletiTarih: 17 Ekim 2017 12:02
 Kullanıcı bilgilerini göster Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
kuzeydebiryer
Avrupa Sineması
Yönetici GrubuGenel Editör


Kayıt: 23.08.2008
İletiler: 10593
Şehir: Düş Toprakları
Yaş: 39 Koç


Özel mesaj gönder
Güzel övgüleriniz için teşekkürler. Oldukça yoğun emek harcanan bir çalışma oldu. Sinemayı yalnızca izleyici gözüyle değil de aynı zamanda okuyucu gözüyle ele almaya çalışıyoruz.

Yönetmen Özel Dosyaları çalışmaları için şöyle bir yol izliyoruz.

1. Adım: Yönetmen seçimi
2. Adım: Yönetmen ile ilgili kaynakların okunması ve analiz edilmesi.
3. Adım: Yönetmenin filmlerini izleme.
4. Adım: Yönetmenin filmleriyle ilgili inceleme yazılarını kaleme alma.
5- Adım: Türkçe Altyazı üyelerinin beğenisine sunulması.

İki yeni Özel Dosya çalışmamız da var. Şu anda ilk iki adımdayız. Yönetmenleri belirledik ve yönetmenlerle ilgili kitapları okumaya başladık. Bu çalışmalarımız sinemaya gönül veren bütün dostlara açık. İsteyen herkes katılabilir. Şu ana kadar TA SineMutfak bölümünde 53 kişinin katılımıyla 14 çalışmayı tamamladık. 7 çalışma henüz yapım aşamasında.

DEVAM EDEN ÇALIŞMALAR

Andrei Tarkovsky (TA Özel Dosya Çalışması)

David Lynch (TA Özel Dosya Çalışması)

Görülmesi Gereken 100 Savaş Filmi (Türkçe Altyazı)

2018 Yılının Merakla Beklediğiniz Filmleri (Türkçe Altyazı)

Görülmesi Gereken 100 Animasyon Dizisi (Türkçe Altyazı)

Unutulmaz 100 Dizi Karakteri (Türkçe Altyazı)

Unutulmaz 100 Film Karakteri (Türkçe Altyazı)

@bananas
İletiTarih: 17 Ekim 2017 13:52
 Kullanıcı bilgilerini göster Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
Avant-Garde



Kayıt: 21.02.2017
İletiler: 63
Şehir: Edirne
Yaş: 28 Koç


Özel mesaj gönder
Ben en çok Drunken Angel filmini beğenmiştim. Ama tüm filmleri ayrı güzel.

İletiTarih: 24 Ekim 2017 11:12
 Kullanıcı bilgilerini göster Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
İletileri göster:   
Yeni Konu Gönder   Cevap Gönder 1. sayfa (Toplam 1 sayfa) [Bu başlıkta 12 mesaj bulunuyor] « Önceki konuSonraki konu »
Forum Seçin:  

Türkçe Altyazı © 2007 - 2017