Röportajlar
Yeni Konu Gönder   Cevap Gönder 1. sayfa (Toplam 3 sayfa) [Bu başlıkta 45 mesaj bulunuyor] « Önceki konuSonraki konu »
Sayfa:: 1, 2, 3 Sonraki »
Yazar Mesaj
McFly
Müdavim

Kayıt: 28.04.2009
İletiler: 7354



facebook twitter Özel mesaj gönder
 Röportajlar
Aktör aktrist yönetmen senarist vb dallarda olan kişilerin röportajları ve film röportajları içindir

Aktör aktrist yönetmen senarist v.b dallarda olan kişilerin röportajları ve film röportajları içindir.



resim


 Fatih Akin
Fatih Akin
Doğum Yeri:Hamburg, Germany
Doğum Tarihi:25 Ağustos 1973 (Cumartesi)

Boks spor değil, hayatın ta kendisi!”

Yönetmen Fatih Akın’ın yeni projesi, bir boks filmi, ancak elbette sadece bokstan ibaret olmayacak. “Uçlarda yaşayan, deli, kavgacı” olarak tanımladığı dünyaca ünlü boks menajeri Ahmet Öner’in hikâyesine dayanacak olan filmle Akın, ırkçılığı, kapitalist sistemdeki güç ve iktidar savaşlarını anlatmayı hedefliyor. Fatih Akın ve Ahmet Öner'in film projesi üzerine birlikte ilk röportajı...

Fatih Bey, gerçekten Ahmet Öner’in hayatını filme çekecek misiniz, yoksa yazılanlar söylenti mi?

Fatih Akın: Söylenti değil, ciddi bir proje. Der Spiegel’in Amerika temsilciliğini yapan, şu anda emekli olan Alman gazeteci Hans Hielscher ile birlikte senaryoyu yazıyoruz şu anda. Önümüzdeki sene başlayacağız çekimlere.

İlk olarak nerede tanıştınız?

F.A.: 2005’te THY uçağında karşılaştık. “Yaşamın Kıyısında”nın hazırlıkları için Türkiye’ye gidiyordum.
Ahmet Öner: Ben hemen tanıdım onu. Başarılı olduğu için tebrik etmek istedim, kendi milletimin Quentin Tarantino’su olunca neden selam vermeyeyim? Ama ikimiz de bir nevi işkolik olduğumuz için sonra çok görüşemedik.
F.A.: Uçakta tanıştıktan sonra gazetelerde takip ettim, youtube’da kavgalarını seyrettim. O zaman öğrencim, Chiko filminin yönetmeni Özgür Yıldırım’a Ahmet’in filmini çekmesini önermiştim. Ama biraraya gelemediler. Bu proje aslında kapanmışken, iki yıl sonra Hans Hielscher ile karşılaşınca projeyi ben kaptım.

Neden boks filmi?

F.A.: Ben çocukluğumdan beri boks meraklısıyım. Hem seyretmesi, hem çalışması, hem felsefesi beni etkiliyor.
A.Ö.: Dünyanın büyük yazarları, mesela Ernest Hemingway boks tutkunu. Sanatla uğraşan insanlar yaratıcıdır. Boks da çok farklı, iki modern gladyatörün dövüşmesinde, kan, kavga, ölüm, yaşam birarada. Tabii oyunun kuralları içinde. Bir arenada birsürü insan topluyorsun. Sinemada da insanları topluyorsun. Sıradan bir insan belki boks yapanları seyrederken sadece kavgayı görüyor, ancak bir sanatçı felsefesini anlıyor. Neden bunu yapıyorlar diye soruyor.

Siz ne görüyorsunuz Fatih Bey?

F.A.: Bir kere şöyle benzerliği var. Boksör aylarca antrenman yapar, maç çok kısa bir süredir ama bütün çalışması o maçta ortaya konur. Bu film yapmaya, hatta roman yazmaya benziyor. Bir yazarın üç senede yazdığı bir şeyi iki günde okuyorsun. İkinci olarak ben boksu bir spor olarak görmüyorum, çünkü sporun her zaman çocukça bir havası vardır. Mesela futbolda, basketbolda bir topun peşinden koşuyorsun, topla oynuyorsun. Oysa boksta ciddi bir dövüş anı var, oynamak değil. Birini dövmek hiçbir zaman oyun değildir. Bu yüzden spor değil, hayatın ta kendisi. Hayat size çok sert de vurabilir, önemli olan devam etmek, hayatın, kaderin vuruşlarını yemeyi bilmek, eğilmemek, düşersen ayağa kalkmak. Hayat zor bir şey ve sonuçta bir dövüş. İyi, güzel anları da var ancak zor. Bir boks maçının, eğer özel bir maçsa, estetik bir anlamı da var. Sadece dövüş değil, baleye benziyor.

Estetiği var mı Ahmet Bey?

A.Ö.: Elbette. Mike Tyson’un kulağını ısırdığı boksör Evander Holyfield'ın altı hocasından biri baletti. Dünya şampiyonu olmak değil sadece olay, orada kalmak var. Bir ekip var bunu için boksörün çevresinde. İnsanlar iriyarı, güçlü kuvvetli herkesin boks yapabileceğini düşünüyor ama öyle değil. Ringe çıkmak kavga etmeye benzemez.

Peki neden Ahmet Öner’in hikayesi?

F.A.: Çünkü enteresan. Aslında çok siyasi de bir hikâye. Bir kere bir işçi ailesinin çocuğunun zirveye tırmanması var, ama bu sıradışı değil, çünkü bütün boksörler bir şekilde alt sınıftan çıkan insanlar. Eğitim görmüş bir boksör yok. Hepsi en alt sınıftan geliyor ve boksu bir şans olarak görüyorlar.
A.Ö.: Zengin bir doktorun oğlu boksör olmak ister mi?
F.A.: Hayır çünkü bir delilik. Dayak yiyip de para kazanıyorsun. Bunu kim ister? Almanya’da amatör boksörlerin çoğu Alman değildir.
A.Ö.: Almanya’da boks federal Almanya’nın çöküşünden sonra başladı. İyi boksörlerin hepsi, Rusya, Çeçenistan, Küba gibi komünist ülkelerden gelir. Düşün, oğlun ringde kafasına darbe yiyor. Kazansa bile darbe yiyorsun. Harp bu.

Sanki o insanlar sadece rakipleriyle değil, hayatla da dövüşüyorlar.

A.Ö.: Tabii ki.
F.A.: Biraz öyle. Benim işim de dramatik olduğu için bir özenme var elbette. Bu merak Hemingway’de ve Norman Mailer’da da vardı. Yönetmen John Huston kendisi de boks yapardı, “Fat City” filmi mükemmeldir, zaten kendime onu örnek alıyorum. Robert De Niro’nun oynadığı “Kızgın Boğa” filmi de mükemmeldir ve bokstaki estetiği yakalamıştır. “One Million Dollar Baby” de muhteşem filmdi.

Sizinki bu filmlerden nasıl farklı olacak?

F.A.: Boks felsefesini ifade eden, ama farklı bir film olsun isterim. Ahmet Öner bir kere Türkiye’deki profesyonel boksu legalize eden insan. Ondan önce profesyonel boks Türkiye’de yasaktı.
A.Ö.: Bir tek Cemal Kamacı vardı, ondan sonra boks federasyonu yasakladı. Sinan Şamil Sam Türkiye’nin gururuydu ve ben onu alıp Almanya’ya getirdim, sonra iş büyüdü, büyük paralar kazandık.

Boksta paranın bu kadar belirleyici olmasını nasıl yorumluyorsunuz?

A.Ö.: Futbolda da öyle.
F.A.: Film için enteresan. Bu para televizyondan, medyadan geliyor. Medya aslında tüm dünyada en kuvvetli güç, bunlar kim, bu parayı neden veriyorlar? Menajerlerin maçları televizyona nasıl sattıkları beni ilgilendiriyor, çünkü kamuoyunun sorunları. Bu açıdan filmin siyasi yanı da var. Mesela Almanya’da etnik kökenleri farklı birsürü boksör var, ancak kendilerine Alman isimleri veriyorlar. Almanya için dövüşüyorlar.
A.Ö: Almanlaştırıyorlar, kamuoyuna sevdiriyorlar.
F.A.: Yoksa toplum bunları kabul etmiyormuş. Bu ırkçılıktır. Alman seyirci bir Boşnak’ı, bir Türk’ü kabul etmiyor, seyretmiyor.

Ahmet Öner burada farklı bir tavır mı sergiliyor, mesela Türk boksörleri mi seyrettiriyor Almanlara?

F.A: Alman televizyonu ondan Alman boksörü bekliyor ama Ahmet’in Alman boksörü yok. Bu anlamda bir boks filmi sadece toplumun alt kesiminden gelen bir kahramanın hikâyesinden öte bütün bir toplumun hikâyesi olabilir. Irkçılığı, bir Türk ailenin Almanya’da dazlaklar tarafından ezilmesinin hikâyesiyle de anlatabilirim ama bu türlü bir bakışa karşıyım, bu kurbanlaştırmak çünkü. Bunlar zayıf, basit, ucuz bir kurban görüntüsü. Kurban olmak istemiyorum, biz de kurban değiliz. Ama boks, toplum, TV, hem de devlet televizyonu liderliği, bize bir Alman kahraman gerekiyor diye diretmeleri, Alman olmayanlara Alman isimleri verilmesi, bu türlü bir film beni ilgilendiriyor. Irkçılığı başka bir açıdan anlatmak istiyorum.

Ahmet Bey bu açıdan engelleniyor musunuz?

A.Ö.: Tabii ki zorluk yaşıyorum.
F.A.: Ortada bir pasta var ve ona pay vermek istemiyorlar sonuçta.
A.Ö: Ama yine de şu anda Almanya’nın kilit kanalları benim elimde. Beni tanıyan spor müdürleri “Ahmet’te gerçek boks var” diyor. Bazıları da benden korkuyor.

Siz korkuyor musunuz Ahmet Öner’den? Onun hakkında yazılan olumsuz yorumları okuduğunuzda ne hissettiniz?

F.A.: Benim filmlerime bir bakın. Beni uç noktalar ilgilendiriyor. Ahmet de buna mükemmel uyuyor. Bir de Ahmet sonuçta bir Don Kişot, gerçekten deli ve değirmenlere karşı savaşıyor. Üstelik sadece kafadaki değirmenlerden bahsetmiyoruz. Gerçek düşmanlar var. İşte filmimde bunları anlatmak istiyorum. Almanya’daki dazlakları anlatırsanız, evet birkaç tane var derler geçerler ama medyanın ırkçılığını yansıtabilirsem, Almanya’da o zaman bir şeyler değişebilir.

Siz de boks yapıyormuşsunuz.

F.A.: Ara sıra yapıyorum ama bir insanla değil, kendimle dövüşüyorum. Film yapmak da benim için aynı şey. Bir film çekersem kendime karşı savaşıyorum. Bütün pozitif taraflarım, yaratıcı, disiplinli olmak, gibi, bu özellikler içimdeki negatif şeylere karşı savaşıyor. Film sonuçta iyi olursa kazandım, olmazsa yenildim. Bu boksa benziyor.

Siz de yel değirmenlerine karşı savaştığınızı hissediyor musunuz?

A.Ö.: Fatih Akın artık aştı olayı, barajı çoktan geçti, üst düzey Almanlar dahi kendilerinden görüyorlar, gururlanıyorlar. Onlarda Fatih kadar başarılı bir yönetmen yok ki.
F.A.: Bazen hissediyorum. Ama yine de dışarıda değil, içimdeki yel değirmenlerine karşı, iç savaş yani. Dışarıda tabii ki düşmanlar var ama onlarla savaşmıyorsun, onları dolandırıyorsun, onlarla oynuyorsun. Zaten onlarla sokak kavgasına girersen, yenilirsin, onlar daha güçlü. Onları ancak kurnazlıkla yenebilirsin.

Ahmet Bey siz de böyle düşünüyor musunuz?

A.Ö.: Hayır, ben savaşı seven bir insanım, ben zaten savaşçıyım. Yenilirim de ama kalkmasını bilirim.
F.A.: Farklı savaşçılarız o anlamda.

Buradaki baskılar sonucu Hamburg’da yaşamıyorsunuz artık, ne hissediyorsunuz gitmek zorunda bırakıldığınız için?

A.Ö.: Benim gidişim stratejik gidiş, dönüşüm daha muhteşem olacak. Peygamberimiz de kovulmuş, gitti ama geri geldi. Ben dünyanın insanıyım, her yerde yaşarım. Zaten 2002’den beri otellerde yaşayan bir insanım.

“Yersiz yurtsuz”sunuz sanki Ahmet Bey.

A.Ö.: Tabii ki, biz göçebeyiz.

Bu konu sizin dikkatinizi çekiyor mu Fatih Bey?

F.A.: Tabii ki, bu tema benim filmlerimde hep var, yurdum neresi, nereye aitim, kimliğimi nasıl tanımlarım? Ahmet Öner bunları da ifade ediyor. Aynı zamanda bir Alman fenomeni var Ahmet’te. Buradan ayrılsa bile, burada birçok şeyi değiştirdi. Bir kere topluma, boks dünyasına meydan okuyor. Sizin burada yaptığınız lunapark boksu diyor. Siz burada insanları dolandırıyorsunuz, ben gerçek boks yapıyorum diyor.

A.Ö.: Yapmacık hakemler, galibi baştan belli maçlar, planlı dövüşmeler…

O zaman boksa bir ahlak getirdi…

F.A.: Evet, kesinlikle. Bir maçta hakem rakibin hakkını yiyince, Ahmet ringe fırladı ve kendi boksçusunun değil, rakibinin kolunu kaldırdı galip bu diye. Almanya’da bu türlü bir gerçekçilik, hakkaniyet, yüreklilik yok. Burada her şey medya, endüstri, düzen… Bu yüzden Ahmet, Alman boks dünyasını alt üst etti.
A.Ö.: İşte Alman kanalları, bokstan anlayanlar beni bu yüzden hâlâ seviyor, saldırılara rağmen.
F.A.: Evet deli, dik kafalı falan diyorlar ama böyle bir hareketini Almanlar da onaylıyor. Bu da Ahmet’i benim gözümde bir kahraman yapıyor. Deli, kavgacı, her anlamda uç noktalarda yaşayan bir insan. Bunlar benim için enteresan noktalar. Film piyasasında da yalancılık, dolandırıcılık var. Ben işimi çok seviyorum ama iş piyasamı sevmiyorum. Filmin pazarlamasından, kırmızı halı faslından nefret ediyorum. Rakiplerine, sevmediğin insanlara yine de gülümsüyorsun. Ama bu iki yüzlülük boksta yok, rakipsen rakipsin, sevmiyorsan sevmiyorsun. Bu gerçekliğe özeniyorum ben.

Yani maske yok…

F.A.: Kesinlikle. Ama şimdi bazıları bunu değiştirmeye çalışıyor. Hak yiyorlar. Boks da böyle bir yere giderken Ahmet çıkıyor ortaya ve ben bunu kabul etmiyorum diyor. Ne kadar gölgeli bir geçmişi olursa olsun bu türlü bir dürüstlük ender.

Ahmet Bey, bu kadar genç yaşta filminizin çekilmesi size ne hissettiriyor?

A.Ö.: Ben hiçbir şey hissetmiyorum artık, oluruna bıraktım. Yaşam, hedef, yol, yok artık… Ben bu işi geçim derdi için yaptım başta, boksu sevmem bir şans. Burada bir Türk, Alman televizyonlarına boks maçı satıyor, Almanları eğlendiriyor. Hiç istemediler o Türk’ü. Oysa şimdi mecburen alıyorlar maçlarımı. Şu anda Eurosport’un boks maçlarının yüzde 60’ı benimkiler. Don King’e hayrandım, onunla dost olmak benim hedefime ulaştığımı gösterir zaten. Artık bana gösterilen ilgiden, tanınmaktan sıkıldım.

O zaman neden kabul ettiniz filminizin yapılmasını?

A.Ö.: Çünkü ben oynamıyorum.

Kim oynayacak? Bir Alman mı Türk mü?

F.A.: Daha belli değil. Bir Türk oynasın tabii ki, çünkü Türkiye’de de geçecek film. Ama final daha yok, bu iş nerede bitecek bilmiyoruz.

Ahmet Bey, hayatta bundan sonraki hedefiniz nedir?

A.Ö.: Seneye umreye gideceğiz. Bir oğlum var, daha birsürü çocuk istiyorum. Sakin, sessiz yaşamak…

Böyle bir son sizi mutlu ediyor mu Fatih Bey?

F.A.: Olabilir, neden olmasın? Ama hayat hep ucu açık bir süreç.
A.Ö.: Elbette, ben şimdi böyle istiyorum, ama belki de böyle olmayacak. Mesela çok ünlü bir boksör var peşinde olduğum… 5 Haziran’da bir hedefime daha ulaşıyorum, Türkiye’de ilk kez bir Türk, Trabzonlu Selçuk Aydın, Abdi İpekçi’de dünya şampiyonluğuna oynayacak. Bu maç için Tayyip Erdoğan’a gittim destek almak için, devletten katkı payı aldım. Ben bunları yaptıktan sonra Türkiye’de boksta ölümsüzüm, zaten şu anda ölümsüzüm. Yeni bir Rambo yaratırsam bilemem, âşık olursam devam ederim.

İnsan bu mesleği tepede iken bırakamıyor mu?

A.Ö.: Tepedeyken bırakmayacağım. Benim şu anda zirvede üç tane babayiğidim var. Ne zaman onlar boksta biterse bu spordan ayrılmak istiyorum. Ama muhtemelen yenileri gelecek ve ayrılamayacağım.
F.A.: Don King’e bak, 79 yaşında hâlâ bu işi yapıyor.
A.Ö.: Don King 1931 doğumlu, ben 1971 doğumluyum. Bana “Bir siyah ve bir Türk, biz bunları batıracağız” diyor.

Sizi rakip olarak görmüyor yani.

A.Ö. : Hayır. Ben onun oğluyum. Miami’de havaalanından iniyorum, bana şoförünü gönderiyor. “İkimiz de sıfırın altından çıktık” diyor bana.
F.A.: Bir zaman sordum ben Ahmet’e. Bu filmin ana teması para mı olacak, sizi motive eden para mı? Hayır dedi, ana tema güç. Para sadece gücün bir aracı.



Gücün iktidara dönüşme tehlikesi sizi rahatsız etmiyor mu?

F.A.: Zaten toplum böyle çalışıyor. George Bush’lar, Avrupa Birliği… AB’nin değerleri var, insan hakları var ama bunlar vitrin. Asıl olay para. Mesela Ahmet Öner’in Castro’nun boksörlerini kaçırdığını söylüyorlardı. Küba’daki boksörleri nasıl alıyor Ahmet? Para ile. Kapitalist sistem sosyalist sistemi emiyor, bitiriyor. Bir de boks tamamen erkek dünyası. Elbette kadın boksörler de olsa boks hayatındaki kadınlar numaraları kaldırıyorlar.

Sadece bedenleriyle varlar.

F.A.: Elbette. Ben kadınlarla çok çalıştım. Ama erkek dünyasını ön plana çıkarmak, güç, para, dövüş, bunları da anlatmak istiyorum. Erkekliği, erkek dünyasını anlatmak da hoşuma gidiyor. Oradaki kadınlar da ilgimi çekiyor.

Özel hayatı da olacak mı filmde Ahmet Öner’in?

F.A.: Elbette. Belki bazı konular hoşuna gitmeyecek. Ancak bu filmin kahramanı Ahmet Öner’den esinlenen bir kahraman olacak, aynen o olmayacak. “Gerçek bir hikâyeye dayanmaktadır” diyeceğiz. Zaten tamamen gerçeğe sadık kalsam belgesel yaparım ama beni bu hikâyenin dramatik tarafı ilgilendiriyor.

İletiTarih: 26 Kasım 2010 00:52
 Kullanıcı bilgilerini göster MSNM Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
+1
paralax
Avrupa Sineması
Eski Yönetici

Kayıt: 16.08.2009
İletiler: 1234
Şehir: izmir


Özel mesaj gönder
Çok güzel bir röportajmış. Bu güzel paylaşım için teşekkürler Saygılar

İletiTarih: 26 Kasım 2010 00:58
 Kullanıcı bilgilerini göster Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
0
McFly
Müdavim

Kayıt: 28.04.2009
İletiler: 7354



facebook twitter Özel mesaj gönder
Röportajlar
Aktör aktrist yönetmen senarist vb dallarda olan kişilerin röportajları ve film röportajları içindir

 Engin Günaydin
Engin Günaydin
Doğum Yeri:Tokat, Turkey
Doğum Tarihi:29 Ocak 1972 (Cumartesi)

Benim senaryolarım hep mutlu bitecek



resim


RÖPORTAJ: SERDAR AKBIYIK

Avrupa Yakası’nın Burhan Altıntop’u, Vavien’in Celal’i Engin Günaydın yeni filminden o kadar memnun ki hemen ikinci projesinin çalışmalarına başlamış. Taylan Biraderler'le çekeceği ikinci film komedi olmayacak. 12 Eylül öncesinde geçen hikaye Vavien’deki gibi Günaydın tarafından yazılıp oynanacak. Bu bizim için çok iyi bir haber çünkü Vavien gibi bir başyapıt ortaya çıkarmış olan Taylan Biraderler, Engin Günaydın işbirliği gelecek için çok iyi şeyler vaat ediyor. Engin Günaydın ile yaptığımız röportajda Burhan Altıntop ve Celal karakterlerinin peşinden gidip Günaydın’ı tanımaya çalıştık. İşte Engin Günaydın’ın dünyası…

Senaryoya nasıl başladınız?

Aslında bir sıkıntıyla başladı. Kendimi ifade etmem gereken bir şey yapmam gerekiyordu. Bir film bir müzik, bir oyun, bir şey yapmam gerekiyordu. O sıkıştırmaya başladı. Kötü rüyalar görmeye başladım. Böyle zamanlarda çok endişelenirim. Benim o sıkıntılarım başladığı zaman bir şeyler yazmam gerekiyor. Öyle başladı. Kafamda da kara mizah geçiyordu. Anadolu kara mizah için çok uygun bir yer. Karakterlerin daha beceriksiz olduğu bir yer. Bir Anadolu kasabası kara mizah karakterleri için de çok uygun. Kara mizahı da çok severim ve oynamak isterim. Ben her şeyi beceren bilen karakterleri oynamayı sevmem pek. Yalpalayan, bilmeyen tipler daha çok hoşuma gider. Bazı insanlar zihninin salak olduğu yerleri itiraf etmezler. Ben edenleri severim işte. Ya da gizlemeye çalışıp belli edenleri çok severim karakter olarak. Ondan dolayı bir kasaba hikayesinin uygun düşeceğini düşündüm. Projenin il ismi Vavien değildi aslında sonradan oldu. Bu projeyi yazarken diğerlerine benzesin istemedim. Çünkü yazıyorum yazıyorum çöpe gidiyor. Birilerine anlatıp test etmek istedim. Eğer anlattığım insanlar bunu anlamazlarsa yazmayı bırakacaktım. Çünkü sinema bence anlaşılır olmalı. Herkesin onayını almalı. Sinema benim gözümde yalın bir şey, karışık olmaması gerekiyor. Yönetmenimiz Taylan biraderlere anlattım, çok yüksek tepki verdiler. Ben onların Küçük Kıyamet filmini çok beğenmiştim, o atmosferde çok güzel bir komedi filmi çekilir diye düşünmüştüm. Vavien’de kara mizah onların yapabileceği bir şey diye düşündüm ve onlara anlattım. Beklediğimden daha büyük karşılık verdiler. Kendime olan güvenim geldi. Çok da zorladılar. O zaman da tabii Avrupa Yakası da var, çok yoruluyorum. Psikolojisi de ayrı onun. Dizi de şov dünyasındasın, filmde küçük bir elektrik dükkanında. Bu psikolojiyi bir türlü tutturamadım. Uzun boşluklar lazım. Böyle boşluklar yarattım. Böyle başladı.

Vavien’de en etkilendiğim şey kara mizah türünde anlatılıp bu toprakların hikayesi olması. Sinemamızda bu türde fazla da üretim yok...

Kara mizah Coen biraderlere özgü bir şey sanıldı. Onların baktığı dünya aslında çok evrensel, her toprağın hikayesiyle uyumlu. Kendilerine özgü bir tarz sanıldı. Sinemada ilginç bir bölge açıyor. Orada da bu konu biraz bekledi. Vavien için Coen tarzı bir şey mi diye düşünüyorum hayır değil, karakterlerimiz de benzeşmiyor. Fakat tavır olarak benzeşiyorlar. Türk sinemasında böyle bir kanal açılırsa eğer, bu tarz filmler olursa, aktör olarak oynamaktan da çok memnun olacağım.


resim


Vavien için neden Taylan Biraderler'i seçtiniz?

Benim arkadaşlarım onların dizilerinde çalışıyordu. Bir şekilde birbirimizden haberdar olurduk. Bu filmle anladık biz anlaştığımızı, çünkü beğenilerimiz aynı, mizah tonlarımız aynıydı. Bu bence önemli bir konu. Ondan dolayı bu anlaşmanın çok işe yarayacağını düşündüm. Ben senaryolarımı yazıyorum, bir türlü çekilemiyor, çünkü uygun ortam olamıyor. Sağlam yönetmenler olunca onlar her şeyi ayarlıyorlar. Ondan dolayı daha kolay hale geldi. Müthiş bir anlaşma bence bu. Kimse kimsenin işine karışmıyor. Ben özgür dünyamda istediğim gibi çalışıyorum. Onlarsa bana sadece beğendikleri ya da beğenmedikleri yerleri söylüyorlar, karışmadan. Ona göre siz de tekrar şekillendiriyorsunuz aklınıza yattığı sürece.

Bir şirket kurma işiniz de oldu galiba. Bu şirket Vavien’le bitti mi yoksa yola devam edecek mi?

Şirket bir projelikti. Tam ayrıntıları bilmiyorum ama dünyada olan bir şey. Oyuncular şirkete ortak oluyor böylece bütçeler şişmiyor, daha çok projenin imarı için para harcanıyor. Riski göze almak gibi bir şey. Bizim de aklımıza yattı böyle olsun dedik.

Bazı senaryolar yazan kişinin kendi hikayesinden yola çıkılarak üretilir. Vavien’in ne kadarı sizin hayatınıza ait?

Aslında her şeyde benim izlerim var. Benim git gel akıllılığım Celal’de var, kendimi bir sisteme sokmam, içkiyi bırakıp spora başlayacağım havalarım vardır benim, bu Settar ağabeyin rolünde var, bağımlı tarafım, bir şeye git diyememek tarafım da Sevilay’da var.

Bir filmi yönetmek hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bence insan bildiği işi yapmalı, ben buna çok inanıyorum. Bu uluslararası bir doğru. Benim senaryom beğeniliyor ve çekilmek isteniyorsa ben bir senaristim tamam, ama yönetmenlikle ilgili bir tecrübe, deneyim olmadan bir yönetmenin yerine geçmeyi düşünmüyorum. Bu bana normal gelmiyor zaten büyük bir cesaret olarak algılıyorum. Benim de Taylan biraderlerin de 15 senelik tecrübelerimiz var. Biz artık bir olgunluk süresine gelmiştik. Ondan dolayı herkes bildiği işi yapsa daha iyi olur.


resim


Kendinizi oyuncu, senarist veya tiyatrocu olarak tanımlarken bir çekince yaşıyorsunuz. Bu noktada neden böyle bir tavrınız var?

Bunu da ben kasabalılığıma bağlıyorum. Biz kasabada şöyle düşünürüz “Bu işi yaptık ama daha sonra ne olacak?” Ben de öyle senaryo yazdım, ama daha sonra ne olacak? Oyunculuk yapıyorum ama o oyunu kötü oynarsam ne olacak? Türkiye anında biletlerin kesildiği bir yer. Ondan dolayı temkinli olmakta yarar var.

Avrupa Yakası’ndaki Burhan Altıntop ve Vavien’deki Celal’e baktığımız zaman Burhan çok daha kolay mutlu olan bir adam ama Celal tatmini daha zor yerlerde arıyor. Bunların hangisi size daha yakın ve sempatik geliyor?

Burhan daha sempatik. Burhan benim hayatımda yapamadıklarımı yapan birisidir. Onun için bende bir terapi özelliği vardır. Dedikoduyu hiç sevmem, yapmam da ama o orada böyle tatlı tatlı dedikodu yapan hatta her şeyi yapan birisiydi. O tarafını çok seviyordum. Celal’in ilginç özelliği ise mutsuzluğunu ilk başta gösteriyor sonrasında da problemler çözüldükçe kendi mutlu olma yoluna rota kırıyor. Bu da seyircide mutsuzluktan mutluluğa doğru bir rota kırdırmaya sebebiyet veriyor. Bu rolün de bu tarafını sevdim ben. Celal ise iç dünyadan mutlu eden bir rol.

İki karaktere bakınca ikisinde de vurucu bir yalnızlık var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yalnızlık aslında çok ciddi bir sorun. Gittikçe de yalnızlaştığımızı düşünüyorum. İletişim düşüyor, insanlar birbirlerini dinlemiyor, anlamıyor. İletişim düştükçe insanlar yalnızlık gibi belayla karşılaşıyor. Yalnızlık bir çukurdur. Bazen de tatil gibidir ama geri dönmek gerekir. Hayatınız yalnızlığın içine düşerse bence orada ağır bir depresyon vardır. Sinemanın çok ilgilenmesi gereken bir konu bence.

Sizin filminizin finaline dönünce bu yalnızlığı Celal aile kavramı ile kapatıyor. Bu biraz da Hollywood diline çok uygun düşüyor. Amerikan kültürünün bir anlatıcısı olan Hollywood’da da aile kavramı yüceltilir?

Hikaye öyle gelişti aslında. Bu adam acaba eski hayatına geri mi döner diye düşündüm. Yazılar akarken acaba son bir final sahnesi ve adamı pavyonda göstererek bitirsem mi dedim. Sonrasında bunu da seyirciyi gereksiz üzmek olur diye düşündüm. Seyirci neden üzülsün ki? Ben seyirciye kötü hisler vermek istemiyorum. Bundan sonra yazacağım senaryolarda da olmayacak. Zaten her şey yeterince kötü, bir de bunun peşine düşmek istemiyorum açıkçası. Ondan dolayı finali de öyle gelişti. Acaba iyi mi gider hayat diye bakarak bitmesini istedim.


Peki sizin özelinize baktığımız zaman “özgür olmak” istediğinizi söylüyorsunuz, bu yalnızlık sizi rahatsız etmiyor mu? Her şeyin bir faturası vardır sizinde tercihinizin faturası yalnızlık mı?

Ben yalnız biri değilim, bazen yalnız kalmayı tercih ederim. Ben hayatımın çoğunu arkadaşlarımla geçiririm. Çalıştığım zaman çok disiplinliyimdir ama özel hayatımda hiçbir disiplin yoktur. Disiplinsizliği tercih ederim, uykuma, yemeğime dikkat etmem Sadece çalıştığım zamanlar o disiplini sağlayabiliyorum. Arkadaşlarımla play station oynamayı çok severim. Onlarla sohbet etmeyi, eğlenmeyi, yüksek sesli müzik dinlemeyi çok severim. Benim kendi hayatım iletişim üzerine kurulu. İletişimin beni güçlendirdiğini düşünürüm. Birileriyle iletişim kurduğumda enerjimin ikiye katlandığını hissederim. Yalnızlık benim tercih ettiğim bir konudur bazen. Genelde yalnızlığı sevmem.

Projeleriniz hep tavan yapmış durumda. Bu da size bir sorumluluk yüklüyor. Özellikle bundan sonraki projeler için üzerinizde bir baskı hissediyor musunuz?

Bir şeyler yaptığım sürece bir şeyler yapabilirim. İlla olacak diye bir şey yok. Yapamasam yapamam. Kendimi strese sokamam. Ben heveslenmek istiyorum sadece. Yaptığım şeye heveslendiğim zaman sonuç iyi oluyor. Ekip de hevesliyse insanlara da bulaşıyor bu.

Ben sinema yapmak istiyorum ama ekonomik durumlardan dizi yapıyorum gibi bir durumunuz var mı?

Oyunculuk hevesle yapılan bir şey bu da seyirciye yansıyor. Dizi olur, tiyatro olur, sinema olur. Ben otomatiğe bağlarsam bende de bir mutsuzluk başlar. Tiyatro olabilir, az para olabilir ama beni çok heyecanlandırıyordur. O seyircinin alkışı, bakışı bana yeter. Fark etmez heves önemlidir.

Vavien’in en dikkat çekici taraflarından biri de mekanlardı. Özellikle hikayenin geçtiği evin mükemmel bir atmosferi vardı.

O ev eski bir Erbağ evi, üzüldüğüm bir konu bu. O evlerin hepsi apartmanlara dönüşüyor. Erbağlılar hep söyler evlerin tavan yüksekliğini 4,5 metre yapacaksın diye. Tavanlar yüksek olacak, kapılar geniş olacak, bahçeye yürüyecekler yoksa rahat edemez Erbağlılar. Normal bir Erbağ evidir. Bizde bir kayıt olarak duruyor.


Filmdeki elektrikçi dükkanı ağabeyinizin olduğunu biliyoruz, ev kimindi?

Ev amcamın evi. Benim çocukluğum orada geçti. Kilerini, aşağısını, yukarısını çok iyi bilirim. Orayı hayal etmek, çocukluğunu hayal etmek gibi bir şey. Çok iyi bildiğim için mekana göre yazdım.

Piknik alanı falan çok iyi kullanılmış.

Mekana göre yazmak bence daha iyi oluyor. İkinci filminde ilk başta mekanlarını bulacağı ondan sonra yazacağım.

İkinci filmin konusu belli mi?

Kafamda bir öykü var. Hatta üst üste birkaç şey var. Çok güzel bir şey yaptığın işlerin onaylanması. Hepsi hortladı zihnimde. Projeler yapılınca beyinden atılıyor ama diğer türlü sürekli beynimin içinde söylenip duruyorlar. Ondan dolayı hemen ikinci film planını yapmak gerekiyor. Sevindirici bir durum hemen ikinci bir işe başlamak. Her şey yolunda bence.

İkinci filmle ilgili biraz bilgi verir misiniz?

Bu konu 1980’li yıllarda 12 Eylül darbesine kadar olan bir dönemde geçecek. Hikaye aslında günümüzde geçecek ama o zamanları anlatacak. Bir baba oğul, devir daim hikayesi. Hayat nerede başladı, nerede son buldu? Hatalarımız oldu mu? gibi babanın kafasına takılan sorunları oğluna anlatması. Taylan biraderlerle çekeceğiz gene.

Benim sormadığım sizin söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Vavien izleyicilerin kendilerini iyi hissedecekleri bir film. Kendi ruhlarıyla karşılaşacaklarını düşünüyorum. O anlamda görülmeye değer bir film. Sinemasal bir görselliği var. Televizyonda da izlenebilir ama o muhteşem perdede izlemek daha doyurucu olur diye düşünüyorum.

İletiTarih: 28 Kasım 2010 20:34
En son McFly tarafından 10 Nisan 2011 18:47 tarihinde değiştirildi.
 Kullanıcı bilgilerini göster MSNM Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
0
McFly
Müdavim

Kayıt: 28.04.2009
İletiler: 7354



facebook twitter Özel mesaj gönder
Jean-Luc Godard Röportajı
Jean-Luc Godard Röportajı

resim


 Jean-Luc Godard
Jean-Luc Godard
Doğum Yeri:Paris, France
Doğum Tarihi:03 Aralık 1930 (Çarşamba)
Boyu:1.70 m
Takma İsmi:JLG


RÖPORTAJ ÇEVİRİSİNİ HAZIRLAYAN;Melih Tu-men

DANİEL COHN-BENDIT: Bu kareler, bu donanım, bu videolar, bu kitaplar… Gerçekten de kapanmadık defter bırakmayacak mısın?

JEAN LUC GODARD : Defter kapatmak değil bu ama, hepsi mazide kalmış şeyler zaten. Anne-Marie (Miéville) bunu benden önce yapmış. Yeni baştan bir şey yaratmak çok zor. Sinema yüz yıl önce vücut bulmuş ufak bir araç. İnsanlarla, parayla, kadınlarla ilişkileri anlatmış ve artık bitmiş. Nasıl bir tablo resmin tarihçesini yansıtmıyorsa tek bir film de sinema tarihini yansıtmıyor. Sinema güç bela ayakta durmuş. Sinemayı başka bir şeye çevirmeye çalışıyorum. Mamafih benim de bir ayağım çukurda.

COHN-BENDIT: Bu doğru değil. Filminde inanılmaz bir enerji var. Beni büyüleyense birçok farklı katmanı kullanarak tasvir yapmandı. Bir bakıyoruz Akdeniz’desin, sonra toplumsal sınıfları gösteriyorsun...

GODARD: Prodüksiyonda hiç sorun yaşamadım ama sonrasında basım ve dağıtımda yanılabiliyorsun, o da ayrı bir konu. Yapım aşaması ne kadar sürdüyse filmin gösteriminin de o kadar sürmesini istedim ki bu da dört yıla tekabül ediyor...

COHN-BENDIT: Bu filmde dört senelik emeğin mi var?

GODARD: Evet. Onlara bunu çekmenin dört yıl alacağını söylemiştim… hayır, aslında söylememiştim. Dağıtımın da şöyle yapılmasını istemiştim: Bir erkek ve bir kız ya da ikili, üçlü ufak gruplar olacaktı. Onlara filmin kopyaları verilecekti ve uçaktan paraşütle atlayacaklardı. Ellerinde Fransa haritasıyla nereye ineceklerini bilmeyeceklerdi ve sonrasına kendileri karar vereceklerdi. Kafelere gidecek, yüzlerce kez izlettireceklerdi. Neler olacağını görecektik. O bölgenin nabzını yoklayıp insanların filmi nasıl bulduğunu öğreneceklerdi. İkinci sene film küçük çaplı festivallerin belirli salonlarında gösterilecekti. Daha sonra yayımlamaya gerek olmayacaktı, yapımcıların 300,000 Avro koyduklarını da düşünürsek zaten masrafını çıkartmış olacaktı fakat bu süreç dört yıl alacaktı. Tüm bunların yerine onun için çekilmemiş bir dünyaya dağıtıldı...

COHN-BENDIT: Ama film Cannes’da gösterilecek?

GODARD: Cannes’a “onlar” gönderdi.

COHN-BENDIT: Sen gitmiyor musun? Berlin’deki herkes o gece boyunca seni bekledi. Avrupa Film Ödülü’nü alacaktın.

GODARD: Kabul etmedim.

COHN-BENDIT: Kabul ettiğini söylemişlerdi.

GODARD: Ama en başından beri kabul etmemiştim.

COHN-BENDIT: Gelmeyeceğini biliyordum ve onlara yazarak bunu belirttim. Wenders harika bir metin çıkarmıştı...

GODARD: Ama Wim’e gelmeyeceğimi söylemiştim. Son sözüm buydu. Anne-Marie ile, artık şaşaalı işlere girişmenin gereksiz olduğuna karar vermiştik. 68’den önce Paris’teki seyirci kitlem 100,000 kişiydi.

COHN-BENDIT: “A bout de souffle” için bundan da fazlaydı!

GODARD: Ama “A bout de souffle”dan 10 yıl sonra daha da düşmüştü. 100,000 bilet hep sabitti çünkü Pierre Overney’in [1] cenazesine de bu sayıda insan katılmıştı. O seyirciyi bulacağımıza kendimizi inandırmıştık. Problem şu ki artık Paris’teki o 100,000 kişi yok, tüm dünyada bu kadar kaldı. En azından onların yüzde 10’una ulaşabiliriz. Bir şeyler yapmaya çalışıyorum ama artık her şeyle uğraşacak halim de kalmadı. URSSAF [2], telif ücreti...

COHN-BENDIT: İstemiyor musun yoksa artık uğraşamıyor musun?

GODARD: Uğraşamıyorum.

COHN-BENDIT: Canına tak ettiği için mi?

GODARD: Hayır, şartlar değiştiği için. 22 Mart’ta “Film Socialisme”in bir gösterimi yapıldı. Orada değildin.

COHN-BENDIT: Bana haber vermeliydin...

GODARD: Sana davetiye hazırlamıştık ama o hengamede kayboldu. Sen o aralar Cécile Duflot ile tartışıyordun. Anne-Marie ile dün bundan bahsettik. Ona “Dany ile buluşacağım için biraz endişeliyim. Benimle neden görüşmek istediğini bilmiyorum” dedim. Biz seninle ender olarak bir araya geliriz. Nanterre zamanlarımızdan beri hep ben seni görmeye gelirdim...

[1] 25 Şubat 1972’de bir Renault güvenlik görevlisi tarafından öldürülen Maoist militan.
[2] Unions de Recouvrement des Cotisations de Sécurité Sociale et d'Allocations Familiales / Sosyal güvenlik ve aile yardımı ödemelerinden sorumlu organizasyon.

COHN-BENDIT: Şu filmine gelirsek, Socialisme...

GODARD: Hayır. “Film Socialisme”.

COHN-BENDIT: Pardon. “Film Socialisme”. Filmde bir deyiş var: "Biri diğerinin, diğeri de o birinin içindedir ve artık üç kişi olmuşlardır..." 1969’da Anne Wiazemsky için bir resim yapmıştın. Bir kangurunun kesesindeydin ve bu cümleyi resmin altına yazmıştın. O yüzden de filmde bunu bir kez daha işitmek etkileyiciydi çünkü bana göre bir devamlılığı vurgulamışsın...

GODARD: Aynısı senin için de geçerli. Bu yüzden seni yeniden göreceğim için heyecanlandım. 1966 veya 1967’de seni ilk gördüğümde fazla tanınmıyordun, bense nispeten daha çok biliniyordum. Nanterre’deki üniversite yılları ve Strasbourg situasyonistlerinin “De la misère en milieu étudiant / On Misery in the Student Milieu” metnini çıkardıkları, benim de “La Chinoise”ı hazırladığım dönem. Seni ondan sonra, 20 Şubat 1968’de Cinémathèque’teki Henri Langlois için düzenlenen ikinci gösteride görmüştüm. Sen de ilgilendiğin ve bir hareketin gerçekleştiğini gördüğün için bize katılmıştın. 68 Mayıs’ının temel unsurları Caen ve Redon’daki işçi hareketiyle Langlois’nın çocuklarıydı. Neyse işte, sen de oradaydın...

COHN-BENDIT: “Les Quatre cents coups”daki küçük Jean-Pierre Léaud beni etkilemişti. Cinémathèque’in önünde muazzam bir konuşma yapmıştı. Bir metin okumuştu ve 1789 olduğunu zannetmiştik. Ardından İtalya maceramız “Le Vent d'est” geldi. Fransa’dan sınırdışı edildiğimde kolektif bir ideal ışığında bir şeyler yapmak için deliye dönmüştüm.

GODARD: Sol görüşlü militanların olduğu İtalya’ya gitmeye karar vermiştik. Geçimimizi kazanmalıydık. Paramız ve yanımızda genç bir İtalyan yapımcı vardı. Öğleden sonra çekeceklerimize sabahki toplantılarda karar veriyorduk. Senin dışında kimse yaptığım filmle ilgilenmiyordu. Bir şekilde kendini sorumlu hissediyordun. O günlerde kendime şöyle diyordum: Ben tanınmaz biriyken o iyice popüler oldu. Seni Avrupalı bir parlamenter olarak gördüğümde taraf olduğunu veya seni taraf yaptıklarını düşünmüştüm.

COHN-BENDIT: Eşim iki gündür bana neden gergin olduğumu soruyor. Son görüşmemizi 1996 yılında Strasbourg’da gerçekleştirmiştik, Saraybosna hakkında çektiğin “For Ever Mozart” içindi ve hiç iyi gitmemişti...

GODARD: Seninle bir alakası yoktu. Film hakkında konuşmak istemediği için bir aktrisle tartışmıştım. Her yıl 22 Mart’ta sana ufak bir not gönderirdim. İnsan sürekli bir bavulla dolaşınca diğer yükleri artık kaldıramaz oluyor. Geçen 22 Mart’taki son gösterimde de aklıma bu geldi. 68 Mayıs’ında ülke dışı edilmenden sonra (Gilles) Deleuze ile görüşmeye gitmiştim. Sen de onun evinden çıkmıştın. Kaldırımda karşılaştık ama ağzında bir pipo olduğundan seni tanıyamadım. Sen de "Tanınmamaya yarıyor,” demiştin.

AVRUPA: YIL SIFIR

COHN-BENDIT: “Film Socialisme”e dönersek: Film beni etkiledi. Şöyle bir ifaden var: "Amerikalılar, Avrupa’yı kendilerine bağlayarak özgürleştirdi..."

GODARD: Onu Malaparte demiş, ben değil. Film bazı düşünceleri teşvik ediyor. Örneğin Yunanistan eskiden bir medeniyet gibi görülürken şimdi sadece borcundan bahsediyoruz.

COHN-BENDIT: Aslında Yunanistan’a borcu olan biziz...

GODARD: Haklısın. Alman turistler deli gibi para akıttığı için Yunanların son otuz senede hiçbir şey yapmamış olmaları gayet normal.

COHN-BENDIT: İsviçre de bu konuda gayet iyidir...

GODARD: Evet ama İsviçre de Alman sayılır... Şaka tabii. Ama Yunanistan’dan politikacıların söz ettiği gibi bahsedemezsin. Tek yaptıkları sayıları düzeltmek. Ayaklarını yere sağlam basıp yatırım yapmıyorlar.

COHN-BENDIT: Klasik bir siyasi gibi görmüyorum kendimi. Evet, o çevreden geliyorum ama sayılarla asla oynamadım.

GODARD: Kariyerini takip etmek de bu yüzden hoşuma gidiyor. “Eskiden” sinema denen şeye benim yaptığımı sen de siyasete yapıyorsun.

COHN-BENDIT: Sen hâlâ sinemanın içindesin.

GODARD: Hayır, ben filmlerde ve onların üretimindeyim.

COHN-BENDIT: Evet ama imgesel sinemamızda, Avrupa kültüründe, insanların akıllarında büyük bir yere sahipsin. Senin filmlerini bugün izleyip tartışan genç bir yönetmeni düşün… Bu bir gerçek!

GODARD: Belki de. Şahsi fikrim hâlâ filmlerin, televizyonun ve edebiyatın varlığını sürdürdüğü ama resim sanatının sadece taklitlere geçtiği yönünde. Bunun üstüne konuşmak da zor çünkü insan kendisiyle çelişkiye düşüyor.

COHN-BENDIT: Eğlenceli olabilir...

GODARD: Evet, biraz eğlenceli ama Yunanlıların yaptığı gibi sadece üzerinde fikir teatisinde bulunabilmek için.

COHN-BENDIT: “Film Socialisme”in ilginç yanı da fikir teatilerini yanında getirmesi.

GODARD: Hayır. Çabucak unutulmak için bu fikirleri kışkırtıyor. Enteresan bir çelişki olduğunu düşünüyorum. Bu filmde senin ilgini çeken ne oldu?

COHN-BENDIT: Birçok şey ama öncelikle Avrupa ile olan ilişkin. Sana göre bu da bir aldatmaca.

GODARD: Aynen öyle! Kömür ve çelikle başladılar. Başka bir şeyle de başlayabilirlerdi.

COHN-BENDIT: Savaşın bu yüzden çıktığını söylerler…

GODARD: Savaş bitti! Fakat Truman şöyle demiş: “Nasıl savaştıysak öyle barışacağız.” Ağzından çıkanı kulağı duymuyormuş.

COHN-BENDIT: Avrupa’yı şu sözlerle açıklıyorsun: “Keşke başka bir şey olsaydı.”

GODARD: Başka bir şey olmasını çok isterdim! Ama istemekle olmuyor. Sinemada bile abartılacak bir yanın yok, en fazla Fransa’daki beş ya da on bin kişi kadarsın. Film ekibininse ikiden kırka kadar yolu var. Yalnızca birkaç ay ayakta duruyor. (Gaston) Bachelard iki tür simgeden bahsetmiş: açıkça ifade edilen ve ima edilen. Ben ima edileni deniyorum. Bilinçli bir şekilde yapılamıyor.

COHN-BENDIT: Ama “Film Socialisme”de Avrupa’nın derdini anlatarak hikâyeler eşliğinde Akdeniz’den bahsediyorsun.

GODARD: Beni bugünkü halime getiren beş-altı yeri filme kattım. Afrika, Filistin, Rus Devrimi, Odessa, Yunanistan, İtalya. Son olarak da İspanya. Almanya benim hayatımda önemli bir yer tuttuğundan daha sonra Alman hikâyelerini de ekledim.

COHN-BENDIT: Gemi seyahatleri yapan Avrupalılardan para gelmeye devam ediyor.

GODARD: Aşk gemilerini diyorsun...

COHN-BENDIT: Hem acınası hem de zararlı bir durum. Devasa gemilerle gelen âşıklar, tamamen kafayı yemiş bir topluluk.

GODARD: Onların yaşamı suni bir dünya değil. Kaçaklarla ilgili problem bu sıralar Fransa’da sürekli gündemde. Tabii şayet böyle kaçaklar, böyle gemiler istiyorsanız hiç çekinmeyin!

COHN-BENDIT: Paraya, Komintern’den gelen altına neden bu kadar vurgu yapıorsun?

GODARD: Finansal bir çöküş yaşayan Jacques Tati ile kahve içiyorduk. Hesabı ödeyeceğimiz esnada masaya bir sikke koydu, İnkalar zamanından kalma bir İspanyol altını. Onun hesabını ben ödedim, altın onda kaldı. Tati’de bu altının ne işi olduğunu düşündüm ve mantıklı bir senaryo aklıma geldi: Son yapımcısı Louis Dolivet, Orson Welles'in “Mr. Arkadin”ini İspanya’da çekmişti ama ondan önce de Willi Münzenberg’in sekreteriydi...

COHN-BENDIT: 30’lardaki Alman Komünist Partisi’nin propaganda şefi Münzenberg...

GODARD: Louis Dolivet’nin de Komintern ile münasebeti olmuş. Almanların Fransa’yı işgal etmelerinin ardından Komintern İspanya bankalarından Rusya’ya altın getirmiş. Fransız Komünist Partisi’ne bağlı navigasyon şirketi aracılığıyla Barselona’da gemilere yüklemişler. Fakat Odessa’ya varmak üzerelerken altının üçte biri, Moskova’ya varmak üzereyken de bir üçte biri daha kaybolmuş. Bence Almanlar gemiye sızıp bu altınları almışlar. Filmdeki yaşlı Fransız polisin de anlattığı bu. Arşivleri araştıran Rus kız ise kalan altını da Komintern’in aldığını keşfediyor. Son sikkelerse Louis Dolivet'nin cebinde son bulmuş. Onun servetinin başka izahı olamaz...

FİLİSTİN’İ FİLME ALMAK

COHN-BENDIT: Filistin’in Avrupa’nın ilk günahı olduğunu gösteriyorsun. Bunu yaparken iki veya üç görselle eski bir fotoğraf kullanıyorsun.

GODARD: Filistin ile ilgili çekilen ilk fotoğraflardan biri o. Anlatıcılığı da Elias Sanbar üstleniyor. Daguerre 1839’da Bilim Akademisi’ne icadı “daguerréotype”i takdim etmiş. Bir sürü fotoğraf da anında kutsal bir mertebeye erişmiş. İncil’de yazılanların gerçekliğini görme isteği herhalde buna yol açmış.

COHN-BENDIT: Yahudilere iyice kafayı takmış bazı kişiler var. Shlomo Sand’ın yaptığı gibi Yahudi topluluğunun 40’ların doğal bir sonucu olarak ortaya çıktıklarını söylediğinde hepsi deliye dönüyor ve tartışmaya yanaşmıyor. Bazıları da Filistinlilere kafayı takmış. İki taraf da sistemin işleyişini kafama kakıyor. Herkes mağduriyetini suratımıza sokma yarışında. Onlara “Uzatmayın. Ben taraf tutmuyorum. Tartışmayı deneyelim,” diyorum. Senin bu Filistin saplantın nereden geliyor?

GODARD: Filistin aynı sinema gibi: Bağımsızlığını arıyor. Yapımcıya şöyle demek 10 ile 15 senemi aldı: “O kadar parayı bana vermeyi kabul ettiniz. O paranın idaresi artık bende.” Jean-Pierre Rassam ileyken bile filme hakim olmak epey zordu. Babamla da aynı sorunu yaşardık: “Bunu bana verdin, onunla ne yapacağımı sorma ve bana güven.” Gaumont Başkanı Nicolas Seydoux bana “Sana bu parayı veriyorum… onu sokağa atacak mısın?” diye sormuştu.

COHN-BENDIT: Biri sana yeni küçük kameralarınla Filistin ve İsrail’i çekmeyi önerse gider misin?

GODARD: İyi de film öyle çekilmez ki! Kimi yapıyor gerçi. İlginç belgeseller çekiliyor bazen. “C dans l'air” gibi tartışma programlarını çok izlerim ama bunun nedeni pratik yapıp hazırcevap olup olamayacağımı görmektir.

COHN-BENDIT: Duvarla oynanan tenis gibi...

GODARD: Evet. Böyle film çekilmez. Orta Doğu’da barışla ilgisi olabilecek şeyleri göstermeye çalışıyorum. Misal Agnès Varda izin verse onu çekmeyi çok isterim. Arkada iki trapezci olur, Talmud söyleyen bir kızın sesi duyulur, başka bir kızda Koran söyler. Başka bir şey yapamam, o güce sahip değilim.

FILM SOCIALISME / FILM EKOLOJİ

COHN-BENDIT: Filmindeki lamayı görünce onu seninle bağdaştırdım!

GODARD: Alakası yok. O lama bir tamirhanenin yakınlarında yaşıyordu. Her gün onu görüyordum ve onu filmde kullanalım dedim. Bir de eşek vardı. Birkaç hayvanı filme almayı başardım. Hiç uysal davranmadığımız bu dünyanın güya bir dili olmaması lazım ama var, güya bir yüzü olmaması lazım ama var. Levinas yanılmış. [1] Her halükârda bu lama aklımdakine uydu.

COHN-BENDIT: Çocuğun giydiği SSCB tişörtü gibi mi?

GODARD: Onu bir süre önce Almanya’dan getirmiştim. Çocuğun da o tişörtte yazandan muhtemelen haberi yoktur. “Film Socialisme” isimli bir filmde bile sözde sosyalizm sembollerini kullanabiliriz.

COHN-BENDIT: Sana göre “sosyalizm” içi hâlâ dolu bir kavram mı?

GODARD: Her şeyin temeline inmekten bahsediyorsak cevabım evet. Filme ilk başta “Socialisme” adını vermiştim ama başka çağrışımları da akla getiriyordu. “Film Socialisme” ise farklı. Bir filozof bana, içinde “sosyalizm” geçen bir “film” izlemenin muhteşem olduğunu anlatan bir dolu sayfa yazmış çünkü her şeyi bir kenara bırakırsak, bu film “umut” anlamına geliyor.

COHN-BENDIT: Ben olsam “ekoloji” koyardım...

GODARD: “Film Ekoloji” mi?

COHN-BENDIT: Evet. Toplumla ilgili düşüncem sorulsaydı, bugünlerde sosyalizmin kalmadığını söylerdim.

GODARD: Avrupa ve ekoloji… Hoşuma gitti. Seni bu noktada görmek insanın içini acıtıyor.

COHN-BENDIT: Bu ortamlarda görmek mi üzücü? Niçin?

GODARD: Hayır, hiçbir şey işe yaramadığı için. Oysa film çekmek, kitap yazmak hâlâ imkân dahilinde. Ben kendi alanımdayım. Bir Avrupa sineması yapmaya çalışanların sadece 1933’teki Almanlar olduğuna dikkat çekmek isterim.

COHN-BENDIT: Ama Avrupa’da sinemanın nefes alabileceği bir yer yaratma fikri, Amerikan kültürüyle aramızdaki köprüleri yakma fikri senin ilgini çekmiyor mu?

GODARD: Ama o kültür her tarafımızda! Eurimages ile film çekmek istediğinizde bir sürü evrak işi çıkıyor, her şey yalanlara ve hatalı tahminlere dayanıyor. Maliyeti 300,000 Avro olan filmime 25 milyon dendi. Neden peki?

COHN-BENDIT: Sistem bu yalanlarla işliyor, Yunanistan’daki gibi...

GODARD: ...ve Yunanistan hem yalanı hem de kendi doğrusunu söylüyor. Avrupa’daki resim, müzik için bir sistem yaratmıyorsunuz. Neden sinema için olsun? Sinemaya, balıkçılığa, tarıma destek çıkılıyor ama yeterli gelmiyor. Yavaşlamak ve kendini sınırlamak zorunda kalıyor. Çöküşten bahsetmiyorum ama yükseliş ve gerileyiş dönemleri olur.

COHN-BENDIT: Tamamıyla katılıyorum.

GODARD: Nanterre’de ilk tanıştığımızda ortak hiçbir noktamız yoktu ama müşterek durumlara birlikte karşı durduk. Birbirimizden hiç kopmadık çünkü zıt kutuplar olsak da aramızda bir kardeşlik bağı vardı. 68 yaşına bastığında büyük bir parti vereceğini duydum!

COHN-BENDIT: Nihayet 68’li olacağım da ondan! Sen de gelmelisin.

GODARD: Hayatım boyunca gece kulübüne gitmedim.

COHN-BENDIT: Öyle bir şey olmayacak ki! Önce birkaç film izleteceğiz...

GODARD: Partiden sonra ne yapacaksın? Konferans mı vereceksin?

COHN-BENDIT: L'Equipe ile bazı anlaşmalar yapacağım: Yetenekli ellerden çıkacak sportif faaliyetler olacak. Dünya Kupası için Brezilya’ya gideceğiz. Kameranla geleceksin ve bu görüntüleri Arte’ye vereceğiz.

GODARD: Olmaz, çok iş var. Artık bu kadar işi yüklenmek istemiyorum. Eskiden sürekli böyle çalışırdım ama bana zarar verdi. Chardin yaşamının sonunda şöyle demiş: “Resim usulca yaklaştığım bir ada gibi. Şu anda bana bulanık görünüyor.” Hep kendi üslubumda resim yapacağım, kalem kamerayla veya üç fotoğrafla.

[1]"Filozof Emmanuel Levinas suratla ilgili düşüncelerini “Etik ve Sonsuz” ile “Bütün ve Sonsuz” kitaplarında dile getirmiştir.

BU, BEN DEĞİLİM

GODARD: Levinas dönüp hiç kendine bakmak zorunda kalmamış. Belki de bu yüzden “diğerinin suratını görenin, diğerini öldüremeyeceğini” söylemiştir. Birkaç yıl geçip de aynaya baktığımda şöyle düşünüyorum: “Bu, ben değilim. Bu, diğeri.” Artık arkamı görebiliyorum. Çoğu kişi “Ben kendimim, o da kendisi,” diye düşünür. Suni de olsa uyuşmamız zayıf bir ihtimal ama insanların bu durumdan yakınmamaları gerekiyor.

COHN-BENDIT: Bu dediğin yaptıklarında da sık sık görülüyor. İnsanlar kendilerinden mesuller ve bundan şikayet etme hakları yok.

GODARD: Yaşamlarını sürdürmeye cesaretleri var ama düş kurmaya cesaretleri yok.

COHN-BENDIT: Seninse düş kurmaya var ama yaşamaya yok...

GODARD: Yazık ki fazla düşlemekten başka bir şey yapmıyorum.

COHN-BENDIT: Ama “Cinéma socialiste” gibi bir filmi üç koca yıl boyunca yaşamışsın.

GODARD: Evet, her eserimde olduğu gibi.

COHN-BENDIT: Bütün aletlerini, kitaplarını, videolarını ya satmak istiyormuşsun ya da satmışsın diye duydum...

GODARD: Son noktayı koymak istiyorum. Prodüksiyon şirketimi kapattım çünkü Fransa’da vergilerimi ödüyor olsam bile devlet bu işleri yürütmeyi pek bilmiyor. Muhasebecimiz Fada işinde çok iyi biri ama aldığı ücret çok fazla. Muhasebecinin yerine bir hizmetçiyi yeğlerim.

COHN-BENDIT: Ama filmin belgelerinin durduğu şuradaki üç sıra rafı, “Cinéma Socialisme” için toplanmış iki yüz kitabı görünce bunları etrafa dağıtmayı manasız buluyorum.

GODARD: Zamanlarını doldurdular.

COHN-BENDIT: İyi de zamanını doldurmuş olan bir sürü şey var. Resimlerin de zamanı doldu ama hâlâ onlara bakıyorsun. Walter Benjamin demiş ki: “Bu başlı başına bir sanat eseridir (Es ist eine Kunstwerk an sich)”.

GODARD: Birileri eşyalarımı satın alıp ortalığa saçacaktır.

COHN-BENDIT: Bu sanat eserini izin saçmalarına vermemelisin.

GODARD: Simgelere… ata yadigârı eşyalara ihtiyacım yok.

COHN-BENDIT: Yadigâr meselesi değil. Ben gençken CIRA (Uluslararası Anarşizm Araştırmaları Merkezi) var diye Lozan’a gitmiştim. Anarşizmle ilgili belgeleri saklayan yaşlı bir Bulgar kadın vardı. Dağıtmış olsaydı hiçbir işe yaramazdı.

GODARD: O yaşlı Bulgar kadın çok yaşasın! Ben ancak genç bir Mısırlı bulabildim. Arkeologları seviyorum.

COHN-BENDIT: Kitap ve film koleksiyonların dile geliyor. “Jean-Luc Godard, bunlar senin filmlerin, senin arşivlerin,” diyorlar!

GODARD: Benimle konuşsunlar, sorun yok ama bir müze bunlardan kazanç sağlamayacak. Yarı maddi, yarı manevi bir mekanizma kurmuştum. Sona geliyoruz! Beni bir yıl daha ayakta tutacak olan bu.

COHN-BENDIT: O Mısırlı bunlarla ne yapacağını sana anlattı mi?

GODARD: Beni ilgilendirmiyor. Burası ofislere dönüştürülerek dizayn edilecek. Temmuz’a kadar kirayı ödeyecekler. Daha sonra gelense depozito ödemek zorunda kalmayacak. İsviçre’de tazmin uygulanmıyor.


* Bu röportajın Fransızca orijinali Telerama sitesinde, İngilizcesi ise Cinemasparagus'ta yayımlanmıştır. Çeviri hem İngilizce hem de Fransızca'dan yapılmıştır.


RÖPORTAJ ÇEVİRİSİNİ HAZIRLAYAN;Melih Tu-men

İletiTarih: 28 Kasım 2010 20:47
 Kullanıcı bilgilerini göster MSNM Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
0
paralax
Avrupa Sineması
Eski Yönetici

Kayıt: 16.08.2009
İletiler: 1234
Şehir: izmir


Özel mesaj gönder
Çok iyi bir röportaj. Bir dergi de yayınlandı. Özellikle yeni dalga yönetmenleri için söyledikler harika. Çok Mutlu
Film sosyalizm ise, yenilgilerin tarihi, yeni bir toplum ve yasa ile ilgili süper bir metin. tabi anladığım kadarıyla.

İletiTarih: 05 Aralık 2010 15:37
 Kullanıcı bilgilerini göster Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
0
McFly
Müdavim

Kayıt: 28.04.2009
İletiler: 7354



facebook twitter Özel mesaj gönder
Yönetmen Mehmet Güleryüz ile Röportaj
Yönetmen Mehmet Güleryüz ile Röportaj

Yönetmen Mehmet Güleryüz ile Röportaj

 Mehmet Güleryüz
Mehmet Güleryüz
Doğum Yeri:Istanbul, Turkey



1988 yılından bu yana sinemayla uğraşan Mehmet Güleryüz, uzun yıllar uğraştığı belgesel sinemanın dışına çıkarak ilk uzunmetrajlı filmi Havar’ı yaptı. Havar, dört önemli festivalin ardından şubatın 20sinde vizyona giriyor. Film gösterime girmeden, Güleryüz’le görüşmek istedik. Çok samimi bir sohbet olmasına rağmen, konuşulan meseleler sinemadan biraz fazla ve iç burkucuydu. Üçüncü sayfalarda salgın gibi artan namus cinayetlerini konu olarak seçen Güleryüz, Türkiye’deki “ötekileştirme” sendromunu da bizzat yaşamış olduğunu anlattı. Göteborg Festivali’nden Batman’daki gençlere, insan hakları ihlallerinden, Türkiye’deki politik sinemanın gelişim sürecine nefis bir sohbeti kayda aldık. Şimdi sizlerle paylaşıyoruz.

Göteborg Film Festivali’ndeki Türkiyeli yönetmenlerden biriydiniz? Festivalle ilgili izlenimlerinizi merak ediyoruz. Havar beğeni topladı mı?

Önce Kahire’ye gittik, Roma’da Med Film Festivali, İstanbul ve Göteborg’la beraber katıldığımız dördüncü festival oldu. İskandinav ülkeleri arasında çok önemli bir festival. Seyircinin ilgili olduğunu duymuştuk ama ilgi çok fazlaydı. Bizim film bile tıklım tıklım doldu.

İzleyicilerin filmle ilgili tepki ya da eleştirileri oldu mu?

Filmden sonra söyleşi oldu. Feza’yla (Feza Sınar, filmin senaristi) birlikte gittik. Filmin ardından derin bir sessizlik oldu. Feza filmin insan hakları ve kadın hakları üzerine çekilmiş bir film olduğunu anlattı. Söyleşinin ardından birçok izleyiciyle yüz yüze görüşme şansımız oldu. Birçok insan filmden etkilenerek ağlamış, özellikle de kadınlar.

Havar, namus cinayetlerini konu alan bir film. Bu konu hakkında izleyicilerin bir fikri var mıydı, Havar’la beraber mi tanıştılar?

Söyleşide isveçli kadınlar bu namus cinayetlerinin İsveç’te bile gerçekleştiğini anlattılar. İsveç’teki türk ve kürt toplumlarından söz ettiler. Biz projeyi tasarlarkenki nedenle örtüşen bir durumdu bu.

Filmi yaparken sizin bu yönde bir bilginiz var mıydı?

Hatice diye bir kız vardı. Almanya’da bu kızın cinayeti çok yankılanmıştı ama bu kadar yaygın bir şekilde konunun bilindiğini festivalde fark ettim.

Sizin projeyi hazırlamaktaki motivasyonlarınız neydi?

Batman’da genç kız intiharları, namus cinayetleri gazetelerde salgın gibi arttı. Bunu Feza’yla paylaştım. İnsan Batman deyince ürküyor da. 90lı yıllarda faili meçhullerin yoğun olduğu, sokaklarda kimsenin belli bir saatten sonra gezemediği bir şehirdi. Bu konuda bir şey yapabilip yapamayacağımızı Feza’ya sordum. Böyle sessiz, tepkisiz kalmak dokundu açıkçası. Üçüncü sayfa haberi olmaktan ileri gitmeyen bir büyük sorun. Bir tartışma oluşmuyor. Farkında olmadığımız bazı çalışmalar oluyor, ilgi görmüyor. Feza araştırmaya başladı. Gazete araştırmaları yaptı, hukukçuların hazırladığı raporları toparladı, konuyla ilgili kitapları okudu. Gerçek birkaç olayı dinledi ve senaryoyu oluşturdu.


Siz belgeselcilikten gelen bir yönetmensiniz. Filmde bu yönünüzün katkısı var mı?

Tabii izleyenler bunu fark ediyor. Belgesel sinemaya yönelik saygım filmde kendini gösteriyor. Sosyal-gerçekçi bir film oldu. Hayatın bir bölümüne kamera konmuş gibi algılanıyor film izleyici tarafından. En azından konuştuğum izleyiciler öyle söylüyor.

Bu yıl Türkiye sineması fark edilir sayıda politik tema içeren film üretti. Ancak genelde önde bir insan hikayesi, fonda sosyal olaylar şeklinde filmler tasarlanıyor. Bu yaklaşımda bir kaçak dövüş hissediyor musunuz?

Türk sineması tarihine bakarsak; belli bir dönem sinema sanatıyla tanışma ve tiyatrocuların egemenliği olduğu bir süreç yaşanıyor. Faruk Kent ilk defa stüdyoların dışına çıkıyor ve tiyatro oyuncuları olmadan film çekiyor. O günün koşullarında çok zor. Kendisiyle bu deneyimlerini uzunca konuşmuştum, sonra kaybettik kendisini. Sonra keskin bir dönüm noktası Lütfi Akad. Sinema sanatını sosyal-gerçekçilikle o tanıştırıyor. Arkasından Yılmaz Güney geliyor. Yeşilçam sinemasının o günkü durumuna bir karşı çıkış yapıyor. Onun yetiştirdiği asistanlar da aynı gelenekten devam ediyor. Ve 12 eylül. Korkunç bir dönem. Herkesin başına gelen sinemanın başına da geliyor ve geri çekilme, bireysel hikayeler başlıyor. Başka bir alana gidiyor, insanların yaşadığı psikolojiden kaynaklı bir şey.

Pekiyi Türkiye sinemasında yeni dönem diyebileceğimiz 90 sonrası?

Yeni dönem şöyle açıklanabilir: sinemadaki 80 sonrası süreç bir noktada 90lı yılların başında dağılınca, derin bir kriz başladı. Sinema sanatını seven bağımsız gençler, kendi çaba ve birikimleriyle film yapmaya başladılar. Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu, Yeşim Ustaoğlu gibi isimler sinema sanatına odaklı bir şekilde ortaya çıktı. Artık onlar için akım bile diyebiliriz. 2000li yıllara geldiğinde yer yer daha politize olmuş bir kuşak da yetişiyor. Hüseyin Karabey, Kazım Öz ve Özcan Alper de bu yeni kuşağı oluşturuyor. Bu da yeni bir durum olarak algılanabilir. Tek tük geçmişte örnek olduysa da bu yönetmenler ilgi gördü, gişede yer yer başarı kazandı, festivallerde başarı kazandı.

Tekrar sorayım o zaman, bir cesaret eksikliği görüyor musunuz?

Bu dönemdeki filmler cesur filmler. Kaçak güreşmiyorlar bence. Ne söylemek istediğini, nasıl söylemek istediğini bilen insanlar. Bu hem sinemamızın bir zenginliği oluyor, hem de biçim olarak yeni bir şey ortaya koyuyor. Sanat biraz da insanla ilgili. İnsan toplum demek. Halkla buluşmada sorun yaşamıyorlar.

80li yılların sonunda tam da Türkiye’de sinema öldü derken bu kuşak ortaya çıktı. Aslında dünyada bağımsız sinema, gelişkin olan popüler sinemaya alternatif olarak çıkar. Türkiye’de işler tam tersi gitti diyebilir miyiz?

Biraz öyle oldu. Ben 20 yıldır bu sektörde hem asistan hem yönetmen olarak çalıştığım için gözlem yapma şansım da oldu. Hakim yapı, öncesinde yeni yönetmenlerin yetişmesine izin vermiyordu. Üretme kapasitesi olan birçok kişi yanlış dönemde yaşadıkları için üretemeden yok oldular. Alp Zeki Heper (en önemli filmi Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri, 1966) en önemli örneğidir. Türkiye’de şöyle bir şey oldu. O yapı çökmeseydi yeni bir kuşak yetişebilir miydi bilemiyorum. İmkânsızlıklar insanı yaratıcılığa zorluyor. Sonuçta bana göre insanın ne yapmak istediği, nasıl yapmak istediği önemli. Hikaye önemli. Kalanı hep çözülecek sorunlar.


Havar sizin ilk sinema filminiz. O kadar belgeselin üstüne şimdi uzunmetraj. Yönetmen olarak daha çok hoşunuza gitti mi?

Ben sinemaya Yavuz Özkan’ın asistanı olarak başladım. Film çekmek için bu işe başladım. 88de asistanlığa başladım 93 yılında ayrılmaya karar verdiğimde sinema derin bir krize girmişti. Ya sektörü terk edip başka bir işle ilgileneceksiniz ya da bir şey düşüneceksiniz. Film yapılmayınca ne oluyor? Yönetmenler, senaristler, oyuncular oturup hatıralarını anlatmaya başlıyor. Ben buradan çok iyi işler çıkabileceğini fark ettim. Seri olarak türk sineması üzerine belgeseller hazırladım. Kendimi geliştirmek adına iyi bir yöntem oldu, sinema sanatından kopmamış oldum ve koşullar oluşunca da filmimi yaptım. Yine binbir zorlukla tabi tahmin edersiniz. Türk sinemasının Bülent Oran’dan, Faruk Genç’ten Orhan Aksoy’a kadar öykülerini dinledim. Bunların belgesel olarak aktarılması da çok önemliydi. Belgeseller de çoğaldı şimdi. Çok fazla öyküyü aktarmış olduk. Bunlar da benim adıma çok sevindirici.

Havar’a tekrar dönersek. Filmi Batman’da hazırladınız. Havar’ın dışında o yöreden size neler kaldı?

Batman’a daha evvel gitmemiştim. Üniversite öğrencisi olan, sinemasever Mustafa adında bir arkadaşım var. “Ben seni gezdiririm, yardımcı olurum” dedi. “Tamam” dedim. Batman’a bir gittim, otelimi ayarlamış, belediye başkanından randevu almış. Beni iyice bir gezdirdi orada. Hasankeyf’e gittik. Kafamdakinden farklı bir Batman’la karşılaştım. Amatör tiyatro yapan insanlar vardı orada. Onlarla tanıştım, çabalarını gördüm. Başta filmi profesyonel oyuncularla yapmak istiyordum. Sonra orada fikrimi değiştirip amatör tiyatrocular ve köy halkıyla beraber filmi yapmaya karar verdim.

Zor olmadı mı?

Şimdi bu biraz benim yapımla ilgili olarak kolay çözüldü. Benim otoriter bir yapım olmadığı için, bağıran çağıran biri olmadığım için arkadaşlarla film yapmış olduk. Hepsi kardeşim artık. Çekim süresince yaklaşık 1 ay sorun yaşamadan, hem tanışmış olduk, hem de bir projeye gönül vermiş olduk. Bu köklü ayrışmalara son vermek için sanayi ve silah kadar sanata da yatırım yapmak gerekiyor. Belki en önemlisi bu.

Sanatçılarda böyle bir vizyon var mı? Bu köprüyü oluşturabilecek aydınlarımız var mı? Cihangir’de dolaşıp konuşmak gibi değil sanırım Batman’da bir şeyler yapmak.

Sanatçılar ve aydınlarla ilgili orada kafamda soru işaretleri oluştu. Film, İstanbul Film Festivali’nde oynadı. Bir sürü noktası vardı, onlardan çok söz etmek istemiyorum. Sonuçta film ödül almadı. Üç ay kadar sonra Sinemaskop dergisinden Tayfun aradı. “Abi ben bir jüri üyesiyle konuştum, ödülü Havar’a vermişler sonra tartışma çıkmış, geri almışlar” dedi. Ben bilmiyorum, bu işlerle de ilgilenmem. “Ben bir yazı yazacağım ama filmi izlemek istiyorum” dedi. Ben ona filmi izlettim, “Sonuçta bu benim röportajımda kayıtlı” dedi. En iyi film mi yönetmen miydi ben hatırlamıyorum şimdi. Neden böyle oldu dedim? Onu kendi köşesinde yazdı. Türkiye’yi kötü tanıtacak diye ödül verilmemiş. Başta aydınlattığım noktaya dönüyorum. Bu olaylar Avrupa’ya kadar taşınmış zaten. Bu zaten bilinen bir şey. İkincisi nasıl bir aydın tavrıdır ki? Tam da söz ettiğiniz gibi bir köprü kurma fırsatı yakalanmış. Sonuçta Batmanlı bir genç kız, kendi sorunuyla ilgili filmde rol almış, cesaret örneği göstermiş. Bu herhangi bir durum gibi nasıl davranabiliyorsun? Bu sorunlardan uzaklaşmanın nasıl bir yararı olabilir?

Sizce?

Bilmiyorum ama bize çok şey kaybettiriyor. Ben şunu hayal ettim; film belli bir noktada olmasa bu kadar festivale katılamaz, İstanbul Film Festivali’ne hiç katılamaz. Benim de zaten ödülle falan bir derdim yok, filmin gösteriliyor her yerde. Şu kıza bir jüri özel ödülü verin bari. Batmanlılar bir gurur duysun. Bizim kızımız gitti desinler. Paralar da, ödüller de sizin olsun ama insani bir şey yapın. Bir el uzatın. Bu köprüye bir katkınız olsun. Oradaki insanların ilgisini ben gördüm biliyorum. Basit bir şey yani. Burada işte aydın hangi aydın diye soruyor. Nasıl bir Türkiye burası? Geçen gazetede yine haber vardı. Genç kızlar salgın gibi ölürken, buna duyarsız kalınmasını anlamıyorum.

Ölümlere, işkencelere, intiharlara alıştık mı yoksa?

Alışkanlık değil. Batman’a gittim çekimleri yaptık, filmi gösterdik. İki üç gün orada kaldım. Bir kafe vardı, izleyicilerle orada konuşuyorduk. 20li yaşlarında genç bir kızla konuşuyoruz. Üniversiteye hazırlanıyor, bakış açısı olan, kafa yoran da bir kızdı. Konuşurken, anlatırken “Bir dönem ben intihar etmeyi düşündüm” dedi. Bu nasıl bir şey? Yaşamla ölüm arasında bu kadar ince bir çizgi oluşunu görünce şaşırıyorsunuz. Ne kadar da kolay söyleyiverdi… Bu durumun bir salgın gibi yaygınlaştığını da biliyorum. “İnsanın aşamadığı sorunları oluyor ama temel nokta sizin hayatınızda bir sanat dalıyla ilgilenmek olsun” dedim. “İçinden çıkılması çok güç acılarınız olabilir, yazı yazın, resim yapın, sinemayla ilgilenin. Benden nasıl bir yardım isterseniz yapalım. Sinema atölyesi açalım burada, resim atölyesi isteyin bir arkadaşımı yönlendireyim, organize edelim gitsin gelsin. Bir şeyler yapalım” dedim. Bir yolunu bulalım istiyorum. İç içe kardeşçe yaşamanın yollarını aramak lazım. Bu filmi yaparken ben bu ötekileştirmeyi gördüm.



Bu filmden yola çıkarak taşradan bir bilgi, bir haber almış olduk. Namus ya da töre cinayetleriyle ilgili olarak namus cinayetlerinin Güneydoğu yöresine özgü bir durum olduğu düşüncesi var mı? Özellikle Türkiye’nin batısında.

Oluyor ama ben öyle düşünmüyorum. Filmdeki duruşum şu; bu bir insan hakları ve kadın hakları filmidir. Kadına yönelik şiddet dünyanın her yerinde var. Farklı boyutlar alabiliyor ama hepsi aynı. Benim filmim oraya özgüdür diye bakmıyorum. Benim tepkim kadına karşı şiddete yönelik. Sanatın bu anlamda işlevsel olması gerekliliğine inanıyorum.

Sinema derneklerinde önemli görevler aldınız. Örgütlenmeye yönelik çabalarınızdan söz eder misiniz? Bu yapılar Türkiye sinemasına neler kattı?

Yapı olarak örgütlü çalışmaya daha yatkın biriyim. İyi mi yaptım bilmiyorum. Belki bunlarla ilgilenmeyip, filme odaklanmak gerekirdi ama ben önemsedim. Genç Sinemacıların çağrısını yapmıştım, başkanlığını üstlendim. Oyuncular, yönetmenler arasında bir tartışma başladı. Nasıl krizden çıkılacağını konuştuk. Ama dediğim gibi önemli ama hamallığını çok yapmış olduk. O çabalar olmasa belki de bu kadar iyi durumda olmayabilirdik. Yasa değişikliği sürecinde SETEM’le çok çalıştık. İlk film kategorisini festivallere soktuk. Yeni yönetmenlerin boğulmasını önledik. Hepsi de belli başarılar alıyor.

Son dönemde izleyip de çok hayran kaldığınız filmler hangileri oldu?

Üç film: Sonbahar, Gitmek ve Fırtına çok iyi filmler.

İletiTarih: 20 Şubat 2011 01:36
 Kullanıcı bilgilerini göster MSNM Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
0
McFly
Müdavim

Kayıt: 28.04.2009
İletiler: 7354



facebook twitter Özel mesaj gönder
Yönetmen Özcan Alper Röportaj
Yönetmen Özcan Alper Röportaj

Yönetmen Özcan Alper Röportaj



Başta 15. Altın Koza Film festivali En İyi Film Ödülü olmak üzere katıldığı çok sayıda festivalden ödülle dönen ve 19 Aralık'da gösterime giren Sonbahar filminin yönetmeni Özcan Alper ve Yapımcısı Serkan Acar'la görüştük. Alper ve Acar'la Sonbahar, Türkiye sineması, halkın kültür hakkı mücadelesini geliştirecek olanaklar üzerine sohbet ettik.

Siz sinemanın olmadığı bir ilçede büyüdünüz, şimdi ise sinema üzerine çalışıyorsunuz. İlk uzun metrajlı filminizle de oldukça başarılı bir işin altına imza attınız. Yönetmenliğe kadar uzanan sinema serüveninizi bize anlatabilir misiniz? Bu tercih nasıl şekillendi sizi bu uzun çalışma süreciniz boyunca motive eden şey neydi?

Özcan Alper: Sinema aslında bizim kasabada da varmış, klasik herkes söyler. Yılmaz Güney filmleri oynarmış. 80 sonrası sinemalar kapanmış. Ben Trabzon’da bir sinema vardı saçma sapan filmler gösteren oraya giderdim. Ama ilk gerçek sinema filmini Ortaköy Kültür Merkezi’nde izledim 91 yılında. Yılmaz Güney filmlerinin toplu gösterimlerini yapıyorlardı ona gittim. ‘Sürü’ filmini izlemiştim. Ciddi anlamda ilk filmimi orda izledim. Ama lise yıllarında TRT 2’de Vecdi Sayar’ın ‘İki Film Birden’, Rekin Teksoy’un ‘Sinema ve Edebiyat’ kuşağı olurdu, sonra Atila Dorsay’ın ‘Sinema Büyüsü’ diye programı vardı. Lise sonda oradaki filmleri izlediğimi hatırlıyorum. Onunla gelişen bir sinema birikimi oluşmuş aslında. Nasıl edebiyatta bir Maksim Gorki okursun ve değişmeye başlar edebiyat serüvenin, bizim de herhalde sanat sineması dediğimiz ticari olmayan sinemayla tanışmamız o programlarla oldu. Çünkü orda gerçekten de iyi filmler yayınlanıyordu. Tabii o zamanlar kafamda sinemacı olmak gibi bir şey yoktu. Taşrada büyüdüğüm için bu fikir ancak üniversite yıllarımda oluştu. İstanbul’da okuyorsun İstanbul gibi bir yerde gelişen süreç yavaş yavaş içimdeki sinema serüvenini baskın çıkarttı. Ondan sonra o dönem; ‘Görüntü’, ‘25. Kare’, ‘Yeni Sinema’ gibi sadece film tanıtan değil de sinemanın felsefesi üzerine, sinema estetiği üzerine çıkan dergiler vardı. O dönemler artık bilinçli olarak da sinema yapmak istiyordum. Edebiyatla ilgili bir şey yapmak istedim ama sonra sinemaya doğru kaymaya başladı. Sonra Mezopotamya Kültür Merkezi’nde sinema kursuna gittim. 96 yılında orda düzenlenen sinema kursları bizim sinema okulumuz gibi bir şey oldu. Küçük bir odaydı orası, penceresiz merdiven altı bir oda. Ama orda Hüseyin Kuzu ve Ahmet Soner gibi iki ismin ve dışardan onların ilişkileri ile gelip bize kurs veren isimlerin emekleri... Orda anlatılan dersler konular ciddi bir birikim ve alternatif sinema yapma duygusu yaratmış sanırım. Böyle böyle başladık. Sonra asistanlık yaparak bu sektörde çalışarak devam ettim. Akabinde bugünlere kadar geldik.

Bu sinema geçmişinizin öyküsü. Bir de filmin öyküsünü öğrenelim. ‘Sonbahar’ nasıl ortaya çıktı nasıl şekillendi?


Özcan Alper: Film 2003 yılında başladı. İlk önce Çamlıhemşin’de filmi çektiğim eve gitmiştim başka bir şey için. O evle Karadeniz coğrafyası ve kültürüne dair bir şey yapmak fikri oluştu. Oralar muazzam yerler ve çekim yaptığım ev, içinde bir çok aile yaşarken tek başına kalakalmıştı. Bir de o mekanın kendisi beni düşündürtmüştü. 19 Aralık sonrası yavaş yavaş kendi kuşağımızdan insanlar da artık cezaevlerine girmişlerdi. 10 yıl 12 yıl cezaevinde yatıp çıkmaya başlayan insanlar görmeye onlarla konuşmaya başladım. Bir şeylerin olduğunu hissettim. Açıkçası hem kendi dönemimize hem de o insanlara dair bir şeylerin mutlaka beyaz perdeye yansıması gerektiğini düşünmeye başladım. Bir de Hopa biliyorsunuz eski Sovyetler üyesi Gürcistan’ın sınırında bir yer. O dönemde reel sosyalizmin yıkılması sosyalizm tartışmalarının başlaması bizim ona kıyısından katılmamız derken süreç başka bir şeye dönüştü. Türkiye solundaki o tartışmalar farklı yönelimler. Yıkılan Sovyetler Birliği’ne rağmen halen bu düşünceler uğruna cezaevine girebilen bedel ödeyebilen insanlar olması başlı başına zaten bir hikaye. Bütün bunları anlatmak isteyince bu hikaye oluştu. Sonra yavaş yavaş senaryoyu yazmaya başladık. Senaryoyu Serkan’la tartıştık. Sık sık Hüseyin Kuzu’ya gönderdik, cezaevinde kalan, edebiyat kitapları olan Mehmet Taşdemir adında bir arkadaşım var ona gönderdik. O dönem açlık grevlerine katılan bir arkadaşım vardı onlara gönderdik. Senaryoyu değiştire değiştire bir taraftan da o dönem yine Karadeniz’de fuhuş yapan kadınlarla röportaj yaparak hikayenin daha gerçekçi anlatımına yönelik bir süreç oluştu. Daha sonra da Serkan’la “tamam” dedik hazır senaryo kafamızda. Çekmeye karar verdik. Başladık.

Yapım aşaması ile ilgili de konuşmak istiyoruz. Sonuçta tekelleşmenin yoğun yaşandığı bir endüstride iş yaptınız. Farklı bir içerikle yaptınız. Yapım aşaması, dağıtım aşaması nasıl yaşandı?
Serkan Acar: Yapım aşamasında ilk filmi yapmanın özellikle uzun metrajlı bir film yapmanın zorlukları var. Bir film yapıyorsunuz sonuçta sinemalara girdikten sonra artık metaya, ticari değeri olan bir şeye dönüşüyor. Onun içinde ticaretin kendi kuralları içinde dağıtımcıların belirlemiş olduğu kurallara uymanız gerekiyor. Yapım aşamasına tekrar dönersek filmi gerçekleştirmek için Kültür Bankalığı’ndan destek aldık. Bakanlık 2005’ten beri böyle bir şey oluşturdu. Sinema Telif Hakları Genel Müdürlüğü kurulundan senaryo geçti. Filmi yapabilmemiz için elimizde bir miktar para oldu. Proje başladı sonrada kendi kaynaklarımızı kullandık. Belli bir noktaya kadar getirdik. Normalde başka bir yapım firmasıyla yapsaydık şu an yaptığımızdan çok daha yüksek maliyeti olurdu. Çünkü o bölgede çekmiş olmamızın bize avantajları oldu. Ben de Artvinliyim, Özcan da. Belediyeler olsun oradaki sivil toplum örgütleri olsun oldukça destek oldular, filme sahip çıktılar. Bunlar mesela bizim işimizi kolaylaştıran şeylerdi. Fakat film bittikten sonra festivallerde ödüller alarak vizyon öncesi kendi havasını yaratmış oldu. Dağıtım şirketleri tarafından da daha kolay kabul edildi. Çünkü bizim film ticari sinemanın yükselişte olduğu bir dönemde ortaya çıktı. Bu dönemde böyle bir filmin vizyona çıkması bile önemli. Şu anda 36 sinemada gösteriyoruz filmi.

Özcan Alper: Şunu da belirtmek gerekiyor o kadar çok salonda yer almamız yine insanların verdiği destekle oldu. Filme yönelik sinema salonlarındaki talepler de filmin dağıtımında kolaylık sağladı. Bizi tanıyan insanların yoğun çabası oldu. Bursa’da Kadıköye’de filme böyle verildi salonlar. İsteyince o tekeli kırmanın yolları bulunabiliyor.

Serkan Acar: Ödüllerin mesela şöyle bir katkısı oldu. Bizim o tarihte gösterim almamızda çok zordu. Aralık-Ocak sinemacılar açısından en yoğun olan tarih. Ticari filmlerin vizyona girme oranının ve insanların sinemaya gitme oranının arttığı bir tarih. Kasım 15 ile Şubat 15 arası. Ve biz bunun tam da göbeğinde yer aldık. 19 Aralık tarihini bilerek tercih ettik. Filmi bitirdikten sonra ve gösterim tarihini konuşurken “biz bu filmi 19 Aralık’ta gösterime sokacağız” dedik. Bunun tarihsel de bir anlamı var sonuçta. Bu konuda da ısrar ettik ve dağıtım şirketi de bunu kabul etti. Çok zor olacağını söylediler. Ama biz dedik ki “zor olsa da bunu bu şekilde yapmak istiyoruz”. Nitekim bu tarihi aldık ve tam da bütün o popüler filmlerin ‘Arog’, ‘Muro’, ‘Issız Adam’ gibi filmlerin ortasında girdik.

Fakat biz kendimiz farklı bir dağıtım ve insanların sinemaya gitmesi için başka bir yöntem kullandık. Bire bir her şehirdeki sivil toplum örgütleriyle, sendikalarla, oradaki ilerici siyasi partilerle çeşitli temaslar kurarak, insanlara filmi anlatarak, filmi duyurarak hazırlamış olduğumuz afişleri broşürleri oralara göndererek ulaştık. Oradaki arkadaşlar da çok emek harcadı. Üniversiteli arkadaşlar afişler astılar. Şu anda toplu gösterimler yapıyoruz. Mesela bir şehirde 300-400 insan bilet alıyor bizi davet ediyor film üzerine sohbet ediyoruz.

Neler konuşuyorsunuz bu söyleşilerde?

Özcan Alper Mesela akşam İzmir’deydim. Sohbetlerde hem politik gündeme dair meseleleri konuşuluyor, hem de bulunduğun yere göre değişiyor. Karadeniz’deysen dil konusundan çıkıyor Kürt meselesine geliyor. Başka bir yerde bir konudan çıkıyor başka bir konuya geliyor. İzmir’de Türkiye solu, Sovyetlerin yıkılması ve tartışmaları, oraya kadar gitti. Zaten düşündüğümüz de buydu. Filmi biraz klasik biçimde gösterime sokup bırakabilirdik. Bu halden çıkarmamız çok anlamlı oldu. Görmüş de olduk çünkü daha önce pek yapılmıyordu. Belgeseller için yapılıyordu ama sinema filmleri için yapılmıyordu. Aynı zamanda bir filmi bu sinema durumunun dışına çıkarabileceğimizi de gördük o bizim için not etmeyi düşündüğümüz ciddi bir deneyim oldu. Mesela insanlar arıyorlar Sırrı Süreyya (Önder) aradı onunla konuştuk paylaştık.

Bu dağıtım biçimi, sinemanın dağıtım ve yapım tekellerinden bağımsız bir biçimde ayakta durabilmesi açısından ne derece önemli?

Özcan Alper: Biz kendi bağımsız gösterim ağın yoksa bağımsız sinemanın olamayacağını düşünüyoruz. Çok da olabilecek bir şey değil. Sen ne zaman Türkiye’nin her yerinde kendi bağımsız sinema ağını kurabilirsin, istediğini yapıp istediğin filmi gösterime sokabilirsin o zaman bağımsız sinema olabilir. Bu yüzden de direk bağımsız sinema yapıyoruz demiyoruz. Çünkü bağımsız sinemanın siyasal bir geçmişi de var. Fakat tabi şimdi en azından onun nüvelerini görmeye başladık. Diyelim ki film farklı ve sert bir konusu olduğu için sinemalarda gösterime giremeyen bir film de olsaydı gördüm ki biz aslında bu örgütlenme ve gösterim biçimini yayabilirsek yine de gösterebilirmişiz. O koşullarda belki ortam başka olurdu yöntem değiştirirdik. Ama bunun örneğini görebilmek önemli. Dün akşam İzmir’deki söyleşi de sendika temsilcileri vardı ben onlara “sendikaların salonları inanılmaz atıl kalıyor. Niye böyle yapıyorsunuz? Bunun yerine o salonlarda küçük bir sinema makinesi alınsa, Sine-Sen’le ya da bizim gibi sinema gruplarıyla ilişki kursanız” diye bir öneride bulundum. Biz onlara ille de popüler ya da o an gösterimde olan filmler değil başka başka filmler seçsek. Hafta sonu işçiler, aileleri popüler filmlere gideceklerine bu filmleri izleseler. İşçiler için aileleriyle sosyal bir etkinlik olanağı olsa. Yavaş yavaş onların aklına da bu fikirleri düşürüyoruz. Onlar da katılıyor.

Yani bu söylediklerinizden sinemayı eyleme de geçirmenin mümkün olduğu sonucunu çıkarabilir miyiz?

Özcan Alper: Aynen öyle. Türkiye’de toplumsal olarak nerde durduğumuzu da bilerek bir filmle başka şeylere de yarar sağlayabileceğimizi gördük. Artvin ve Rize’de hayatında hiç sinemaya gitmemiş insanları sinemaya taşıdık. 70 yaşında teyzeler geldi. Orda bizim filmi izleyen insanların birçoğu aslında hiç sinemaya gitmemiş mahalleli kadınlar yaşlı yaşlı teyzeler. Belediyelerle konuştuk ücretsiz servis sağladık. Mesela 60-70 yaşında teyze hem gelip orda başka bir şey görüyor, küçük de olsa onun sosyal dünyasında bir şeyler değiştiriyorsun.

Serkan Acar: Aslında bir de şöyle bir şey var Türkiye’de demokratik kitle örgütleri siyasi partiler solda yer alan yapıların her şehirde kurdukları ortak platformlar var, işbirliği yaptıkları koordinasyon kurulları var. Biz bunları harekete geçirmeye çalıştık. Bir tarafıyla bizim yaptığımız tek başına bir film değil, biz sinema yaptık ve onun yansımalarını olumlu olarak aldık izleyicilerden. Bu şunu gösteriyor sonuçta bir sanat eseri de olsa insanlarla ilişki kurmak iletişim kurmak için bir araç gidecek; yani çok ciddi bir izleyici kitlesine ulaşacak. Burada neyi gösteriyoruz, cezaevine giren insanın da aslında niye girdiği, onların da insan olduğu, aşık olduğu, olabileceği, anneleri olduğu, bir köyü olduğu, hayata dair duyarlılıkları olduğu... Bu insanlara ulaşmak için sendikaların, kitle örgütlerinin bu işe destek vermesi gerekiyor.

Öncelikle bu filmin kendisi, daha sonra ise dağıtım ve gösterim biçimindeki alternatif duruş sizce Türkiye sinemasında alternatif kanalların hayata geçebileceği bir akım ortaya çıkabilir mi, film bunun için bir dönüm noktası olabilir mi?

Ortak paydalar bulduğumuzda sinemada ya da başka araçlarla ciddi bir kamusal alan yaratmaya hizmet etmiş olacağız Özcan Alper: Film başlı başına bunu yaratmaz ama biz gösterime girmeden önce farklı yerlerde sinemayla uğraşan arkadaşlarla da filmin bu yönünü tartışan konuşmalar yaptık. En azından şimdi gösterim süreçlerinde onu idrak etmeye başladım. Gerçekten ciddi anlamda ayrı ayrı kanallardaki enerjileri de birleştirirsek ortak bir payda da buluşabiliriz. Sonuçta kendi içimizde farklı farklı düşünme biçimlerimiz olabilir ideolojik olarak da küçük ayrımlar olabilir, ama genel olarak büyük medya ve egemen kültür anlayışına karşı gerektiğinde ortak paydalar bulduğumuzda sinemada ya da başka araçlarla ciddi bir kamusal alan yaratmaya hizmet etmiş olacağız. Yeni bir şey yaratabiliriz diye gördüm. Biz bu deneyimi değerlendirmek istiyoruz. Kimliğine ya da kişiliğine inandığımız biri; derdi meselesi olan bir film çekerse biz gidip onunla bu deneyimi de paylaşmak isteriz. O yüzden bu belki bir kırılma da yaratabilir. Bu kırılmayı dört-beş günlük gösterimlerle gördük. Nedense insanların kafasında şöyle bir şey var, “festivallerde ödül alan ya da entelektüellerin, eleştirmenlerin beğendiği filmleri geniş halk kitleleri izleyemez bu filmleri işte en fazla 5 bin kişi izler O da işte sen ben bizim oğlan.” Biz de diyorduk ki; “Hayır iyi olan, meselesi olan, estetik olarak da iyi bir filmle insanlara ulaştığın zaman izlerler. Programlar için de söyleniyor “halk bunu istiyor” bu fikir “halk kötü olanı istiyor ben de zaten sanat yapıyorum onlar beni anlayamaz” gibi kibirli bir tavır da doğuruyor. Türkiye sinemasında. Kimse bunu çok açık açık ifade etmese de böyle bir kibir var açıkçası. Biz bunu da kırmak istedik nasıl yapacağımızı bilmiyorduk ama hedeflerimizden birisi buydu. Film gösterime çıkmadan insanlara büyük reklamlar yapmadan ama bir çok dünya festivaline giderek de bu iş olabileceğini gösterelim istiyorduk. Biz bu ülkede bu filmi insanlara ulaştırabiliriz ve insanlarda anlar. Tabi ki sanatla ilgilenen birisi filmin katmanlarında başka göstergeler farklı şeyler okuyabiliyor. Ama zaten film gösterime girmeden en fazla 20 bin 30 bin izleyici olur deniliyordu. Dağıtım şirketi “hayallere kapılmayın, 10 bin de yapabilir, 5 bin de” diyordu. Ama biz bu filmin çalışmasını yapacağız ve en azından belli bir sayının üzerine çıkartabiliriz. İnsanlara ulaştırabiliriz diye düşündük. Ve şimdi onun olabileceğini gördük. Bu onlarda da bir kırılma yarattı açıkçası.

Serkan Acar: Sizin bu bir akım olabilir mi sorusuna gelince tekil bir filmle ya da birkaç filmle bir akımın olduğunu söylemek için henüz erken. 60’larda 50’lerde ortaya çıkan Gerçekçi Alman Sineması, Brezilya Özgür Sineması akımları düşünüldüğünde Türkiye sineması’nda yeni bir akım akımdan bahsetmek için erken. Bunun ortaya çıkabilmesinin önce bir teorik zemini olması lazım. Bunun üstüne ciddi tartışma yapılması lazım yönetmenler, eleştirmenler tarafından. Ama en azından birkaç yıldır yeni yönetmenlerin çıkması, yeni filmler yapması ve bu yeni filmlerde belli birtakım dertleri olan insanların, toplumla bağları daha güçlü, oradan gelen insanların olması umut verici bir durum. İkincisi de bu ülkede belki sansür hafiflemiş görünüyor ama bir otosansür söz konusu. Mesela sinemacıların, dağıtımcıların kendilerine yaptıkları bir otosansür söz konusu. Devletin kırmızı çizgilerini aşan bir film yaparsanız ne olacağını henüz bilmiyoruz. Açıkçası bilmemize de gerek yok, ne olacağı az çok kestirilebilir. Alternatif dağıtım kanalları bulmamız lazım bu nedenle. En azından Türkiye’de 10-15 tane bu filmin gösterilebileceği salonlar olabilse biz kendi yaptığımız filmleri de dağıtabiliriz. Bu çalışmadan da gördük ki filmlere seyirci bulabiliriz. Yani sadece filmi salona verip geri çekilmekten değil, filmle beraber hareket etmekten ve filmin motivasyonunu seyircilere taşımaktan bahsediyorum. Ortaya bir enerji çıkıyor buradan. Siz başka filmler yaptığınızda insanların da bunu beklediğini göreceksiniz. Bu tip filmlere ilgilerinin olduğunu da göreceksiniz.

Türkiye sinemasında politik film çekiliyor. Yönetmenleri okuyunca çok politik soldan düşünen insanlar olduğunu görüyorsun ama mesela bu dağıtım tekelinin dışında mevcut egemen sinema sisteminin dışına kendisini atmadığı sürece bir şekilde o makinenin içinde yarattığı imajın içinde öğütülüp gidiyor. Filimin dağıtım biçimi; ulaştığı kitleyi de verdiği mesajı da etkileyen bir şey. Bu dağıtım kısmı önemli ve bunun aşılabilmesi bir sinema yapma biçimin önünü açacak bir şey.

Özcan Alper Kesinlikle karşılıklı bir ilişki. ‘Sonbahar’ı ne kadar başka niyetlerle yapsan da sinema salonuna gidince endüstri malı oluyor.

Serkan Acar: Buna karşı değiliz, bunu söylemiyoruz. Ama önemli olan şu; bu bahsettiğin süreci besleyebilmesi için sinema yapan insanlar dışında izleyicilerin de bizlere destek olması gerekiyor. İkincisi yerel yönetimlerin ciddi anlamda destek olması gerekiyor. Çünkü kitle örgütleri ve yerel yönetimler bu ikisinin desteğiyle bu dağıtım sürecini örgütleyebilir ve oradan geri dönüşlerle de yeni filmlerin üretimine katkı sağlayabiliriz.

Politik sinema siyaset yapan değil de siyasal olandır
Özcan Alper Sadece doğrudan film yapılmasına değil de gösterim süreçlerinde de insanların algılarında farklı farklı değişimler oluyor. Örneğin dün akşam öyle bir şey oldu. Gösterime gelen insanlar “politik sinema nedir” onu tartışmaya başlıyorlar. Dün akşam 15-20 dakika “Yılmaz Güney sineması neydi”, “niye daha sonra benzer filmler yapılmadı”, bunu anlatmaya açmaya çalıştım. İlk başta çok farklı bakarlarken bir 10-15 dakikalık sohbetin ardından fikirleri değişmeye başlayabiliyor. “Politik sinema siyaset yapan değil de siyasal olandır” diyorsun nasıl olduğunu anlatıyorsun. Ne olduğunu anlatıyorsun. Sizin sorduğunuz konuya gelince yönemten kendini solda ifade edip, filmi dağıtım ağına verdiğinde kendi kulesinde oturduğu sürece, kendini mahalleye, başka yerlere taşımadığı sürece toplumsal güçlerle omuz omuza destek vermeden, orda kendini hissetmeden üretim yapıldığında bir süre sonra iş konformize dönüyor açık konuşmak gerekirse. O yüzden artık o kişinin politik olarak ne söylediği beni bağlamıyor.

Serkan Acar Zaten bir süre sonra bir şey söyleyemiyor. Çünkü yaşadığı çevrenin dışına çıkamıyor sokağa inemiyor, insanlarla temas edemiyor. Toplumun içinde olup sorunları görmeniz sizin üretim sürecinize katkıda bulunan bir şey.

Özcan Alper: Ben bu filmi yapmadan yıllar önce alternatif sinema meselesinde düşünüyordum, “ne yapsak, ne etsek” diye ama o zaman örneğin ne sendikalar seni tanıyor ne sen onları arada bir ilişki kurmak zor. Dün akşam açılışta gördüm bir çok sendika temsilcisi vardı onlara mesela üç dört şey söyledim. Dediğim popüler filmler izliyor işçiler haftasonu, oysa sendikanın 500 kişilik salonu var sahip olunan ciddi olanaklar var bir tane sinema makinesi aldırın biz gelelim filmler seçilsin “adam gibi” filmler işçi sınıfını anlatan ya da bugün ki dünyayı anlatan. Hafta sonları işçiler, aileleri kendi sendika salonlarında ücretsiz olarak film izleyebilsin. İnsanlar çalışma hayatının içine hapis olacaklarına gelip film izlesinler. Üstelik bu konuda gelişen teknolojiyi kendi lehimize de çevirebiliriz. Üç dört yıl sonra sinemalarda da dijital video yaygınlaşacak. Bir tane betacam alsan; al çantanı istediğin yere taşı. Orada tek ihtiyacın üç dört tane kolon onu da koy çantaya. Beyaz bir perde ger istediğin yeri sinema salonuna çevirebilirsin.

Bu konunun üstünde özellikle durduk çünkü halkın emekçilerin kendi alternatif dayanışma ağlarını örmesi gerekiyor. Bunu sadece su hakkı gibi çalışma hakkı gibi konularda değil, kendi kültür hakkı mücadelesi için yapması gerekiyor. Kendi kültürünü yaratabilmek için ihtiyaç var bunlara. Ülke yakın tarihine baktığımızda 90’larla beraber siyasal olarak yeni bir biriktirme sürecinin yaşanması ve bu kuşağın kendi içinden çıkan çocuklarının kendilerini anlatımını ve tasvirini de beraberinde getirmesi bunu sinemaya taşıması söz konusu. Sonuçta toplumsal olarak yeni bir biriktirme, yeni ihtiyaçlar, yeni çelişkiler ve onunla beraber bu çelişkilerin çözümü için yeni yöntemler, yeni dayanışma ağları olacak. Dağıtımda farklı mecraları seçmiş olmanız ve bunu tabandan değiştiriyor olmanız önemli bunun için. Sadece Türkiye sineması için değil kültür hakkı mücadelesini örgütlenmek için de anlamlı bir şey.
Ekonomi politiğinden filmin içeriğine dönecek olursak her ne kadar hapishane filmi gibi lanse edilse de filmin içeriği farklı biraz bunu anlatır mısınız?

Özcan Alper: Az önce konuştuğumuz meselelerin Türkiye’de konuşuluyor olması daha anlamlı geliyor. İnsanların kafalarında bu yönde değişiklik sağlanması çok önemli. Filimin teması aşk ve ölüm. Her filmin bir evrensel teması oluyor F tiplerini yaşamış ve oradan çıkmış bir karakterin Karadeniz’de geçirdiği son üç ayını anlatıyor. F Tiplerini anlatmak başlı başına başka bir şeydi. Bu filmde ben daha çok o süreci yaşayan ve oradan çıkan bir karakteri anlattım. Çünkü Karadeniz’i anlatmak, Sovyetler Birliği ile ilgili de bir karşıtlık kurma derdim vardı. O yüzden hikayenin bu tarafını seçtim. Karakterin doğa içerisinde geçirdiği günleri anlatırken seyirciye zaman zaman onun nerden geldiğini anımsatmak için Brechtyen bir yöntemle 19 Aralık’tan gerçek görüntüler kullandım. Sürece dair flash backlerle ana karakter Yusuf’un hapishane geçmişini anlatmaya çalıştık. Bunda da gerçek arşiv görüntülerini kullandık.

Neden hapishane sürecini çekmemiş diye eleştiriler var.

Özcan Alper: O bambaşka bir film olurdu. Ne olurdu onu söyleyeyim senaryo sürecinde bunu konuştuk, Cemil’le, cezaevinde yatan arkadaşımla da konuştuk uzun uzun. Önce F tipinde başlayıp sonra şimdiki hikayeye geçmek filmi bölecekti. Bu sefer de “ilk filmde her şeyi anlatmaya çalışmış ama anlatamamış” olacaktık.

Bir de biçimsel ve içerik olarak da farklı bir stil olması gerekiyordu. Mesela ‘Açlık’ filmi var Mart’ta onu getirmeyi düşünüyoruz Biz de dedik ki keşke imkanımız olsaydı önce ‘Açlık’ı gösterseydik sonra ‘Sonbahar’ı. Yurtdışına gittiğimiz çoğu festivalde de önce ‘Açlık’ı sonra ‘Sonbahar’ı gösteriyorlar. Kars’ta da öyle olmuştu. O filmin bittiği yerde bizim filmin başladığını, o filmin Türkiye’de mutlaka gösterilmesi gerektiğini düşünüyorum. Martta kendi imkanlarımızla Türkiye’de gösterime sokmayı düşünüyoruz. İnsanlara ulaştırmak tartıştırmak istiyoruz. O film tamamen F tipi olgusunu anlatıyor ve sanatsal olarak çok başarılı. Cannes’da İlk Film Ödülü aldı ve aynı zamanda F Tipi sorunun nasıl bir şey olduğunu da anlatan bir film. Filmi izlediğinizde ne demek istediğimi anlayacaksınız. Çünkü hapishane durumunu anlatan bambaşka bir biçim, başka bir iş. Orada inanılmaz sert bir şey var. Ben ise bu haliyle daha yavaş, daha iç dünyaya dönük nerdeyse konuşmayan, doğayı iç dünyasını anlatmak için kullanan bir biçim ve içerik tercih ettim. Doğanın kendisi de karakterin iç dünyasını yansıtıyor. Herkes filmde bu görüntüler için güzel diyor ama ben o güzelliği asıl olarak dışavurumcu bir şekilde karakterin iç dünyasını yansıtmak için kullanmaya çalıştım. Ama bu filmi gören biri gitsin F tiplerini anlatsın, “F Tipi sorunun diğer tarafını anlatan var ama bu tarafını anlatan yok” diyerek; zaten böyle yürüyecek bizim bahsettiğimiz sinema. O yüzden de “biz film yapmak istemiyoruz sinema yapmak istiyoruz” diyoruz. Dikine giden değil tabana yayılan ve daha çoğulcu. Bunun için varsa mesela böyle genç bir sinemacı düşlesin.

Dün 90’larda üniversitede okuyan bir izleyici ile konuştuk. Onun söylediği şey önemli: “Bizim kuşağın filmi ne zaman çekilecek diyordum ‘Sonbahar’ı ve ‘Bahoz’u izledim 90’ların öyküsünü anlatıyor” diyor. Şu an Türkiye solu hem yenilendi hem hareketlendi hem de yenilgi psikolojisini atıp...

Özcan Alper Evet yeni şeyler yapabiliriz demeye başladı.

Evet ve bunların hepsi bu eğilimi besleyen hem ilk öncüleri hem önünü açan bir durum yarattı. Birbirini besleyen ve geliştiren bir siyasi sinema için de bir nevi çağrı niteliği taşıyor aslında...

Özcan Alper Tabi mesela bir genç de gitsin DESA da direnen Emine Aslan’ı çeksin onun belgeselini çeksin. Biraz insanların aklına yaşadığımız toplumsal süreçleri görüntü diliyle anlatmak gelsin. Eskiden buna gerçekten çok uzaktık, olanaklar sinema sanatının ihtiyaçlarının pahalı olması. Ama olanaklar arttıkça bu fikirler de aşağı doğru yayılıyor.

Omuz omuza mı gidiyor muhalefet ve sanat?

Özcan Alper Bunlar birbirini çok destekleyen şeyler. Tarihsel olarak da baktığın zaman sanat, kültürün bir kolu olarak ilerliyor. Çünkü kültür daha üst bir şeydir; politika vardır onun altında felsefe vardır, toplum ne kadar politik olup ne kadar düşünsel felsefi olarak gelişirse sanat da o kadar çok besleniyor ve gelişiyor. Rönesansı düşünün, toplumsal hayattaki, bilimdeki gelişmeyle beraber gelişiyor. Sanata yansıyor, sanattaki gelişme topluma yansıyor. Ya da Rusya’da Narodnik hareket döneminde bir edebiyat dergisi 20 bin satıyor, edebiyat aynı dönemde ayağa kalkıyor. Bunlar birbirini çok destekleyen şeyler. Sinema söz konusu olunca daha büyük bir kitle sanatı olduğu için toplumsal hareketle bağı da çok daha fazla. Başında dalga örneklerini vermeye çalıştım. Mesela İtalyan Yeni Gerçekçiliği, İngiliz Özgür Sineması tüm bunlara baktığın zaman kendiliğinden 5 sinemacı bir araya gelip “biz bir sinema yaptık” diye çıkmıyor. Bize yabancılar özellikle çok soruyor bunu “Yeni Türkiye Sineması”, “Yeni Dalga” kavramı yapıştırıyorlar festivallerde. Biz böyle bir şey olamaz diyoruz. Burada 10 yönetmen varsa henüz bunların üçünü dahi birarada göremeyiz, birbirleri ile dahi ilişkileri yok.

Özcan Alper Hiç şunu görüyor musunuz toplumda bu denli sorun yaşanıyor bir sinemacı çıkıp entelektüel olarak tavrını ortaya koyuyor mu? Bu yokken nasıl dalga olabiliriz. Örneğin İtalyan Yeni Gerçekçiliği; 2. Dünya savaşı, Avrupa’daki yıkılma, ardından oradaki sosyalistlerin, entelektüellerin yeniden ayağa kalkma çabası ile oluşan şeyler. Mesela 68 hareketi en büyük temsilcisi kim? Godard.

Serkan Acar: Bu Türkiye için de geçerli 70’li yıllardaki Türkiye Sinemasını, Yılmaz Güney sinemasını yaratan ya da şu an da film üretmeyen ama o dönem iyi işler yapmış insanların durumunu açıklayan ne? Var olan toplumsal dalga, işçi sınıfı mücadelesinin güçlü olması ve sınıfsal çelişkilerin çok yoğun olmasından dolayı böyle bir çizgi oluştu. Günümüzde böyle bir şeyi söylemek için erken olur.

Özcan Alper Yeni Türkiye sineması hem toplumsal muhalefetle böyle bir bağ kurmadı henüz hem de teorik kısmı ile ilgili bir çoraklık var. Biz Yeni Film dergisinin çıkartılmasına katkıda bulunuyoruz, Yeni Sinema dergisini destekliyoruz 1000 satıyor. Düşünsenize. Yeni bir durumun olması için o dergilerin neredeyse mahallelere kadar girmesi gerekiyor. Yoksa sinema sanatı, sinema-kültür ilişkisi üzerine çıkan bir dergi 1000 satıyorsa olmaz. Ne zaman o dergi on bin satar ben derim evet bu ülkede artık alternatif sinema da olabilir bağımsız sinema da olabilir. Biraz hayalperest olalım ama kendimizi de şişirmeyelim. Sağlam adım atıp bunun nasıl olacağını insanlara da hissettirerek bir şey yaratmak gerekiyor. Ben bunun gelişebileceğine, alternatif şeylerin çıkabileceğine dair çok ciddi umut taşıyorum içimde. Bunu düşünüyorum açıkçası. 90’lı yıllarda üniversitede olan işte Kazım (Öz), Hüseyin (Karabey), biz... Bakıyorum o yıllarda o kursa gelen insanlar bir şeyler yapmaya başladı. On yıllık bir süreçte emekle beraber ortaya çıkıyor. Böyle işler ciddi emek istiyor. Nasıl politikada yıllarca uğraştıktan sonra meyvesini alıyorsan burada da öyle.

Geldiğimiz toplumsal ve siyasal taban uzak olmadığımız bir şey ve biz zaten yola çıkarken de sinema yapmayı bunlarla bağlantılı gördük.
Serkan Acar: Birde 80 sonrası Türkiye sineması bir krizdeydi. Krizden çıkarken 90’lar itibariyle yeni yönetmenler çıktı dendi. Ama bunların hepsinin toplumsal muhalefetle ve onun ana damarıyla ilişkileri çok zayıftı. Hatta onlardan kaçıyorlardı, daha çok bireysel filmler yapmaya yöneldiler. Bu da sonuçta bahsettiğimiz hem sinemanın felsefi ve teorik tarafının gelişmesine ve halkla bir bağ kurulmasına engel oldu hem de toplumsal meselelerin filmlerde yer almasına engel oldu. Bu bir tür kriz dönemiydi. Fakat şimdi sonuçta bizim geldiğimiz toplumsal ve siyasal taban uzak olmadığımız bir şey ve biz zaten yola çıkarken de sinema yapmayı bunlarla bağlantılı gördük. Bu bağlantıları kurarak sinema yapmak bizim için önemliydi. Motivasyonumuzu oradan alıyoruz açıkçası.

Film Karadeniz insanını farklı veriyor.Karadenizliler TV’de filmlerde hep komiktir onların komiklikleri anlatılır. Benzer biçimde Karadenize fuhuş için gelen kadınlara dışardan etiketleme söz konusudur. Gerçek öyküsü ile yer bulamaz arkasında ne bıraktığı ne yaşadığı yoktur. Solcu karaterler içinde geçerlidir onlar hep yenik yada halka güvenmeyen insanlardır. Sonbahar’da temsiliyet farklı ve gerçekçi.

Özcan Alper: Bence mesela filimin en politik taraflarından birisi bu. İlk kez Karadeniz’i başka türlü görüyoruz başka türlü algılıyoruz. Karadeniz üç beş çapulcudan ibaret değil, solcular var, sosyalistler var orada bir gelenek var. Ama gittikçe yenildiğimizi yalnız kaldığımızı hissediyoruz. Bu film Karadeniz’de solcular için “her şeye rağmen varız” anlamına geliyor. İkincisi Türkiye’de çok kimlikli yapı Kürt sorunu düşünüldüğünde ciddi sorun oluyor. Ama sen çıkıp Karadeniz’de sistemin oraya karşı kullandığı bir cepheden, “hayır burada da kendine özgü kimlikler kişilikler karakterler var” diyorsun. Bu insanları kendi dilleri, kendi renkleriyle, ağıtlarıyla yerel müzikleriyle doğasıyla anlatıyorsun. Yıllarca egemen ideolojinin prototipleştirdiği Fadime’li-Temel’li Karadeniz fıkralarının dışında ortaya gerçek karakterler çıkarttığın zaman çok ciddi bir şey oluyor. Filmin en politik yanı bu bence. Filmi politik kılan, siyaset yapmayan ama siyasal olmasını sağlayan ögelerden biri de bu. Mesela Ankara’daki söyleşi de biri kalkıp diyor ki Lazca niye kullanmıyorsunuz? 8 yıl önce “niye Hemşince çektin” diye sorulurdu. İnsanlar bu gerçeği sanatla gördükleri zaman bunun kendilerinin parçası olduğunu kabullenmeleri söz konusu. Ya da başka birisi diyor ki “Hemşince Gürcüce tamam ama”, “ama”nın ardından ben de “neden Kürtçe olunca tamam değil” diye soruyorum. Artık halklar arasında köprü kurulmasında umutsuzluk ortaya çıkmışken birleri de sistemin belirledikleri dışında başka kültürel unsurlar gösteriyor.

Sizin başardık dediğiniz nokta nerde oldu, nerde başardık dediniz?

Özcan Alper: Biz kağıt üstünde bir şey yaptık ve onunla yola çıktık. Filmin kurgusu boyunca arkadaşımızla oturup kendi içimizde tartışarak, eleştiriler yaparak neresi oldu neresi olmadı diye tartıştık. Kendi içinde başarılılık meselesi eksiklikleri var tabi ama biz kendi aramızda kurgu bittiği zaman oturduk ve anlatmak istediğimizi de düşünerek “olmuş mu” dediğimiz zaman “evet olmayan şeylere rağmen yapmak istediğimiz buydu ve bundan sonrası filmin kendi serüveni” dedik. Vicdanımız rahatladı. Ama ondan sonra gittiği ilk festivalde ödül aldı başka başka festivallerde ödül aldı. Kendini içinde hissetmen onun arkasında durman çok önemli. Ne anlatmak istiyorum? Durduğum yer doğru mu? Sonuçta filmde öyle ince çizgilerde var politik olarak mesela ben film boyunca sürekli en çok üzerinde durduğum karakterin yenilmiş gibi anlaşılmamasıydı. Öyle bir kaygım vardı. Yenilmiş gibi göstermek ne kadar içsel bir hikaye anlatmış da olsak en büyük korkumdu. Sakın gene solcular yenildiler küstüler mi gibi yansımasın kaygılarım vardı. Böyle bir kaygı oldukça bir şekilde filme de geçiyor. Yurtdışında festivallerde en çok sosyalizm tartışıldı. Bana en sık sorulan sorulardan birisi oradaki basın toplantılarında özellikle eski Sovyet ülkelerinde “Yusuf yaşasaydı sosyalist olur muydu?”. Ya da siz “sosyalist misiniz?”, “Evet sosyalistim” diyorsun bazı yerlerde çok enteresan tepkiler geliyor. O zaman “peki neden sosyalist olduğumu merak etmiyor musunuz?” diye soruyorum. “Tabi ki sosyalizm, sizin alternatifiniz kapitalizm mi diyorum” kala kalıyorlar. Bangok’ta iyi bir seyirci kitlesi vardı hiç aklıma gelmeyen sorular ve bağlantılar kuruyorlar “evet sosyalistim” dedim bir baktım salonda alkış koptu. En son Estonya’da çok iyi bir şey oldu üniversite öğrencileri ile oturduk sadece sosyalizm, reel sosyalizm tartıştık. Basit basit sorular sorarak ilerledim. “Sosyal devlet olgusu nedir biliyor musunuz?” diye sordum. Bir tanesi “İsviçre gibi ülkelere mi deniyor?” dedi. Sonra sosyal devlet olgusunun batıda nasıl çıktığını 90’ardan önce refah düzeyinin aynı zamanda Sovyet sisteminin artıları olduğunu yavaş yavaş anlattık. “15 yıl önce konut sorunu duydunuz mu ailelerinizden”, “hayır”. “Sizi okutmak gibi bir dertleri var mıydı”, “hayır”, ya da “sağlık sorunu var mıydı”, “yok”. Bütün bunlara sahipken bu sistem nasıl kötü. Hepsi hem okuyup hem çalışmak zorunda ağır bir gelecek kaygısı. “Karşılaştırın” diyorum. Bizim için o tarafı da iyi oldu gidip oralarda doğrudan Sovyetler ve reel sosyalizm hakkında konuştuk. Saray Bosna’da çok ilgi gösterdiler, Gürcistan’da gösterime girecek. Film bizim için sadece Türkiye’ye dair değil bu coğrafyaya dair. Bütün Kafkasya meselesi bir taraftan ona dair de bir şey kırıyorsun. Tiflis Festivali’nde Bush’un adını vermişler sokağa. Devletlerin politikaları değişebilir ama halkların bu kadar aşağılanmaya sessiz kalması tarihsel olarak çok acı ve onur kırıcı. Benim için devletler değil halklar önemlidir. Benim için bu olanakları yaratma açısından da film başarılı

İletiTarih: 20 Şubat 2011 01:44
 Kullanıcı bilgilerini göster MSNM Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
0
McFly
Müdavim

Kayıt: 28.04.2009
İletiler: 7354



facebook twitter Özel mesaj gönder
“BAL” FİLMİ GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ BARIŞ ÖZBİÇER İLE RÖPORTAJ
“BAL” FİLMİ GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ BARIŞ ÖZBİÇER İLE RÖPORTAJ

“BAL” FİLMİ GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ BARIŞ ÖZBİÇER İLE RÖPORTAJ


resim




Şebnem Evren: Barış bey sinema kariyeriniz nasıl başladı?



Barış Özbiçer: Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Televizyon bölümünde birinci sınıf yeni bitmişti. Yıl 1995… O dönem sinemanın yanı sıra müzikle de ilgileniyordum, ikiz kardeşimle bir grubumuz vardı. Bir akşam Mustafa Altıoklar bizi sahnede izlemiş. O dönem çekimlerine başlayacağı ‘’İstanbul Kanatlarımın Altında’’ filminde bize rol vermek istediğini söyledi. Büyük bir heyecanla kabul ettim. Sonra bir yolunu bulup aynı sette fotoğraf ve set arkası belgeseli çekmeye başladım. Çekimin sonlarına doğru kamera ekibi ile yakınlaştım ve kariyer anlamında bilinçli ilk tercihimi yapmış oldum. Sinema ve Reklam sektöründe uzun süre kamera asistanlığı yaptım. Okul bitince Londra’da yüksek lisans eğitimi aldım. ‘London Film School’da.. Türkiye’ye döndükten sonra bir süre asistanlık/operatörlük yaptım ve “Yazı Tura” ile görüntü yönetmenliğine başlamış oldum.


Ş.E. : Bu dönemde fotoğrafla aranız nasıldı?



B.Ö.: Üniversitede eğitimini almaya başladım. Zamanla tutkuya dönüştü...



Ş.E.: Yüzey üzerinde optik yoluyla resmetme anlayışının fotoğraf olarak ortaya çıkışı ve hareketli görüntü olarak gelişmesi ile sinema bugüne geldi. Fotoğraf ve sinema arasındaki ilişkiye nasıl bakıyorsunuz?



B.Ö.: Sinema ile fotoğrafı birbirinden ayıran temel öğe sinemanın hareketli görüntülerden oluşması. Hareketli görüntünün icadı ile fotografi biçim değiştirdi aslında. Yeni estetik teknikler gelişti. Sonuçta gücünü fotoğraftan alan bir sanat formu oluştu bence.



Fotoğraf çekme zevki hala devam ediyor benim için... Dijital refleks kameralar görüntü yönetmenlerinin favori oyuncakları. Çekim sırasında ön izleme yapabiliyor olmak büyük lüks. Yeni çıkan teknoloji harikası, yüksek kaliteli hareketli görüntü çekebilenler ise daha da iyi oldu.. Provaları kamera ile yapabiliyor, ışığı ve kompozisyonu hazırlarken kontrollü ve hızlı sonuçlar elde edebiliyorsunuz. Bal’ı çekerken çok işime yaradı.



Ş.E.: ‘Bal’ filminin yönetmeni Semih Kaplanoğlu ile tanışmanız ve projeye dahil olmanız nasıl oldu?



B.Ö.: Meleğin Düşüşü filminde 1 hafta kamera asistanlığı yapmıştım. Semih Kaplanoğlu ile ilk kez orada tanıştık... Yıllar sonra Süt filmi için birkaç gün sinematografik destek için gittim Tire’ye... Bal’ın ön hazırlık dönemi, Özgür Eken’in Ankara’da çekimine başladığı, Ahmet Boyacıoğlu’nun yönettiği Siyah/Beyaz Filmiyle üst üste gelince yeni bir görüntü yönetmeni arayışına gidildi. Semih Kaplanoğlu beni aradı ve çalışır mısın dedi. Bende kabul ettim ve böylece Bal ekibine dahil oldum... Heyecanlı bir süreçti benim için. Çünkü daha önce yapılmış Yumurta ve Süt gibi görselliği çok başarılı iki film vardı. Çok yakın bir arkadaşımdan, meslektaşımdan bayrağı devralmışım...


Ş.E.: Semih Kaplanoğlu ile çalışmak size neler kazandırdı?



B.Ö.: Şanslıydım. Semih Kaplanoğlu görselliğe çok önem veren bir yönetmen. Meslek hayatımın ilklerini yaşadığım bir proje oldu benim için. Uyguladığımız çekim teknikleri, post prodüksiyon uygulamaları ve sonrasında Berlin’de kazanılan başarı... Zorlu ama muazzam bir deneyim oldu.

Ş.E. : ‘Bal’ filmi doğal şartlar göz önüne alındığında oldukça zorlayıcı bir yörede geçiyor. O dağları aşmak tepelere tırmanmak, ekipmanı taşımak yorucu bir süreç olmalı…



B.Ö.: Kesinlikle… Engebeli bir coğrafyası var. Yollar iyi durumda değil. Çok kısa mesafeleri aşmak dahi saatler sürebiliyor. Mekanlara ulaşmak için çoğu zaman belirli bir noktaya kadar araçla gidebiliyorduk. Sonrasında ise yürümemiz gerekiyordu. Küçük bir ekip olduğunuzda hareket etmek nispeten kolay oluyor. Manevra kabiliyetiniz artıyor...



En güzel görüntüyü elde edebilmek için gerekli mesafeyi ne kadar zor ve uzun olursa olsun katedeceğiz gibi bir motivasyonla hareket ediyorduk. Çok emek verdik. Bunların bir şekilde filme yansıdığını düşünüyorum ben.

Ş.E.: Filmde doğa, dağlar, bulutlar birer platform olarak oldukça başarılı bir şekilde kullanılmış. Tesadüfi olarak gelişen, bir mekanın bir ışığın etkisiyle değişen sahneler oldu mu?



B.Ö.: Çekime başlamadan önce mekanlarımızda çok zaman geçirdik. Her türlü hava durumuna karşı kendimizi hazırladık... Doğu Karadeniz bölgesinde gün içinde mevsim çok hızlı değişebiliyor. Tesadüfi gelişen hava ve ışık değişimlerinin çoğu sinematografik anlamda filme katkıda bulundular...Doğal ışığı etkili şekilde kullanmanın en önemli adımlarından biri iyi ön hazırlık yapmaktır. Bunun filme olan yansıması, alacağınız karşılık istediğiniz gibi olacaktır, içinize sinecektir.

Ş.E.: Filmde ‘Sis Dağı Şenlikleri’nden bir sahne var. Seyirci olarak; filmde Yusuf’un yalnız dünyasından coşkulu ve büyük bir kalabalığın içine savrulduğumuz tek an… O çekimler nasıl gerçekleşti?



B.Ö.: Bu şenlikler her yıl düzenleniyor. öncesinde mekan çalışması yaptık. Şenlik günü geldiğinde karşımızda çok renkli, hareketli ve muazzam bir kalabalık vardı. Binlerce insan halay çekerek, horon teperek tepelerden aşağı iniyordu. Kameralarla insanların arasına dalıp, uzun odaklı lensler kullanarak, dikkat çekmeden kendimizi kamufle etmeye çalıştık. Bazen kalabalık içinde dikkat çekmemek çok daha kolay olabiliyor.

Ş.E.: Yöre halkının ekibe yaklaşımı nasıldı?



B.Ö.: Çok yardımsever ve sıcaklar. Bizi çok rahat kabul ettiler ve her zaman yardımcı oldular.

Ş.E. : ‘Bal’ filmi Berlin’de ‘Altın Ayı’ ödülünü kazandı. Öncelikle tebrikler… Bu başarıyı ekip olarak paylaştınız… Siz gittiniz mi Berlin’e? Neler hissettiniz ve yaşadınız?



B.Ö.: Gittim, oradaydım. Heyecanlı, enteresan bir süreçti.



Ş.E. : Bu anlamda kazandığınız ilk ödül müydü peki?



B.Ö.: Evet. Sinematografisini yaptığım bir projenin uluslararası platformda kazandığı ilk büyük ödül...

Ş.E.: Filmde; öyküyü kurgularken ve sahneleri oluştururken ne gibi hazırlıklar yaparsınız? Kısacası Görüntü yönetmeni tam olarak ne yapar?



B.Ö.: Yönetmenin kafasında canlandırdığı dünyanın sinematografik karşılığını bulma aşamasında devreye girer görüntü yönetmeni. Yönetmene yardım etmek için oradadır. Yönetmenin tarzını anlamak için elinden geleni yapmalıdır. İşlevi bir filmden öbürüne öylesine değişirki, bunu tam olarak belirlemek olanaksızdır.

Ş.E.: Yaratıcılık ve estetik kaygılar açısından sinemamızın bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?



B.Ö.: Yurt içinde ve dışında büyük başarılara imza atan projelerimiz var. Bu çok sevindirici.



Ş.E.: Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim.

Röportaj: Şebnem EVREN

İletiTarih: 20 Şubat 2011 01:55
 Kullanıcı bilgilerini göster MSNM Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
0
McFly
Müdavim

Kayıt: 28.04.2009
İletiler: 7354



facebook twitter Özel mesaj gönder
Selim Demirdelen ile Röportaj
Selim Demirdelen ile Röportaj

resim



Reklam yönetmenliğinden, klip yönetmenliğine, sinemadan müziğe pek çok alanda isminden bahsettiren, son olarak Kanal D ekranlarının sevilen dizisi Bıçak Sırtı'nın yönetmeni olarak karşımıza çıkan Selim Demirdelen'le birbirinden farklı alanlardaki çalışmaları ve ilerleyen dönemdeki planları ile ilgili söyleştik.
Ses teknisyenliği ile reklam sektörüne girdiğinizi, ardindan New York Üniversitesi'nde film eğitimi alarak reklam yönetmenliğine başladığınızı biliyoruz. Biraz anlatır mısınız bu süreci? Nasıl bir eğitimdi bu bahsedilen eğitim?

İstanbul Erkek Lisesi'ni, ardından İstanbul Üniversitesi İktisat bölümünü bitirdim. Tonmayster olarak reklam sektörüne girdikten bir süre sonra reklam müzikleri yapmaya başladım ve fırsat buldukça kısa filmler çektim. Sinema eğitimi için kısa süreliğine New York Üniversitesi'ne gittikten sonra Bilgi Üniversitesi'nde Sinema/Tv bölümünde yüksek lisans yaptım.
Akademik eğitimin önemini saklı tutmak üzere, herkes sinema sektöründe, eğitimin uygulamayla pekiştiğini bilir. Dolayısıyla benim sinema eğitimimdeki dönüm noktası Eşkıya filmidir.
İmzanızı taşıyan reklam filmlerinin arasında Alo çocuk hattı 183 için çektiğiniz telefon kulübesinde masal dinlerken uyuyakalan çocuk konulu tanıtım filmi de var. Bu filmle altın elma almışsınız. Projede konsept tasarımı da sizin mi?

Filmin konsept tasarımı tamamen Manajans/Thompson reklam ajansına ait. Önümüze çok iyi çalışılmış ve eksiksiz olarak geldi. Filmin başarısı biraz da burada yatıyor. Sinema gözüyle yaptığımız küçük dokunuşlar dışında bize sadece uygulamak kaldı. Bu proje ile ilgili tek üzüntüm, bu filmin de, diğer sosyal içerikli filmlerin de ancak gece yarısından sonra yayın fırsatı bulabilmesi, dolayısıyla hedefine tam anlamıyla ulaşamaması. Bir de özeleştiri yapmak isterim: Filmin hikayesi ve anlatımı asıl mesajın önüne geçti. Gerek yurtiçinden gerek yurtdışından aldığımız ödüller bizi sevindirirken, çektiğimiz filmin amacına hizmet edememiş olması da aynı derecede üzdü. Bugün aynı senaryoyu önüme koysalar başka türlü çekerdim.
Nasıl mesela?

Sanırım cocukla daha birebir ilişki kurabileceğimiz bir anlatım seçerdim. Daha az estetize ederdim. Köpeği kullanmazdım. Ve finalde mesajı daha net vermeye çalışırdım.
İki kısa filminizle -Hasret ve Çevre- 1994 yılında İfsak Kısa Metraj Film yarışması'nda ödül almışsınız. İki tane daha kısa filminiz varmış. Biraz bahseder misiniz bunlardan? Diğer iki filmin adı, hangisi hangi yılda çekildi, konuları...

Ödül töreninde Hilmi Etikan ödüllerimi verirken "Selim Demirdelen bize kısa filmin ne kadar kısa olabileceğini gösterdi." demişti. Hasret 49 saniye, Çevre de 119 saniyeydi diye hatırlıyorum. Diğer iki kısa filmim Makinist ve The Daydreamer. Makinist 1993 yapımı ilk kısa film denemem. Manajans'taki arkadaşlarımın yardımlarıyla gerçekleştirdiğim ve Emek Sineması'nın makine dairesinde çektiğim 5 dakikalık bir film. 1996 yılında çektiğim The Daydreamer, türkçe adıyla Hayalperest ise New York Üniversitesi'ndeki bitirme ödevim ve yine 5 dakikalık bir kısa film. New York'lu bir evsizin hikayesi...
Adınızın geçtiği ilk büyük sinema projesi yönetmen yardımcılığını yaptığınız Eşkıya filmi. Bir sonraki sinema projenizde ise sizi Anlat İstanbul'un masallarından Külkedisi'nin yönetmenliğini yaparken görüyoruz. Bu büyük bir sıçrama aslında, arada çektiğiniz pek çok reklam filmi olduğunu biliyoruz tabi ve bu iki proje arasında geçen uzun bir zaman da var. Bu arayı -diyelim- sinema yönetmenliği adına neler yaparak değerlendirdiniz.

Arada çektiğim o pek çok reklam filmini hep sinema duygusuyla çekmeye çalıştım. Her filme hiçbir şey bilmiyormuş gibi başladım ve hep reklam estetiğiyle sinema dilini içiçe kullanmaya çalıştım. O yüzden ne çekersem çekeyim, kamera arkasındayken estetik, derinlik, çerçeve ve ışık kullanımı benim için vazgeçilmez unsurlar. Ama bu unsurların hiçbirinin hikayenin önüne geçmemesi gerektiğini de biliyorum. Reklam yönetmeni, film yönetmeni, dizi yönetmeni gibi ayırımlar yapmak içimden gelmiyor. Bu üç dalda da çalışmış bir yönetmen olarak benim için hep tek hedef var, elinizdeki imkanlarla ve size verilen sürede en iyisini yapmak. En büyük mutluluk ise yaptığınız işin hayal ettiğinizin ötesine geçmesi.
Bunların dışında ne yaptım? Film seyrettim. İyi kötü ayırımı yapmadan.
Benzer bir sıçramayı dizi sektöründe de kaydetmişsiniz. Sektöre girişiniz jenerik yönetmenliği ile gerçekleşmiş şimdi de Bıçak Sırtı'nın yönetmenliğini yapıyorsunuz.

Zerda'nın ve Bir İstanbul Masalı'nın jenerik yönetmenliği ile dizi sektörüne girmiş sayılır mıyım bilmiyorum. Sonuçta o jenerikler bana, bir reklam yönetmeni olarak geldi. Ama TMC ve Erol Avcı'yla tanışmam da bu vesileyle oldu.
Dizi çok sevildi. Çok büyük oyuncularla çalışıyorsunuz, çok iddialı bir yapım ve dolayısıyla büyük beklentiler var bu projeden. Öncelikle senaryo aşamasında katkınız var mı? Hikayenin kurulmasında? Ya da projede yer almaya nasıl karar verdiniz?

Aslında dizi film çekmek gibi bir niyetim yoktu. Fakat Bıçak Sırtı projesi bana teklif edildiğinde hayır diyemedim. Çok büyük oyuncularla çalışmak beni de büyütüyor. Çok iddialı bir yapım, çünkü arkasında mükemmel bir ekip var. Hepsine teşekkür borçluyum. Büyük beklentilerden kasıt reyting ise, o benim işim değil. Benim işim, insanların önüne hakettikleri kalitede bir iş koymak. İzlemezlerse hatayı elbette yine kendimde ararım. Ama ölçütüm asla reyting değil. Senaryo aşamasında, hikayenin kurulmasında bir katkım yok, çünkü bu dizinin, diğerlerinden farklı olarak, yayın süresi belli, hikayesinin sonu, başı, ortası belli. Dolayısıyla bizim dizimizin hikayesi, reyting kaygısıyla, başı kesik tavuk gibi oradan oraya koşmayacak. Tadında bitecek. Olması gerektiği gibi.
Çok yoğun bir çalışma temponuz var bu da zaman zaman gerginliklere yol açıyordur mutlaka. Düzen sükunet ve disiplin kontrolünü nasıl sağlıyorsunuz, oyuncularla nasıl bir iletişim kuruyorsunuz? Kısaca setteki ortamı anlatır mısınız biraz?

Bir örnek vererek anlatayım: Bıçak Sırtı'nın ilk bölümünde Erkan Can, Nejat İşler ve Vildan Atasever'in gece deniz kenarında oturduğu sahne, sabaha karşı 5'te çekildi. Yani 20 saatlik bir yorgunluğun ardından. Çekerken ne kadar güldüğümüzü, ne kadar eğlendiğimizi anlatamam. Sonuç: Türk dizi tarihinin en doğal sahnelerinden biri.
Yoğun çalışma tempomuzu bazen avantaj'a dönüştürmeyi bile başarıyoruz. Aksilikler, aksaklıklar, gerginlikler her sette olur. Ama sonuç iyi olmak zorunda. Seyirciyi bu olumsuzluklar ilgilendirmez. Seyirci nereden bilsin kaç saatte çekiyoruz, kaç saat uyuyoruz, çocuğumuzu, anamızı babamızı görebiliyor muyuz? Seyirci nereden bilsin yağmurun, çamurun, güneşin, bulutun, korna çalan taksicinin, çığlık atan bir martının bizim çekimimizi nasıl aksattığını, programımızı nasıl alt üst ettiğini? Seyirciye söz verdik "Size iyi bir şey seyrettireceğiz" diye. Sözümüzü tutmak zorundayız. Bütün ekip, bütün oyuncular bu sorumluluğunun farkında.
Tüm iç mekanlar aynı konakta çekiliyor galiba. Neden böyle bir karar aldınız? Siz mi verdiniz bu kararı? Bu işi zorlaştıran bir şey değil mi gerçekçi etkiyi baltalayabileceği ihtimaline karşı nasıl önlem alıyorsunuz nasıl sağladınız mesela konak içinde farklı mekanların yerleşimini?

Tüm iç mekanlar konakta çekilmiyor. İki ana mekanımız var: Cihangir'deki konak ve Cankurtaran semti. Konağın içine taşıdığımız tek mekan Fikret Kuşkan'ın oynadığı Orhan Ertuğrul'un işyeri. Bugüne kadar gerçekçi olmadığı ile ilgili bir eleştiri almadık. Her sahneyi kendi doğal mekanında çekiyoruz.
Peki, yayınlanan bölümün kaç bölüm ilerisinden gidiyorsunuz çekimlerde?

Baştan beri iki bölüm önden gidiyoruz. Yani seyirci 2'yi izlerken biz 4'ü çekiyor oluyoruz. Fazla stoklu çalışmak, çalışma saatlerini rahatlatsa da, ben çok uzaklaşmamayı tercih ediyorum. Hikayenin dinamiğini kaybetmemek adına.
Dizilerde biraz da gereklilik icabı olan bir durum bu. Bir diğer gereklilik de seyirci tepkisine göre ya da izleyicinin beklentilerine göre veya bunların aksine hikayenin gidişatını belirlemek. Bu iki gereklilik birbirinin işini zorlaştırıcı bir yapıda. Mesela pek çok dizide ileriki bölümler çoktan çekilmiş olduğundan hikayenin bir detayı ya da olayların içindeki bir karakter karşısında öngörülemeyen bir biçimde gerçekleşen bir izleyiciyi tepkisi karşısında son anda değişiklik yapabilmek için yüzeysel ve gerçekçiliğe hiç sığmayan bir biçimde yan çizildiğini gördük. Bu durumlarda izleyici tepki vermekte gecikmiyor ve genelde yapılan yorum "amaan bunlar da saçmaladı artık" benzeri oluyor. Tabi henüz Bıçak Sırtı için bunları konuşmak erken ama böyle bir durumda karşılaşırsanız nasıl bir çözüm uygularsınız. Düşündünüz mü?

Tam da bahsettiğim şey. Hikayeden kopmadan çekmeye devam ediyoruz. Yayınlanan bölüme yabancılaşmadan. Açıkçası seyircinin tepkisine ya da beklentilerine göre davranmıyoruz. Seyircinin interaktif olarak katılabildiği malum programlar var. Doğrudan etki edebildiği. Dizi böyle bir şey değil. Bizim bir hikayemiz, hikayemizin kahramanı karakterler var. Onların yürüdüğü bir yol var. Onları sebepsiz yere ya da reyting kaygısıyla yoldan çıkaramayız. Buna biz de inanmayız, seyirci de inanmaz.

Elbette bölüm ortaya çıktıktan, yayınlandıktan sonra kendi özeleştirimizi yapıyor, yanlışlarımızı değerlendiriyor ve gelecek bölümlerle ilgili dersler çıkarıyoruz. Zaten bizim kendimizi eleştirdiğimiz noktalarda seyircinin de benzer tepkiler verdiğini görüyoruz. Güzel anlatabiliyorsanız hikayenizi herkes dinler. Dinlemiyorlarsa, sağa sola bakıyorlarsa, hatayı kendinizde aramanız gerekir. Biz de öyle yapıyoruz.

Kendi adıma iki hedefim var Bıçak Sırtı'yla ilgili. Sinema estetiği ve gerçeklik duygusu. Dolayısıyla sorduğunuz sorunun önündeki en büyük engel, benim.
Bir yönetmen olarak kendinizi nerde görmek istersiniz. Hedefleriniz, hayalleriniz? Çalışmayı hayal ettiğiniz isimler ya da gerçekleştirmeyi hayal ettiğiniz projeler?

Bugün bulunduğum yerden memnunum. Yarın daha iyi bir yerde olabilirsem ne mutlu. Hedeflerimin ve hayallerimin çok ötesindeyim şu an. O yüzden çok mutluyum. Çalışmayı hayal ettiğim özel bir isim yok. Gerçekleştirmeyi hayal ettiğim projeler için rahat çalışabildiğim, benimle rahat çalışan isimler yeterli. Ortaya çıkardıklarımız, doğru, dürüst ve samimi olduğunda hedefine ulaşıyor zaten. O zaman da hayaller gerçek oluyor.
Yakın tarihte gerçekleştirilecek, ya da henüz hazırlık aşamasında olan herhangi bir sinema projeniz var mı?

Yazmakta olduğum bir proje var. "Bıçak Sırtı"ndan sonra onu çekmek istiyorum.
Biraz daha detay verebilir misiniz konusu hakkında?

Bir aşk hikayesi. Bir aşk üçgeni. Bir aşk çıkmazı. Kısaca böyle...
Peki Türk sinemasının su anki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Her sene daha da umutlanıyorum. Hem yeni çekilen filmlerden, hem de yapımcıların heyecanından. Her gün daha iyiye gidiyoruz.
Biraz da müzikten bahsedelim Aslında müzik sanat hayatınızda daha büyük bir yer tutuyor gibi sanki, değil mi? İlk kişisel albümünüz 2002 Beat Bazaar, ardından birden çok müzik projesinde katkınız olduğunu biliyoruz. 2007 Barda filminin soundtrackinin ve üçnoktabir'in Sabaha Karşı albümünün prodüktörlüğünü üstleniyorsunuz. En son Dut Ağacı adlı bir projeniz olduğundan bahsediliyor myspace sayfanızda biraz bahseder misiniz?

Filmlerimi ekibimle çekiyorum. Onlar olmadan olmaz. Oysa müzik yaparken tek başımayım. Benim için en cazip ve en büyülü tarafı bu. Kimsenin yardımına ihtiyaç olmadan aktarıyorum duygularımı. Ama sinema her zaman ilk sırada. O yüzden Barda filmi benim için çok özeldir. Yönetmenliğimden yararlanarak yaptığım bir iştir. Dut Ağacı albümü Kasım ayında piyasalarda olacak. Çok değerli insanların katkıları var. Hem sesleriyle, hem sözleriyle, hem enstrümanlarıyla. Beat Bazaar ve Barda'nın dışında bir konsepti var. Bir de albümde yer alan 10 parçaya 10 klip çekilecek. Türkiye'deki sinema öğrencileri tarafından. O yüzden de önemli benim için.
Bir de klip yönetmenliği var... üçnoktabir ve Özge Fışkın'ın ilk kliplerinin yönetmenliğini yaptınız. Nasıl gelişti bu?

İkisi de aynı plak şirketinden çıktı. üçnoktabir elemanları da, Özge Fışkın da yakın arkadaşlarım. Kısa zamanda ve az maliyetle halledilmesi gerekiyordu. Beğenilmiştir ya da beğenilmemiştir, bilmiyorum. Ama amacına hizmet ettiğini düşünüyorum.Geçenlerde Jonathan Glazer'ın DVD'sini seyrettim. Nick Cave "Into my Arms" klibinden şikayet ediyor, klip şarkının önüne geçti diye. Kameranın arkasına ne için geçtiğimizi unutmamamız lazım.
Selim Demirdelen'in En Sevdikleri:

Müzik:
Son aldığım CD Depart adlı gurubun Reloaded albümü. Caz ve Rock dinlerim. Yerlilerden Quartet Muartet seviyorum. Üçnoktabir seviyorum. Özge Fışkın seviyorum. Yabancı müzisyenlerden şu anda sevdiklerim E.S.T. ve Nik Bartsch.

Sinema:
En son Who are the Debolts? adlı belgeseli seyrettim. Favori yönetmenim Ermanno Olmi. Yerli yönetmenlerden Zeki Demirkubuz. Yabancı oyunculardan Meryl Streep, yerli oyunculardan da Şener Şen'le çalışmayı isterim. Hatta aynı filmde oynasınlar isterim.

Edebiyat:
Son okuduğum kitap Güven Kıraç'ın "Hepimiz aşkın altında oturuyoruz"u. Necati Tosuner severim. Paul Auster severim. En sevdiğim kitap John Berger'in Düğüne adlı kitabı.


kaynak:Tuba Parlak/film.com.tr

İletiTarih: 06 Nisan 2011 19:34
 Kullanıcı bilgilerini göster MSNM Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
0
McFly
Müdavim

Kayıt: 28.04.2009
İletiler: 7354



facebook twitter Özel mesaj gönder
Derviş Zaim ile Röportaj
Derviş Zaim ile Röportaj

resim




2008 yılındaki 27. İstanbul Uluslararası Film Festivali'nde filminin gösteriminden sonra kendisine ilettiğimiz röportaj talebimizin üstüne Türk Sineması'nın en iyi yönetmenlerinden olan Derviş Zaim “gösterime girmeden hakkında tek laf etmem” demişti. Nokta şimdi vizyonda ve biz de o gün merak ettiklerimizi yaptığımız söyleşimize sakladık.

Geçen seneki İstanbul Uluslararası Film Festivali kapsamında Nokta'nın gösterimi öncesinde yaptığınız sunumda arınma temasını vurgulamıştınız. Arınma ile tam olarak neden bahsettiğinizi öğrenebilir miyiz?

Yüzleşmeden bahsediyorum. İnsanın kendisiyle, eylemleriyle ve sorumluluklarıyla yüzleşmesini kastediyorum. Orada tam olarak nasıl bir bağlam içinde arınmadan bahsettiğimi şu an net olarak hatırlamıyorum ama muhtemelen bunu murad etmiştim. Film, bir kişinin eylemlerinin ve bu eylemler sonucunda ortaya çıkması muhtemel olumsuzlukların karşısındaki sorumluluğu konusunda sorular sormaya gayret ediyor. Yani, iyi niyetle girişilmiş bazı eylemler var, sonucunda kötü şeyler ortaya çıkıyor; bunun ahlaki muhasebesini yaparken sorumluluğu neye göre dağıtmamız gerekiyor? Acaba sonucun kötü olması bu sonuçları değerlendirmekteki yeterli veriyi bize sağlıyor mu, yoksa niyetin iyiliğine ve kötülüğüne mi bakmak lazım; ya da bu ikisi arasında başka çatlaklar, başka fay hatları da olabilir mi? Bu meselelerin benim için önemli olduğunu söyleyebilirim. Dolayısıyla filmin bu konulara dair sorular sormaya çalıştığını ve bu konular dahilinde bir arınmadan bahsettiğini söylemem gerekir.

Filmde Ahmet karakterinin trajik düşüş hikâyesini görüyoruz. Form itibariyle tragedya olduğunu söyleyebileceğimiz bir anlatı. Dolayısıyla, arınma derken, bir yandan da tragedyada katharsis denilen arınmanın, yani seyircinin yaşayacağı arınma duygusunun söz konusu olduğunu söyleyebilir miyiz?

Öncelikle karakter için bir arınma durumunun söz konusu olduğunu söylemem gerekiyor, ancak karakterin yanı sıra seyircide de kendisiyle yüzleşmek gibi bir şey yaratabildiysem ne mutlu bana. Bu pek kolay değildir. Bir de filmi Aristo estetiğiyle ne kertede bağdaştırabiliriz meselesi enteresan bir mesele. Buna uyan yanları var, uymayan yanları var.

Mesela Hilmi Yavuz'un Zaman gazetesindeki eleştirisi filminizi başka bir açıdan bakarak Aristo felsefesine bağlamış. Bense sizin ihcamı biçime yansıtmak ve bir üslup denemek adına yaptığınız tek sekans çekiminin zaman ve mekan birliği gibi Aristocu tragedya kurallarını temin etme işlevi yürüttüğünü görerek, filminizi tragedya geleneği içinde değerlendirdim.

resim


imdi, zaman ve mekan birliğine sahip ama bunu Aristo'dan çok, Karagöz Hacivat'taki mekan anlayışının bir tezahürü olan “küşteri meydanı” kavramından hareket edip o mekanın –yani tuz gölünün- beni baştan çıkarmasına müsaade ederek gerçekleştirdiğimi söyleyebilirim. Niçin? Çünkü, küşteri meydanı kavramında bir mekan kahvenin bir köşesi olabilir, bir meydan olabilir ya da Karagöz'ün evinin bir köşesi olabilir.

Yani o perdedeki beyazlık, o boşluk, o andaki bağlama göre değişebilir. Karagöz perdesinin bize söylediği şeylerden bir tanesi budur. Ben de bu düşünceye paralel biçimde tuz gölünü mekan olarak seçersem, zaman içerisinde ileri ve geriye gidebilirim, zaman içerisinde mekanı değiştirebilirim dedim.

Tuz Gölü'nün X köşesindeyken, birdenbire Y köşesindeymiş gibi görünebilirim. Çünkü her yer beyaz, boş, “soyut” olduğu için, o beyazlık birçok referans noktasını ortadan kaldıracaktır. Referans noktaları olmadığı zaman ise sizin setiniz soyut bir mekana benzeyecektir. Bu da geçişleri yabancılaştırma duygusuna yer vermeksizin gerçekleştirmeyi mümkün kılacaktır.

Üstelik bu teknik Brechtyen anlamda bir yabancılaştırma da yaratmayacaktır seyircide, bilakis illüzyon duygusunun devam etmesine yardımcı olacaktır. Bütün bu anlattıklarım bana tek plan halinde filmin anlatı yapısı içinde zamansal olarak ileriye, geriye gitmek ve olayları kesintisizce, bütünselliği bozmadan anlatmak anlamında muhteşem bir fırsat verecektir. Sağ olasın Tuz Gölü! (gülüyoruz)

Filmin en başında “ihcamla yazı yazmak hayatı daha geniş zaptetmek manasındadır” diye bir alıntı var, altında da hattat Eflatun yazıyor. Bu detayla üçlemenin ilk filmiyle arada bir bağ kurmuş oluyorsunuz.

Bir metinlerarasılıktan bahsedilebilir tabii ki.
Bunun dışında sanatçıyı sorunsallaştırması ve içeriğe konu olan sanat dalını forma yansıtarak biçemleştirmesi açısından da iki film arasında bir paralellik var. Üçüncü filmde de sanat dalı olarak mimariden bahsedeceğini söylemişsiniz.

Hayır, hayır.
Söylemediniz mi bunu?

Mimari demiştim ama onu derin dondurucuya kaldırdım. Üçüncü filmde gölge tiyatrosu üzerinden gideceğim.
resim


Ben her iki filmde de sanatçının sanatıyla ilişkisini sorunsallaştıran ve bunun üzerinden bir başka ahlaki muhasebe öyküsü kuran bir anlatı görüyorum. Cenneti Beklerken'de minyatürün kurallarına aykırı figürler resmeden bir sanatçı, Nokta'da ise sanatına inancını yitiren bir sanatçı var. Dolayısıyla bu üçleme insandan çok sanatçıyı sorguluyor diyebilir miyiz?

İnsanı da sorguluyor, niçin sorgulamasın ki? Ben iyilik ve kötülük üstüne bir film yapıyorum. Bir eylemin ahlaki muhasebesi yapılırken ilgili işe, hangi niyetle girişilmiş olunmasına mı; yoksa sonucunun iyi ya da kötü olmasına mı bakılması meselesi, sanatçı probleminin yanı sıra insanın problemidir. Dolayısıyla insanın da burada altını çizmek gerekiyor. Olayı sadece sanatçının sanatını yaparken karşılaştığı zorluklara indirgersek tarytışılmaya çalışılan bazı şeyleri dışarıda bırakmış oluruz. Sanatçının kendisiyle ve sanatıyla yüzleşmesi tabii ki var, ama bunun yanı sıra insan problemi de var. Mesela, Cenneti Beklerken'de sorulardan biri, sanatçının yaratıcığı ile ilgili soruların yanısıra; “bir kaosun ortasında insan kalmayı acaba nasıl başarabiliriz?” sorusu idi.
Nokta'da buna paralel giden soru nedir?

Az önce dediğim şey, yani ahlaki sorumluluklarımızı yerine getirip getirmediğimizin nasıl değerlendirileceğine dair soruyu gündeme getirebilirim, dahası bu dünyayı nasıl daha zengin yaşayabileceğimize dair bir başka soruyu buna ekleyebilirim. Listeyi uzatmak mümkün. Tamamımı burada söylemeyeceğim. Bir işin iyi gitmesi için elinizden gelen her şeyi yaptığınızı düşündüğünüz durumlar vardır. Gene de ahlaki sorumluluk size yüklenebilir mi? Ahmet her şeyi yaptığını düşünüyor. Selim'e “baban hasta, Kur'an'ı satalım, mafyayı da çağırayım ama bunlar sağlam adamlar değil, seni uyarıyorum” diyor. Arkadaşı ile beraber risk alıyor, başları beraber belaya giriyor, ondan sonra da beladan kurtulmaları için çabalayan gene Ahmet oluyor. Ahmet işlerin iyi gitmesi için elinden gelen her şeyi yapmış; ama yine de her şey ona kalıyor. Hayatta kalan o oluyor, Kur'an onun elinde kalıyor. Kendisi hasta, iyileşmesi için para lazım, Kur'an'ı satsa tedavi olabilecek ama satmıyor. Elinden gelen her şeyi yapmış olmasına rağmen, Ahmet'te kendini suçlama, ahlaki sorumluluklarını deşme eğilimi var. Bunları söylemeye çalışıyorum.
Film vizyona neden geç girdi? Festival sonrasında konuştuğumuzda Eylül demiştiniz, bir seneye yakın zaman geçti. Festivallere katılmak için mi beklettiniz?

Dağıtım bağlamında daha düzgün sinemalar bulmak adına bunu yaptık. Ancak yaz bütün kurumlarıyla girdi ve bu bizim için tecrübe hanesine yazılmış bir şey oldu.
Yani dezavantaj oldu?

Evet, ama başka çare de yok. Film dağıtım işi Türkiye'de artık bir satranca dönüştü. Geçtiğimiz on yıl içinde izleme biçimi de değişti. İzleyici artık salon seçiyor. Bu da şu anlama geliyor; belli salonlar sizin olmazsa, belli sayıda kopyayla çıkmazsanız, reklam bütçeniz 350.000 YTL üstünde değilse film gişede başarılı olması için gereken ön koşullardan mahrum olarak piyasaya giriyor. Madem bu kadar felsefeden bahsettik, burada da şöyle bir felsefi açmazdan bahsedebiliriz: Acaba filmler zaten seyirci getirmeyecek olduğu için mi o salonlara konuluyorlar, yoksa o ters ayak salonlara koyuldukları için mi seyirci gitmiyor? Bir dağıtımcının felsefeyle imtihanı… (gülüyoruz)
Türk sinemasına girmişken oradan devam edelim. Son dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz? Çok değerli sinemacılarımız var ve büyük zorluklarla bu işi yapıyorlar. Biçim açısından sinemaya yenilik getirmeye dair ne gibi bir çaba görüyorsunuz? Siz yapıyorsunuz bunu, sizin dışınızda bu çabayı yeterince görüyor musunuz? Çünkü bu biçim çabası yönetmenliğin özü, yani sinema saniyede yirmi dört kareyse eğer ne anlatıldığından ziyade nasıl anlatıldığı kısmında yönetmenin cevheri ortaya çıkıyor.

Tabii… Bu çabayı sistematik hale getiren adam sayısının, yanılmıyorsam, epey az olduğunu düşünüyorum. Yani, birçok insan kendi sezgileriyle, alışkanlıklarıyla ya da el yordamıyla öğrendiği formüllerle film yapmaya gayret ediyor. Ama “yaptığı iş ile kendisi arasında estetik mesafe almayı sistematik hale getirebilmiş toplu bir farkındalık var mı?” sorusunu sorarsanız, galiba o pek yok. Dolayısıyla bu farkındalığa sahip olup da biçimle oynamaya çalışan adam sayısının oldukça az olduğunu söyleyebilirim; ikincisi bunu sistematik hale getiren adam sayısının daha da az olduğunu söyleyebilirim.
Peki sizce bu farkındalığın gelişememesinde eleştirmenlerin veya basının rolü nedir?

Akademi ile ilgili konuşarak başlayalım. Akademi çok daha önemli bir görev üstlenmek durumunda. Fikir jimnastiği yapmak, incelemek, çok derinlikli analizler yapmak gerekiyor ki, ara elemanlarda da böyle bir farkındalık oluşsun. Ara elemanlar kimler? Basın ve eleştirmenler. Akademi öyle araştırmalar yapmazsa, ara elemanlar bundan habersiz olacağı için…
Akademi bu misyonu üstlense, ara elemanların bundan ne kadar haberdar olacağını düşünüyorsunuz?

Uzun dönemde belki de etkilenebileceklerdir. Ya da başka çaremiz var mı? Züğürt tesellisi belki ama başka ne yapılabilir ki. Ama bu iş böyle gelmiş böyle gider mantığı içerisinde düşünürsek işi gücü bir tarafa bırakmamız, yaşadıklarımıza “kaderimizmiş” dememiz gerekiyor. Öte yandan ben kendi adıma bu durum uzunca bir süre -belki benim sonunu göremeyeceğim bir süre- devam edecek diyorum, artık bunu biliyorum. Yani Türkiye'deki insan malzemesi budur, bu noktadan bakıldığında görünür bir gelecekte de çok farklı bir insan malzemesi ortalıkta olmayacak. Dolayısıyla bizim artık kendimizi bir şekilde bu ortama alıştırmamız lazım diye düşünüyorum. Fakat kendi adıma yaptığım işe sonuna kadar devam edeceğim.

Az evvel söylediğim insan malzemesinden daha farklı düşünen istisna örnekler elbette var, ama genel olarak konuşmak gerekirse elimizdeki malzemenin çoğunluğu bu. Ne yazık ki duyarlılık bu, görüş bu, bakma alışkanlığı bu, gözlükler, paradigma, ideoloji bu. Bunun dışında daha farklı bir eleştiri geleneğinin ortaya çıkma ihtimali görünür bir gelecek için ne yazık ki cılız gözüküyor.

Dolayısıyla kendini alıştır diyorum ben kendime. Hatta yurtdışı için dahi az zorlayarak aynı şeyler söylenebilir.
Tekrar filme dönersek, benim filmle ilgili çok önemli olduğunu düşündüğüm bir ayrıntı var: Ahmet karakterini canlandıran Mehmet Ali Nuroğlu'nun dil sürçmelerinin olduğu gibi bırakılması. Bu, tek sekans algısını vurgulamak için yapılmış bir tercih mi, daha doğal bir anlatı kurmak adına yapılmış bir seçim mi, yoksa bütçe gibi daha pratik gerekçeleri mi var?

Sizi de iki tane mafya elemanı ve öldürdüğünüz insanın dört tane eli sopalı yakınının şiddetine maruz bıraksaydık, siz de kekelerdiniz. Orada illüzyonu bozup bozmadığıyla ilgili herhangi bir problem var mı? Yok. Sinemasal anlatı ve gerçek arasında bir tercih yapmak gerektiğinde ben gerçeği daha önemli buluyorum.

resim


Doğallık sizin için çok önemli. Türk sinemasında Tabutta Rövaşata filminizden başka bu derece doğal sadece bir film (o da düşük bütçeli bir yapım olan Türev) sayabilirim. Biçim üstüne bu kadar uğraşmanıza rağmen, insanın doğallığının da sinemanız için çok önemli olduğunu söyleyebilir miyiz?

Önemli tabii. İnsan dediğimiz şeyi masaya yatırmak için yapıyoruz bütün bunları, ama estetik mesafeye de inanırım. Yani, bazı filmlerimde bu estetik mesafenin biraz uzaması, bazılarında biraz kısalması söz konusudur; bunu da konu ve içerik elverdiği sürece biçime uygulamaya çaba gösteriyorum. Ama insanı bütün doğallığı içinde yakalamak gibi bir meselem olduğundan bahsedilebilir.
O zaman Derviş Zaim Sineması'nı “biçim arayışı, insan doğası ve insanın doğallığı” şeklinde üç aşamada ele almak mümkün müdür?

Bilmiyorum… Yani, bir yaklaşım bu. Ben şimdi buna evet desem, filmlerimin okumasına ilişkin ayrıcalıklar silsilesi yaratmış olacağım ki, bu da çok doğru olmayabilir. Çünkü “benim filmlerimi böyle okuyun, ben buna icazet veriyorum, başka türlü okumayın” demek gibi bir şey olur bu. Ama dediğiniz geçerli bir okuma biçimidir. Böyle bir okumayla ortaya çıkacak şeyleri dinlemek benim de hoşuma gider. Ancak her zaman metni temel almak gerekiyor. Çünkü o benden çıktı, benim niyetlerimden bağımsız artık.
Tasavvufla tematik yada kişisel olarak özel bir ilginiz var mı?

Okuyorum. Bu konuyla ilgili literatürü takip etmeye çalışıyorum.
Bunu kişisel sebeplerle mi yoksa sanatınız için mi yapıyorsunuz?

Bunlar birbirinden ayrılabilir mi? Ama herhangi bir dini kurum ya da toplulukta, herhangi bir faaliyet içerisinde, hatta üyelik, sempatizan vs.. ilişkisi içinde olmadığımı söylemem gerekiyor. Filmlerimde her türlü özcü yaklaşımdan uzak durmaya çalıştım ve ileride de aynı biçimde uzak durmaya gayret edeceğim.


resim


Anlıyorum… Tekrar politik sinema düşünüyor musunuz, Filler ve Çimen gibi?

Evet. Bu üçlemeyi bitirirsem, üçüncü mü dördüncü mü artık nereye gider bilmiyorum ama, bitince kara film yapmayı düşünüyorum. Politik bir kara film. Bu ülke bu konularda cennet.
Konu ve içerik zenginliği açısından herhalde...

(Başıyla onaylıyor) Eski güzel günlere geri döneceğim, şu üçleme bitsin.
Kendi filmografinizi auteur sineması olarak addediyor musunuz? Ya da böyle bir çabanız olduğundan söz edebilir miyiz?

Her kuram bazı şeyleri açıklar, ama bazı şeyleri açıklamakta da çuvallar. Dolayısıyla bunlardan haberdar olmak, ama bu haberdarlığı taşıyıp onların eksik yanları olabileceğini de fark ederek işe devam etmek gerekiyor. Sizi etkileyen ve gerçekten yapmak istediğiniz şeyleri yapmak istediğiniz zaman zaten bir çizgi oturtacağınızı, yaptığınız işlerde size ait bir izin, işaret sisteminin mutlaka olacağını düşünüyorum. Eğer okuduklarım beni yanıltmıyorsa, auteur kuramının da söylediği kabaca böyle bir şey. Ben gerçekten istediğim şeyi yapabiliyorsam, o zaman gittiğim rota içinde bana ait ayak izleri olacaktır. Bu da auteur kuramının fısıldadığı bir şey. Ama sadece kitapları ve kuramı temel alıp işlerimi onlara göre yapayım derseniz, yüreğinizde esas yapmak istediğiniz şeyleri yapmaktan uzaklaşabilirsiniz. Otantikliği ve doğallığı bozarsınız. Sen başka bir şey yapmak istiyorsundur, ama Büyük Peygamber (kuramcı) onu başka türlü demiştir, o yüzden kuramcının dediğini yapmak zorunda hissedersin. Sonra içinde yanan ateşi bir kenara bırakırsın ve olmayacak şeyler yaparken bulursun kendini. Günü kurtarmak adına güzel, ama uzun vadede kaybeden gene sen olursun. Bunu öyle ya da böyle sezebildiğim için öyle fazla hesaplı kitaplı gitmemenin gerekliliğine inanıyorum. Kuramları takibetmek, haberdar olmak iyidir ama bir yandan da onlardan karşı mesafe alabileceğiniz melekelerinizi de geliştirmeniz lazımdır. Çünkü o film hayatınız boyunca sizinle beraber olacak, aileye alıyorsunuz onu artık. O yüzden yapmak istemeyeceğim bir iş yapmak ve onun benimle ömür boyu kalması fikrinden korkarım. Ama hayat da ne getireceği belli olmayan bir şey; o yüzden büyük konuşmamak da gerek diye düşünüyorum. Çünkü gelecekte ne olacağını hiç kimse bilemez. Bana “ticari film yapacak mısınız” diye soruyorlar. Filmlerime seyircinin gelmesini elbette isterim, ama bana acı çektirecek bir işin içinde olmamak için elimden geleni yapıyorum. Bu şartlar altında daha ne kadar devam eder bilmiyorum, kendim için konuştuğumun da bilinmesini isterim.
Cenneti Beklerken'de Las Meninas'la minyatür bir aradaydı, Nokta'da ise –benim okumama göre- tragedya ve hat sanatı bir arada. Batının sanat pratiği ile Osmanlı sanatını bir arada kullanmanızı, biçimde bir sentez çabası olarak görebilir miyiz?

Şimdi biz 200 yıldır Batı'ya doğru gidiyoruz, bir Batılı tarafımız olduğu açık. Bir de Doğulu tarafımız var. Sahih olan, bu ikisini bir arada görebilmek. Eğer sahih, gerçekçi, sahici bir entelektüel form, yapı, muhteva istiyorsanız, bu ikisinin farkında olarak işe kalkışmanızda yarar var. Ben sadece bunlardan birine gideceğim demek, geçmişinizle problematik ilişki kurmanız demektir. Dışarıda bırakıcı, reddedici bir şey bu, bizim ve bu kültür için yoksullaştırıcı, kısırlaştırıcı şeyler. Çok zengin bir coğrafyanın ve tarihin üstünde yaşıyoruz; bunun farkında olduğumuz zaman daha da zenginleşeceğimize inanıyorum.
Filminiz bize Lars Von Trier'in Dogville'ini anımsattı. Ne dersiniz bu konuda?

Trier'nin Dogville'inde evler yok ama film evler varmış gibi görmek üzerine kuruluydu. Nokta'da mekanın kendisi bomboş olduğu için bu izlenime varmış olabilirsiniz, ama bu boşluk seyircinin illüzyonunda herhangi bir çarpıklığa yol açmıyor. Lars Von Trier'in Dogville'inden farkı bu. Dogville'de biz varsayıyorduk, bir yabancılaştırma efekti vardı; ama benimkinde mekan gerçek, durum gerçek, mekanın yarattığı bir yabancılaştırma efekti yok. Dolayısıyla, bu paralellik ne derece benim amacımla uygundur, emin değilim.
Filmle ilgili son sorum. Çekimler ne kadar sürdü ve nasıl geçti?

On iki gün sürdü. Altı ay çekim sonrası işlemleri sürdü. İstanbul Digiflame ve Atina 2.35 stüdyolarında. Çok farklı bir yapım tasarımı gerektiren bir işti. Genellikle filmler üç ile altı hafta arasında çekilir. Ama Kültür Bakanlığı'ndan aldığımız bütçenin kısıtlılığı içinde hareket etmek durumundaydık, neyse ki planladığımız gibi gitti. Oyuncular da iyi hazırlanmıştı, ekip de iyiydi. Burada Ercan Yılmaz'ın ve sesçi Duygu Çelikkol'un adını anmam lazım. Bir de hava bize yardım etti. Çünkü ışık devamlılığı gerekecekti. Bu konuda şanslıydık. Film çekerken bazen bir şeyi istersin de olur. Bazen de olmayınca olmaz ya, benim başıma çok gelmiştir, onun için söylüyorum. Burada olumlu anlamda istediğim şey oldu. Bazen uğraşırsın olmaz, bazen de mucizevi bir şey gerçekleşir. Nerede görülmüş, hep aynı bulut, hep aynı hava, on gün boyunca, hem de Ekim ayında İç Anadolu'dasın… Çekimler de eğlenceliydi, zaten küçük bir ekip, herkes de birbiriyle uyumluydu. Güle oynaya çektik, gerçekten çok güldük, tabii bunda Settar Tanrıöğen gibi çok renkli kişilerin olmasının da payı var. Keyifliydi.
Dünya sineması hakkındaki görüşlerinizi de alalım. Daha doğrusu bir izleyici olarak kişisel tercihlerinizi…

Bir festivalde bir Amerikan bağımsız, bir Fransız, bir de Hollywood filmi varsa ve ben hepsine de gitmeye teşneysem, tercih ettiğim film genelde Uzak Doğu filmi olur. Çünkü oradan diri, sahici bir form arayışı içinde olma ihtimali yüksek filmler çıkıyor. Amerikan bağımsızların artık Hollywood'un bir yan sanayisi haline geldiğini düşünüyorum. Hollywood'un ise son dönemde içinde olduğu tıkanma halinin kronikleşmeyeceğini tahmin ediyorum, çünkü o endüstri kendisine bir şekilde farklı açılımlar yaratacaktır. Belki de bu yeniden çevrimler dönemi bir geçiş dönemidir ve form açısından o açılımların yaratılmasının aracısı olacaktır.

Sinema endüstrisinin kendisindeki teknolojik değişikliklerin bizi nereye götüreceğini de beklemek lazım. Belki bu sayede biçimsel yenilikler yaratılabilecektir. Şu anda kimsenin ne olacağına dair iddialı laflar edemeyeceği bir dönemden geçiyoruz. Toz ve duman var. Avrupa sinemasında ise, İspanyol sinemasını özellikle de kısa filmlerini dehşet buluyorum. Heyecan uyandırıcı şeyler sunuyor İspanyollar. Fransızlar da Amerikalılar gibi bir tıkanma içinde. İtalyanlar bitmişler. Gomorra enteresandı ama onun dışında İtalya'dan çok şaşırtıcı bir şeylerin çıkmadığını düşünüyorum. İskandinavlar… Eh, yani. Ruslar belki… Onlar bazen insanı şaşırtabiliyorlar.

Tarihi boyunca bu kadar acı çekmiş, böylesi bir sanat geleneği olan bir ulusun, 90'lı ve 2000'li yıllardaki travmadan sonra bazı şeyler çıkaracağı çok açıktı ki, bunların meyveleri daha da artacaktır. Rusların acı çekme yeteneğine güveniyorum. (Gülüyoruz)
resim

Türk sinemasında tarzı, arayışı veya meselesi itibariyle kendinize yakın bulduğunuz bir yönetmen ya da sinema var mı?

Eklemlenme diyebileceğim birisi olmadı benim için, niye bilmiyorum. Ara ara bazı insanlar var ama bayrağı şundan aldım, bütünüyle ona borçluyum diyebileceğim birisi olmadı. Bunu “ne yazık ki” diyerek söylemek durumundayım. Kopma desek, yani ben bir eklemlenme değil bir kopmayım desem, bütün her şeyimle saldırabileceğim bir insan grubu da yok. “Onların yaptığı sinema değildi, bu böyle olmamalıydı, ben de bu yüzden yeni bir sinemaya yelken açıyorum,” diyebileceğim birileri ya da herhangi bir sistematik diskur yok. Dolayısıyla ne bir eklemlenme ne de bir kopmadan bahsedebilirim. Tek tük saygı duyduğum isimleri sıralayabilirim. Mesela Ö. Lütfü Akad. Metin Erksan'ın bir iki işi, Yılmaz Güney'in bir kaç işi. Kimseyi unutmak ve haksızlık etmek de istemiyorum, bu tür sorular tehlikelidir. Çünkü zaman zaman yaptığım röportajları bazı insanlara haksızlık ettiğim duygusuyla okudum. Suçluluk duydum. Ama şu an aklıma da başka biri gelmiyor.
Siz aynı zamanda Bilgi ve Bahçeşehir Üniversitesi'nde ders veriyorsunuz.

Evet, Sinema Televizyon bölümlerinde. Bilgi'de senaryo yazımı ve film yönetmenliği dersi, Bahçeşehir'de sadece senaryo.
Üniversitede ders veren bir hoca olarak öğrencilerinizden nasıl feedback'ler alıyorsunuz; yani verdiğiniz eğitime aldığınız cevap nasıl?

İçlerinde çok akıllı ve yetenekli öğrenciler var. Akıllıların arasında daha çalışkan ve daha az çalışkan olanlar var. Ne yazık akıllı ve çalışkanlar azınlıkta. Ha, dünyadan haberi olmayan epey bir grup insan da var. İyi niyetli, kötü niyetli bir sürü insan. Ama bu tablo normal. Kısaca aralarında umut veren sinemacılar var. Aklı başında ve başka denemelerin peşinde gitme olasılığı olan insanlar var. Form meselesine kafayı takmış adamların varlığını hissediyorum. Bunlar beni mutlu ediyor. Her sinema mezunun filmle uğraşmasını, üretmesini ve başarılı olmasını beklemek hayalcilik olur. Sinema okulu, genelleştirerek konuşacağım, ancak hazırda projesi olan adama fayda getirir.
Derviş Zaim'in bir günü nasıl geçer?

Son zamanlarda kalkıp oğlanı okula yolladıktan sonra yürüyüş yapıyorum. Çünkü bir süredir kilo vermek gibi bir misyon yüklendim. O yürüyüşlerden sonra güne başlamak mümkün olabiliyor. Eğer ders yoksa, kitap okuyup çalışmayı tercih ediyorum ama bunu öğleden sonraya bırakıyorum. Önce işimle ilgili internetten takip edebileceğim türden işleri hallediyorum. Öğleye doğru biter bunlar, bitmesi için elimden geleni yaparım. Sonrada ya kütüphaneye giderim ya da kafa dinleyebileceğim, sevdiğim bir mekan bulur, orada kitap okurum.
Son olarak tatil planlarınızı soralım… Gezmeyi seven biri misiniz?

Evet, eskiye göre daha fazla seviyorum. Tatilde ne yapacağımıza gelince, bizim oğlan suyu çok seviyor. Haliyle onun tercihlerinin daha ön planda olması söz konusu. Yakın gelecekte bize bir deniz kıyısı gözüküyor yani. Belki bir tekne olacak. Bu yaz epey sulu geçecek, görünen o.


Kanyon, House Cafe'ye teşekkür ederiz.
Fotoğraflar: Onur Kolkır
kaynak:Tuba Parlak/film.com.tr

İletiTarih: 06 Nisan 2011 19:43
 Kullanıcı bilgilerini göster MSNM Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
0
McFly
Müdavim

Kayıt: 28.04.2009
İletiler: 7354



facebook twitter Özel mesaj gönder
Shera Bechard Röportajı
Shera Bechard Röportajı

resim


 Sweet Karma (2009) Türkçe [1] İngilizce [2] Altyazı 
Afiş
Yönetmen:Andrew Thomas Hunt
Vizyon Tarihi:11.07.2009
IMDB Puanı:5.1 (1,238 Oy)
Tür:Suç, Dram, Gerilim
Süre:85 dk
Ülke:Kanada Kanada
Dil:İngilizce
Oyuncular:Shera Bechard, John Tokatlidis, Frank J. Zupancic, Christian Bako

 Shera Bechard
Shera Bechard
Doğum Yeri:Kapuskasing, Ontario, Canada
Doğum Tarihi:14 Eylül 1985 (Cumartesi)
Boyu:1.68 m
Gerçek İsmi:Shera Lorraine Marie Bechard

Sweet Karma filminin başrol oyuncusu, aynı zamanda Playboy 2010 Miss November güzeli Shera Bechard ile son filmi Sweet Karma, modellik kariyeri ve gelecekteki planları üzerine keyifli bir sohbet yaptık. İyi “Kötü Film” takipçilerinin kayıtsız kalamayacağı bu güzel ile sizleri başbaşa bırakıyoruz.

Tolga Demirtaş: Bize biraz kendinden bahseder misin Shera?

Shera Bechard: Kuzey Ontario’da yer alan Kapuskasing adında küçük bir yerde doğdum ve büyüdüm. Kapuskasing yönetmen James Cameron’ın doğum yeri olarak bilinir en çok. 16 yaşımda yerel bir fotoğrafçı tarafından “keşfedildim”. Fakat en yakın şehir olan Toronto yaşadığım yere 10 saat uzaklıkta olunca18 yaşımda Toronto’ya taşınıncaya kadar modelliği tam olarak yapamadım. Her ne kadar çok fazla modellik yapmasam da Marcus Kilnko, Gavin O’Neill ve Bryan Adams gibi bazı harika fotoğrafçılarla çalıştım.

Tolga Demirtaş: Playboy için 2010 Miss November seçildiğini biliyoruz. Playboy modelliğine başlaman nasıl oldu?

Shera Bechard: Playboy tamamen şans eseri oldu, doğru zamanda doğru yerdeydim. Toronto’da bir karikatür toplantısında bir arkadaşımla karşılaştım. Toplantıda Playboy’da çizen Doug Sneyd’in olduğunu ve beni çizmesinin eğlenceli olacağından bahsetti. Doug beni çizdi ve sonra “eğer hayatımda tanıdığım Playboy’da olması gereken biri varsa o da sensin” dedi. Ona daha önce modellik yaptığımı anlattım ve fotoğraflarımı gönderirsem Hef’e ileteceğini söyledi. İki hafta sonra deneme çekimi yapmak için davet edildim ve 1 ay sonra da Playmate olmak için teklif aldım. T.D.: Oyunculuğa nasıl başladın? Bize Sweet Karma’da yer alma hikayenden bahseder misin?

S.B.: Modellik yaparken fotoğrafçı Andrew Thomas Hunt ile çalışmıştım. Fotoğraf amatör olarak ilgilendiği bir uğraştı, asıl işi yönetmenlikti. Onunla ilk olarak bir reklam filminde çalıştım, oyunculuk adına ilk deneyimimdi. Daha sonra içinde benim olduğum bir senaryo yazmaya başlamış ama hiç haberim yoktu bundan ve bana daha sonra senaryoyu verdi. İlk başta yapabileceğimi düşünmedim, ama o yapabileceğim konusunda bana güvendi ve beni cesaretlendirdi. İyi ki yapmışım.

T.D.: Tecavüz ve intikam temalı filmler benim en sevdiğim istismar alt türlerindendir. Filmde oynadığın Karma karakteri MS.45 ve Thriller-en grym film’deki karakterlerle benzerlik gösteriyor. Sweet Karma için hazırlanırken, intikam ve tecavüz filmleri araştırıp seyrettin mi?

S.B.: Evet. Ms 45’i, Thriller’ı ve The Limey ve The Brave One filmlerini izledim. Ayrıca Mute Witness ve Sweet&Lowdown filmlerini de dilsiz karakterleri görmek için izledim.

resim


T.D.: Sweet Karma’nın ilk filmin olduğunu biliyoruz. Oyunculuğu sevdin mi?

S.B.: Sevdim. Açıkçası setin ilk günleri korkunçtu. Uzun, geç saatler. Filmin büyük çoğunluğu benim etrafımda döndüğü için de sürekli setteydim. Çok yorucuydu. Ama şimdi özlüyorum. Fakat artık her gelen filme atlamayacağım, bir sonraki filmimi daha dikkatli seçeceğim.

T.D.: Karma karakteri ilk oyunculuk denemesi için zor bir karakter. Çünkü dilsiz ve duygularını ifade edebilmesi için mimiklerini ve surat ifadesini iyi kullanabilmesi lazım. Ve sen bunu çok iyi başarmışsın. Filme başlamadan önce oyunculuk dersleri aldın mı?

S.B.: Teşekkürler. Kendimi olabildiğince rolün içine sokmaya çalıştım ve onun ayakkabıları içinde olsaydım ne yapardım diye sordum kendime. Yönetmen bu rol için daha önce oyunculuk deneyimi olmayan birisini istemişti. Çünkü deneyimli birisinin dilsiz rolü için oyunculuğunu aşırı kullanıp doğal olmayacağını düşünüyordu. Modellik geçmişim karakteri hayata geçirirken sadece surat ifadelerimi kullanmam açısından bana gerçekten yardımcı oldu.

T.D.: Eğer modellik ve oyunculuğu kıyaslayacak olursan hangisi tercihin olurdu? Modellik ve oyunculuğun zor ve eğlenceli yanları neler?

S.B.: İkisini de eşit derecede sevdiğimi söyleyebilirim. Fakat oyunculuk kesinlikle daha zor, uzun çalışma saatleri ve daha fazla fiziksel yorgunluk. Benim için film yapmanın en eğlenceli yanı kamera arkasındaki çılgın ekip. Örneğin Karma’daki bir tecavüz sahnesini çekerken seyircinin görmediği ekipten birinin masayı ayağıyla devirmesi ya da kostüm sorumlusunun aktörün poposunu kapatması için kıyafet tutması gibi. Kamera arkasındaki ekiple korkunç sahneler bile eğlenceli geçebiliyor.


resim


T.D.: Oyunculuğa devam etmeyi düşünüyor musun?

S.B.: Kesinlikle. Ama doğru rol olmalı. Oyuncu olmak için umutsuz değilim, o yüzden yapmış olmak için bir şey yapmayacağım.

T.D.: Beğendiğin oyuncular kimler?

S.B.: Daniel Day Lewis, Harvey Keitel, Dennis Hooper. Kadın oyuncular ise Bridget Bardot ve Uma Thurman.

T.D.: Web-sitende seyahat etmeyi sevdiğini okudum. Hiç Türkiye’de bulundun mu?

S.B.: Hayır. Umarım bir gün olur.

T.D.: Son olarak Türkiye’deki hayranlarına ne söylemek istersin?

S.B.: Sevgileri ve destekleri için teşekkürler!


kaynak:Tolga DEMİRTAŞ/iyikotufilm.com

İletiTarih: 06 Nisan 2011 19:49
 Kullanıcı bilgilerini göster MSNM Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
0
McFly
Müdavim

Kayıt: 28.04.2009
İletiler: 7354



facebook twitter Özel mesaj gönder
Röportajlar

resim


 Leighton Meester
Leighton Meester
Doğum Yeri:Fort Worth, Texas, USA
Doğum Tarihi:09 Nisan 1986 (Çarşamba)
Boyu:1.65 m
Gerçek İsmi:Leighton Marissa Meester


Sabah uyandıgında izledigin bir banyo rutini var mı? Varsa, yataktan kalktıgın andan giyinene kadar nasıl gelisiyor?


-Herkesin yaptıgı seyleri yapıyorum: kahyam kahvaltımı yatagıma getiriyor ve ben de masajım bittikten sonra kalkıyorum. Durum açıkça bu degil, genelde erken kalkıyorum ama bazen uyuyabildigim günler oluyor. O yüzden o arada, maalesef, maillerimi ve telefonumu, mesajlarımı kontrol ediyorum. Sonra duş alıyorum, yüzümü La Roche Posay losyonu, Dr Haushka ürünleri ile Chanel de aynı zamanda iyi bir seçim, temizliyorum. Dişlerimi fırçalıyorum. Ne giyecegime karar veriyorum. Ki bu cok eglenceli oluyor. Cunku kocaman düzenli sayılacak bir dolabım var. Dairemin en iyi tarafı o. Eger zamanım varsa kahve yapıyorum. Genelde yarım saatte dışarı çıkıyorum.


İlk öpüşmen kimleydi? Detaylar…Kaç yaşındaydın? Neredeydin?




-16 yaşındaydım, okuldaki arkadaşlarım aracılığıyla tanıştığım birisi, sinemadan sonra eve yürüyorduk ve dürüst olmak gerekirse cok endiseliydim ve ilk kez öpüşeceğime inanamıyordum, o yüzden hemen dönüp eve koşmaktan başka fazla birşey hatırlamıyorum. Genelde insanlar hep şişe çevirmece o oynarlar ama ben hiçbir zaman cesarette devam etmedim. İlk öpüşmemin oyun icin olmasını istememistim. Ortaokuldan bir arkadasımla bu konuyu geçen konuşuyorduk, yaşlarda pek de erkeklerle ilgilenmezdik.


Odanın duvarlarında ne var? Poster? Tablo?


-Çok güzel bir yağlı boya tablom var, en yakın arkadaşım aynı zamanda sevgilimin benim için yaptırdığı. Ressama beni anlattı, benim en sevdiğim renkleri ve şiirleri ve o da büyük bir özel çalışma yaptı ki bu tablo yemek odama asılı. İlk geldiğinde, tablonun yanında ressamın bunu yaparken dinlediği müzik CDsi de yanında geldi.


Herhangi bir fetişin var mı? Ya da özellikle hoşlanmadığın birşey?


-İnsanların tırnaklarını yemesinden ya da tırnak aralarının kirli olmasından hiç hoşlanmam. Fetiş mi? Gerçekten çok sevdiğim şeyler var, mesela taze çiçekler ve çikolata, ve tabiki de benim en büyük takıntım: True Blood. (Aynen )



Karşı cinste ilk aradığın özellikler nelerdir?


-Genelde birşeyler aramıyorken, o insanlar ilgili birşey beni hazırlıksız yakalar. Yetenek ve zekayı severim. İnkar edilemeyen kimyaya inanırım. Bu en güçlü ve en açıklanamaz çekimdir.


Geceleri yatarken ne giyersin?


-Hiçbirşey.


Takma isimlerin var mı?


-Lei, Lil Lei, Lei Lei, Meenster, Meest, Mom..


İlk işin neydi? Ve en kötü işin neydi?


-11 yaşındayken aldım ilk işimi! Bir gazetede reklamdaydım. New York’a ilk taşındıgım zamandı. Ne yaptıgıma dair hicbir fikrim yoktu. O zamandan beri oyunculuk yapıyorum, ve 18 yasımdan beri durmaksızın calısıyorum. O yüzden pek de sikayet edemem. 4 yıldır şarkı sözü yazıp kaydediyordum. Bu benim gelişimimde büyük rol oynadı. Genç kızken bebek bakıcılıgı da yaptım.


Hangi şarkının her sözünü biliyorsun, ama bundan dolayı utanıyorsun?


-Mariah Carey-Without You. Ama utanmıyorum bundan. Bazen sahnelerde duyguyu yakalamak için dinledigim oldu bu şarkıyı.


En çok geçmişte hangi dönemde yaşamayı isterdin ve neden?


-Eski Roma tarihine bayılıyorum.(Kesinliklee! Benimde okuduğum şeyler genelde Eski Roma'yla ilgilidir ) Annem biz kücükken bize kitaplar okurdu. Romalılar bilimde cok ilerlemislerdi. Su anda da yasamayı seviyorum. İnsanlar her dönem benzer yasarlar. Sabah uyanıyoruz, yeriz, calısırız, severiz, egleniriz. Degisim hareketinin esansı hoşuma gidiyor. Eşitlik hareketi, serbest düşünme ve değişimi seviyorum seviyorum, hayranım!



Hiç bir leke-izin var mı? Varsa ne oldu? Eger yoksa vücudunla ilgili bir kusur soyleyebilir misin?


-Bebekken yataktan düsmemden kalan, alnımda bir iz var. Abimde de var.


Kurutulmuş kelimesini duyunca aklına ilk ne geliyor?

-Kuru üzüm


kaynak:gossipgirl.web.tr

İletiTarih: 10 Nisan 2011 17:20
 Kullanıcı bilgilerini göster MSNM Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
0
McFly
Müdavim

Kayıt: 28.04.2009
İletiler: 7354



facebook twitter Özel mesaj gönder
Gwyneth Paltrow Röportajı
Gwyneth Paltrow Röportajı

resim

 Gwyneth Paltrow
Gwyneth Paltrow
Doğum Yeri:Los Angeles, California, USA
Doğum Tarihi:27 Eylül 1972 (Çarşamba)
Boyu:1.75 m
Gerçek İsmi:Gwyneth Kate Paltrow
Takma İsmi:Gwynnie

“Filmdeki rolüm epey zorlayıcıydı ve yetenekli olduğu kadar ‘bayağI’ bir karakteri canlandırdım. Tam anlamıyla dağılmış biri… Kendime izin vermeli, duygularımın akışı için kendimi rahat bırakmalıydım. Günlerce ağladığım oldu,” diyor Paltrow.
Koton tişört, Chaser. Yün yelek, What Goes Around Comes Around.
Piton derisi pantolon, Roberto Cavalli.
14 ayar altın ve deri ok kolye, James
Colarusso. Oksitlenmiş gümüş ve deri pençe kolye, Elizabeth Bell. Gümüş bilezik, Sara Samoiloff. Gümüş yüzüK,
Ugo Cacciatori. Alyans, oyuncuya ait.
Metal zincirli, ipek-deri elbise ve gümüş kolye, Bottega Veneta. Zımbalı deri kemer, Burberry. Gümüş bileklikler, Sara Samoiloff. Gümüş zincir kolye (bilezik olarak takılmış), Tom Binns. Deri botlar, The Frye Company.
“Tam bir kıyafet delisiyim.
Modayla eğlenmeyi
seviyorum. Oyun oynamak gibi-çok keyifli!”
“Londra
harika bir yer ama Amerika’yı özlüyorum.
Bu aralar her yerin vatandaşı
olduğumuz
hissine kapılıyorum.”

FAITH HILL VE TIM MCGRAW’UN GÜNEŞ ışığıyla dolmuş mutfağında, sabahın erken saatlerinde Gwyneth Paltrow ve Hill, kahkahalarla gülüyor. Hill kahve hazırlarken, kocası Li’l Liza Jane şarkısını mırıldanıyor. Rahatlıkla kardeş sanılabilecek iki sarışın, Hill’in InStyle dergisi için Paltrow ile röportaj yapma fikriyle gırgır geçiyor. “Röportajı yapan olarak ilk işim,” diyor Hill, ünlü oyuncu ise araya girerek, “Araştırmanızı yaptınız mı acaba?” diye soruyor, en iyi Güneyli aksanıyla. İkili Paltrow’un; McGraw’un canlandırdığı, menajeriyle olan başarısız evliliği ve madde bağımlılığıyla mücadele eden, gözden düşen country şarkıcısını oynadığı Country Song filmini çekerken arkadaş olmuş.

“Faith benim için büyük bir ilham kaynağıydı,” diyor Paltrow, üzerindeki bacaklarını sıkıca saran kargo pantolonu ve üst üste giydiği gri ve beyaz atletleriyle. Rol için hazırlanırken, saatlerce Hill’in konser kayıtlarını izlediğini belirtiyor. “Aynı boydayız, sahnede nasıl durduğunu ve hareket ettiğini gözlemledim. Ayrıca bence Faith, canlandırdığım karakterin olmayı düşlediği gibi biri.”

Öyle görünüyor ki, Paltrow burada kendini evinde hissediyor- zira filmin prömiyeri için geldiği Tennessee’de, çiftin evinde kalmış. Bu tercihin geçerli bir sebebi var. Oyuncu, Coldplay’in solisti kocası Chris Martin ile, geçen yıl film çekilirken Hill-McGraw çiftinin masasının konukları olmuşlar. Çocukları Apple, 6 ve Moses, 4; country şarkıcılarının üç kızı Gracie, 13, Maggie, 12 ve Audrey, 9 ile oynamışlar.

Müzik dinlemek için birlikte bölgedeki kulüplere gitmişler ve Martin ile McGraw, stüdyoda birlikte filmin müzikleri üzerinde çalışmışlar.
resim

“Faith ve Gwyneth, ne istediklerini çok iyi biliyorlar ve bu seviyenin altında hiçbir şeyi kabul etmiyorlar,” diyor McGraw, ekrandaki ve özel hayatındaki iki eşi arasındaki benzerlikleri anlatırken. “Faith bir şarkıcı, Gwyneth ise oyuncu olarak o kadar başarılılar ki etraflarındaki herkesin de en iyi yönlerini ortaya çıkarıyorlar.”
İki kadın, ellerinde dumanı tüten kahveleri, sohbet etmek üzere arka verandadaki dış mekan şöminesinin yanına giderken aralarında belirgin bir huzur olduğu görülüyor. “Bir yıldır arkadaşız” diyor Paltrow, “Ama aslında ruh ikizleriyiz."


Röportajın bir kısmıdır.

Kaynak:trendus.com/InStyle dergisi

İletiTarih: 10 Nisan 2011 17:31
 Kullanıcı bilgilerini göster MSNM Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
0
McFly
Müdavim

Kayıt: 28.04.2009
İletiler: 7354



facebook twitter Özel mesaj gönder
Tim Burton'la 'Alis Harikalar Diyarında' Üzerine..
Tim Burton'la 'Alis Harikalar Diyarında' Üzerine..

 Tim Burton
Tim Burton
Doğum Yeri:Burbank, California, USA
Doğum Tarihi:25 Ağustos 1958 (Pazartesi)
Boyu:1.82 m
Gerçek İsmi:Timothy William Burton


Yarattığı tasarımlar, çizimler ve çok daha fazlası Modern Sanatlar Müzesi’nde sergilenen ve son filmi 'Alis Harikalar Diyarında' yakında gösterime girecek olan Tim Burton ile keyifli bir söyleşi...

Yönetmen Tim Burton tarafından yaratılmış taslaklar, tablolar, film sahnesi çizimleri, set parçaları, çizgi filmler ve kuklalar, Kasım ayı sonundan itibaren New York’taki Modern Sanatlar Müzesi’nde sergilenmeye başladı. Son filmi 'Alis Harikalar Diyarında' merakla beklenen ünlü yönetmenle 'Edward Scissorhands'in doğuşu, 3D’nin yükselişi ve antropomorfik (insan biçiminde) kahve fincanları üzerine bir sohbet...



Ömür boyu yaptığınız çalışmalarınızı Modern Sanatlar Müzesi’ne vermek nerden aklınıza geldi?

Çok organize bir insan değilimdir. Neyse ki, bazı malzemelerimi Amerika’daki bir depodan alıp İngiltere’ye taşımıştım. Böyle konularla gerçekten çok fazla ilgilenmem ama bu sergi sayesinde geriye dönmek benim için ilginç bir süreçti. Müze yetkilileri, geçmişimle ilgili bazı ilginç detayları hatırlamama yardımcı oldular. Sergide ben varım ama farklı bir ben bu… Kendime objektif olarak bakabilme fırsatı buldum.

ANİMASYON HERŞEYDİR
Yönetmenlerin çoğunda kendi sanat çalışmalarının ve illüstrasyonlarının retrospektifleri (geriye dönük birikim) pek yoktur. Yönetmenlik vizyonunuzu etkileyen güzel sanatlar altyapısına nasıl sahip oldunuz?

Gençlik yıllarımda sevdiğim filmlerin hepsi görsellik açısından zengindi. Hafızamda derin iz bırakan filmlerdi. Bence film görsel bir olaydır. Bu yüzden animasyon altyapıma minnettarım. Animasyon herşeydir. Sanattır, tasarımdır, filmdir. O zamanlar hep animasyon sanatçısı olmak istiyordum. O alanda çalışırken herşeyin nasıl yapılacağını öğreniyordum. Animasyon film yaparken fiilen çalışıyor, planları tasarlıyor, çekimleri ve kurgu işlemini yapıyorsunuz. Başından sonuna kadar harika bir deneyimdi.

Kreatif süreciniz nasıldır? Film için rastgele çizimler yaparken aniden bir karakter bulduğunuz anlar olur mu?

Benim için taslak hazırlama ve çizim süreci, başka insanların not alma süreciyle eşdeğerdir diyebilirim. Kendimi hiçbir zaman bir yazar gibi hissetmedim. Bence görsellik daima önce gelir. Örneğin Jack Skellington karakteri, belli bir sebep olmadan önüme kağıdı alıp tekrar tekrar rastgele çizim yaptığım bir günde ortaya çıktı.

Bazen de karakterlerin beynimde oluşan bir görüntüden ortaya çıktığı olur. Bunun örneği Edward Scissorhand karakteridir. Aklımdaki fikir ve düşüncelerden ortaya çıkarlar. Edward Scissorhand karakterinin doğuşu bir duygudan kaynaklanır. Yıllar içerisinde farklı formatlarda çizmeye çalıştım. Gençlik yıllarımdan kalan bir fikirdi. Bu yüzden uzun süredir aklımdaydı.

YENDİDEN ÇEVRİMLER BİR ANLAMDA TEHLİKELİ

Filmlerinizin çoğunda orijinal fikirler var ama aynı zamanda 'Maymunlar Gezegeni/ Planet of the Apes' ve 'Alis Harikalar Diyarında' örneğinde olduğu gibi “yeniden çevrimler” de yapıyorsunuz. Hollywood’dan “yeniden çevrimler” için destek almak, sıfırdan film yapmaktan daha mı kolay?

Bugünlerde bir trend var. Neredeyse bütün TV dizilerinin yeniden çevrimi yapılıyor. Belirli alanlarda güvence faktörünün önemli olduğuna kuşku yok. Ancak eşit oranda da tehlikelidir. 'Alis Harikalar Diyarında' gibi bir proje, 3D formatında yapma fırsatıyla birlikte değerlendirilirse, tamamen yeni bir proje gibi de algılanabilir.



İnsanların zaten bildiği bir öyküyü alıp kendi yorumunuzu getirmek tedirgin edici mi?

Açıkçası çok da ürkütücü gelmedi. Geçmişte yapılan 'Alis Harikalar Diyarında' prodüksiyonlarına bakıyorum da, izlediğim her versiyonda bir avuç tuhaf karakterin arasında yürüyen pasif bir kız var. Benim yaptğımda ise Alice son derece aktif bir kız olarak öne çıkıyor. Dolayısıyla geçmişte yapılanlara karşı herhangi bir bağlılık duygum olmadı. Benim için tamamen yepyeni bir deneyimdi. Geçmişten örnek alabileceğim ve yeniden hayat verebileceğim harika bir versiyonu yoktu.

3D SİNEMANIN ÇEKİCİLİĞİ

3D formatında çekilmiş bir live-action dünyasına ilk adımınızı atarken “Alice”in kusursuz bir öykü olduğunu düşünüyor musunuz?

'Alis Harikalar Diyarında'nın bana cazip gelen yanı 3D formatında çekilecek olmasıydı. Daha önce 'Nightmare Before Christmas'ın 3D’ye dönüştürüldüğünü biliyoruz. Gerçekten de iyi oldu. İzlerken büyülendim. 'Nightmare'ın asıl 3D formatında seyredeğer olduğunu bana gösterdi. Şimdi 3D’nin 'Alice' öyküsü için de uygun olduğunu hissediyorum. Bence 'Alice'deki asıl olay, öyküsünün edebi yönü değil; tuhaf ve esrarengiz doğasıdır. Bu kadar yıl sonra yeniden denemek bu yüzden cazip geldi.
resim


STOP-MOTİON DAHA İYİ DURUMDA

Hollywood’un geri kalan kısmının CGI’nin (bilgisayar efektli animasyonlar) keyfini çıkardığı günümüzde hala stop-motion animasyon gibi geleneksel özel efektlerle çalışmaya devam etmek zor olmuyor mu?

Stop-motion tekniğinin tıpkı animasyon gibi değerli bir sanat formu olarak kendisini kanıtladığını düşünüyorum. Bundan birkaç yıl öncesine kadar ölü bir mecraydı. Şimdi hala birçok belirsizlik olmakla birlikte yeterince çeşitlilik ve farklılık oluştu. Eğer insanlar bir filmden hoşlanmışsa hangi mecraya ait olduğunun önemi yoktur. CGI’nin tam egemenliğinin sözkonusu olduğu birkaç yıl öncesine kıyasla şimdilerde stop-motion daha iyi durumda…

Stop-motion’u sevdiğiniz belli… Sizdeki CGI korkusunun sebebi nedir?
Örneğin 'Nightmare Before Christmas'ı ele alalım. El çizimi animasyon şeklinde yapmam teklif edildi ama ben stop-motion yaptım. Çünkü o proje için en doğru mecra oydu. İster stop-motion, ister animasyon, ister CGI olsun, hangi mecranın kullanılması gerektiğine karar verirken teknik açıdan başarmak istediklerinize paralel olarak her projeye göre değişir.


AĞACIN KARAKTERE DÖNÜŞTÜĞÜ ANLAR...

'Pee Wee’s Big Adventure'dan 'Beetlejuice'e kadar her filminizde mobilya gibi hareketsiz nesnelerin hareketlenip hayat bulma eğilimi var. Nesneleri günlük bazda insan gibi görüp antropomize mi ediyorsunuz?

Evet, elimde kahve fincanıyla burada yatağıma uzanmış durumdayım. Böyle bir yerde dikkatimizi dağıtıp derin düşüncelere dalmak için boş zamana ihtiyacımız vardır. İnsanlar bunu hayatlarında yeterince yapmıyorlar. İşte o anlar, bir ağacın küçük bir karaktere dönüştüğü anlardır.

Geçmişe dönmekten heyecan duydunuz mu?
Benim için oldukça tuhaf ve gerçeküstü bir durum bu… Henüz tam anlamıyla kavrayamadım. Hazır herşeyimi vermişken kirli çamaşır sepetimi de oraya bıraksam iyi olacak.


kaynak:Wired.com/cagatayyolda.net

İletiTarih: 11 Nisan 2011 18:52
 Kullanıcı bilgilerini göster MSNM Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
0
McFly
Müdavim

Kayıt: 28.04.2009
İletiler: 7354



facebook twitter Özel mesaj gönder
Kaybedenler Kulübü: Bir Kadıköy Röportajı 1.Bölüm
Kaybedenler Kulübü: Bir Kadıköy Röportajı 1.Bölüm

Kaybedenler Kulübü: Bir Kadıköy Röportajı-1.Bölüm-Röportaj Üç Bölümden Oluşmaktadır.

 Kaybedenler Kulübü (2011) Türkçe [3] İngilizce [2] Altyazı 
Afiş
Yönetmen:Tolga Örnek
Vizyon Tarihi:25.03.2011
IMDB Puanı:7.6 (8,615 Oy)
Tür:Komedi, Dram
Süre:105 dk
Ülke:Türkiye Türkiye
Dil:Türkçe
Oyuncular:Nejat Isler, Yigit Özsener, Ahu Türkpençe, Idil Firat

resim


Farkındayız, biraz “Kadıköylü kayırmasına” dönüştü iş. Önce Şenol, sonra Müfit, şimdi de Kaan Çaydamlı ve Mehmet Öztekin. Ne yapalım ki Kadıköy böylesine bereketli bir arazi. Metrekareye bin tane kültür mantarı düşüyor. Yoksa sakın “aman bunlar da pek konformist çıktı canım, oturdukları yerden iş yapıyorlar” diye düşünmeyin. İcabında sıkı bir röportaj için Fizan’a bile gideriz! Nitekim bu röportaj için kalktık taa Acıbadem’e gittik, Mehmet’in evine.



“Kaybedenler Kulübü” filmi değildi aslında bizi bu röportaja sevk eden. Şenol Erdoğan ile yaptığımız röportajda Kaan Çaydamlı “fenomeni” ister istemez ön plana çıkınca bir punduna getirip Kaan’la röportaj yapmayı koymuştuk kafaya. Ama tanıyanlar “mendeburun tekidir, kimselerle konuşmaz öyle” dedikleri için “bir başka bahara” bırakmıştık bu fikri. Mehmet Öztekin ise çalışmalarıyla göz dolduran bir yetenek olduğu ve “camiaya” yakınlığı nedeniyle çok keyifli bir röportaj vereceği hissini uyandırdığı için ajandamızdaydı zaten. Ulvi aradı Mehmet’i ve uygun bir tarih için randevulaştık.



Mehmet telefonda k.çımızı tavana vurduran bir şey söyleyiverdi: Kaan Reportare’yi görmüş, çok beğenmiş, “ulan ben nasıl akıl edemedim böyle bir şeyi, çok güzel olmuş” demiş. Bununla da kalmayıp, “röportajlarından birine ben de katılsam da fotoğrafları ben çeksem” demiş. Durur muyuz hiç? Hemen “Ee, seninle yapacağımız röportaja Kaan da gelsin?” dedik. Kaan’ın röportaja katılacağını tahmin etmiyoruz tabii ama bir punduna getirip iki soru da Kaan’a sorar, emrivaki yaparız hesabındayız yani… Ama tahminimizde yanıldık. Kaan Çaydamlı fotoğraf motoğraf çekmedi, röportaj konuğumuz oluverdi Mehmet'le birlikte.



Kısacası bu tam anlamıyla “bir taşla iki kuş” röportajı oldu. “Kaybedenler Kulübü”nün ağır abisi Kaan Çaydamlı ve onun hikayesini büyük bir ustalıkla senaryolaştıran Mehmet Öztekin’i aynı masada buluşturup yaklaşık 5 saatlik bir röportaj yaptık.



Pek belli etmemeye çalıştı ama Kaan çok sıkıldı bu röportajdan. O sıkıldıkça biz eğlendik. Bir ara kafamıza bir şey fırlatacağından endişelensek te kazasız belasız bitirdik röportajı.














"kaybedenler kulübü bir erken doğumdu. radyoculuğun bugünkü noktasında ancak yapılabilecek bir projeydi..."







Sinan: Gerilmeyin, sadece sohbet edeceğiz. Formatımızı biliyorsunuz zaten?

Kaan Çaydamlı: Evet, formatınıza göre sen provokatörsün! Tespit ettik onu! (Kahkahalar)

Sinan: Yayınlanmasını istemediğiniz konulara girersek uyarırsınız bizi.

Kaan Çaydamlı: Yok abi, ne söylersek o.

Ulvi: Şenol’unkinde canımız çıktı tabii! Neresini keseceğiz, ne yapacağız diye! (Kahkahalar)

Sinan: Evet lütfen! Çok küfür etmezseniz seviniriz yani. Bir noktadan sonra düzeltmeye çalışırken anlamı korumak için k.çımızı yırtıyoruz.

Kaan Çaydamlı: Bütünü içinde değil mi?

Sinan: Bir noktaya kadar argoda sorun olmuyor da… Aşırı argo sözcükleri değiştirince, sohbetteki lezzet metne yansıyamıyor. Yok, küfür edecekseniz edin de…

Ulvi: Edin de yani adam gibi edin! (Kahkahalar)

Sinan: “Kaybedenler Kulübü” Filmi üzerine konuşmayacağız sizinle. Asıl derdimiz “Kaybedenler Kulübü”nün kendisi, kendi hikâyesi. Sizin kişisel serüvenleriniz… Filme de gireceğiz elbette kıyısından bucağından.

Mehmet Öztekin: Ben de onu tercih ederim doğrusu.

Sinan: Mehmet, ortada bir hikâye var. Bu hikâyeyi anlatılmaya değer kılan şey neydi sence?

Mehmet Öztekin: Hmmm… Benim İstanbul’a yeni geldiğim dönemdi.


Ulvi: Eskişehir’den mi?
resim


Mehmet Öztekin: Yok İzmir’den… Daha önce hiç bir yerde söylemedim, ben bir radyo programı yapıyordum zaten o yıllarda. “Gamlı Baykuş” adında bir programdı... Yani radyoculukla çok ilgiliydim o dönemde. Özel radyoların yeni açıldığı dönemdi. “Gamlı Baykuş”, format olarak Kaybedenler Kulübü’nün tamamen aksi yönde bir radyo programıydı. Mesela Nirvana’ya özel bir program… Sırf o Seattle Sound’dan bahsedip, teknik bilgi verip, hiç bir telefon bağlantısı almayan bir programdı. Yani istekten tutun da canlı bağlantı, ıvır zıvır, övgü yergi telefonu almayıp, radyoda sadece iki saatlik bir program yapıp bitiriyordum. Konsept programlar yapıyordum… Aslında biraz saçma bir hareketti, çünkü o dönem tam da özel radyoların kurulmasıyla radyoda özgürlüğün başladığı dönemdi ve ben TRT formatında bir program yapıyordum! Kaan’la tanışmamız o döneme denk geldi. Bir ortak arkadaşımız Kaan’dan çok bahsetmişti bana. Derken sinema sevdasıyla İstanbul’da olmak gerektiğinde Kaan’da kalmaya başladım.

Sinan: Neredeydin o zamana kadar?

Mehmet Öztekin: İzmir’deydim. Okuyordum. Radyo çok fazla hayatımdaydı son 2-3 yıl boyunca…

Kaan Çaydamlı: Radyo yönetiyordun sen galiba?

Mehmet Öztekin: Ha evet! Radyo yönetme işi Antalya’daydı. Program yapıyordum Antalya’da. E Medya’nın yeni kurduğu radyonun başına geçmiştim bir dönem. 3-5 ay orada kaldım.

Sinan: Radyo sevdasından sinema sevdasına?

Mehmet Öztekin: Radyo artık tiksinti verici bir hale geldi benim için. Radyo dinlemez hale geldim, o kadar yani. Ama korkunç film seyrediyordum bak. Mesai gibi… Günde dört tane film seyrediyordum. Abartmıyorum, her gün üç ya da dört film… O yüzden de radyo dinlemeye zaman kalmıyordu zaten. Bu arada işte Taksim’e gidiyorum, o zamanlar Hanif Han’da çalışıyorum, yapım şirketinde. Radyo da Gümüşsuyu’nda… On dakikalık bir yürüyüş mesafesinde yani… On dakikalık mesafede ama, nadiren gidiyorum radyoya. Hani eğer çok da yapacak bir iş yoksa, gidecek daha iyi bir yer yoksa falan Kaan’la konuşuyoruz, “haydi gel radyoya” diyor, birkaç bira alıp gidiyorum. Orada, stüdyoda öylece oturup dinliyorum onları. Ya ben radyo programını radyoda dinlerdim. Öyle herkes gibi evde radyo açıp dinlemezdim yani… (Gülüşmeler)

Sinan: Canlı canlı?

Mehmet Öztekin: Gerçi evde de radyo yoktu ki, nereden dinleyecektim yani? Neyse, yine bir akşam stüdyoda Kaan’ları dinlerken, bir trenin üzerine konan bir arı hikâyesi anlatmaya başladı herif! Zaten ara ara dinlerken, ağır laflar ettiklerine birçok kez tanık olmuştum. Bana göre çok iyi program yapıyordu herifler. Ama o hikayede beni etkileyen şey ritmdi… Şimdi çok fazla hatırlamıyorum hikayeyi ama çok iyi hatırladığım bir şey var. Dinlerken hikaye bir anda korkunç bir görsellik kazanıvermişti kafamın içerisinde. Acaip, sürreal bir sürü görüntü. Kaan hikayeyi anlatmaya devam ederken bir süre sonra koptuğumu hatırlıyorum. Bir ritm oluştu kafamın içerisinde. Bu benim sinemada çok inandığım bir şeydir. Bir ritm başlar ve artık o dakikadan sonra kendi yolunu kendi bulur! Sizin ne yazdığınız, ne oynattığınız, ne çektiğiniz önemli değildir. Yani film, kendi şiirini kendi yaratır. Kaan’ın anlatımında da öyle bir atmosfer doğdu. Çok ilginç bir yere, hikayenin tam kırılma noktasına geldi ve çok dağıttı hikayeyi… Toparlayamayacak diye düşündüm, hatırlıyorum inanılmaz bir şeyle nasıl toparladı, toparlayıp bitiriverdi… Hikaye bitti ve Kaan hemen hiç vakit kaybetmeden tekrar standardına döndü. İşte bir telefon çaldı ve “sizinle yatmış mıydık?” “hayır!”… Kaybedenler Kulübü formatına dönüverdi… Kaan’ın arada anlattığı bu trenin üzerine konan arı hikayesi beş dakika falan sürdü. Ve o hikâyeyi bitirdiğinde kafamda beliren görsellik üzerin “bunu yazmak istiyorum, senaryolaştırmak istiyorum” dediğimi hatırlıyorum. Ki ilk yazdığım Kaybedenler Kulübü’nün açılış sahnesi böyledir zaten. Radyodaki Kaan karakterinin sesi altında böyle görsel bir şey vardır, bir sekans vardır... Radyo stüdyosunda bir flaşın patlamasıyla biter. Yani stüdyoyu sadece bir saniye görürüz bütün o sekans içerisinde ama sesi hep duyarız. Ben o sahneyi daha sinopsisi yazmadan önce yazmıştım bile… Bunun senaryosunu yazacağım dediğim anda o sahneyi yazdım ve bir kenara koydum. Ondan sonra sinopsise oturdum. Benzer bir şey bu senaryoda da oldu. Bu senaryoda da önce final sahnesini yazıp kenara koydum, sonra oturdum ikinci versiyonunu yazdım.

Sinan: Programın üzerinden yıllar geçti. Yıllar sonra bu hikâyeyi bir sinema filmine dönüştürmeyi tetikleyen şeyi merak ediyorum. Bugünün izleyicisini enterese edeceğini düşündüren şey nedir sana?

Mehmet Öztekin: O biraz benim yaklaşımımla ilgili tabii…

Sinan: Bak ama, sorudaki şeye bak! (Gülüşmeler)

Mehmet Öztekin: Bir ağırlık var, yani ne yapacağımı şaşırdım! (Kahkahalar)

Kaan Çaydamlı: Ben bir tek Ulvi’nin sorularına cevap vereceğim! (Kahkahalar)

Mehmet Öztekin: Şimdi orada şöyle bir durum var. Aslında her hikaye anlatılmaya değerdir. Eğer sen onu doğru aktarabiliyorsan elbette. Anlatılan şeyin çok fazla bir önemi olduğunu düşünmüyorum, önemli olan onu doğru anlatabilmek, doğru aktarabilmek. Kaybedenler Kulübü için de böyle. Bunun üzerinde çok düşündüm, biraz şuna benziyor: piyanonun icat edildiği dönemde Beethoven gibi birinin dünyaya gelmiş olması, bugün doğmuş çok iyi besteciler için çok büyük talihsizlik mesela… Bence Kaybedenler Kulübü’nün özel radyolar furyasındaki durumu buydu. Aslına bakarsan Kaybedenler Kulübü gibi bir program ancak bugün yapılmaya başlanabilirdi…

Sinan: Bir tür erken doğum muydu yani?

Mehmet Öztekin: Evet, bence bir erken doğumdu! Nitekim bu senaryoyu çok yere götürdüm ben. Öyle bir an geldi ki, “yok, bu iş olamayacak, bunu bir kenara koyalım” dedik. Senaryoyu götürdüğümüz herkesin tavrı, yorumu aynıydı neredeyse… “Hmmm çok güzel, çok sofistike!” Yani “ben bundan bir bok anlamadım” demenin en kibar versiyonuyla karşılık verdi prodüktörler…

Sinan: Orada bir durmanı isteyeceğim ve Kaan sana bir soru yönelteceğim hemen. Bu senin hikâyen sonuçta… Seni ve senin yaşadıklarını anlatıyor film. Bütün bunları “şan olsun” diye mi yaptın abi?

Kaan Çaydamlı: Pardon? Şan olsun derken?

Sinan: Bir gün birilerinin çıkıp bunları anlatacağını, başkalarına taşıyacağını düşünerek mi yaşadın yani?

Kaan Çaydamlı: Öyle bir şey söz konusu değil. Terk edilmiştim! Evimde üst kata, küçük bir odaya sığınmıştım. Madem öyle, nasıl başladığımı anlatayım… Mühendislik yapıyorum, kötü bir ilişkim var, eve gitmek istemiyorum ve günde on üç saat, on dört saat, on beş saat hafta sonu dahil çalışıyorum… Eve geldiğimde de uyumaya karşı bir direnme hali… Koltuğa oturuyorum, özel radyolar başlamış o sıralar, açıyorum ve dinliyorum saatlerce…

Sinan: Sene kaç tam olarak?

Kaan Çaydamlı: Yeni başladığı yıllar! 90’lar falan… Belki 90’ların hemen başı… Bende bir takım mekanizmalar böyle çalışıyor. Fark etmeden bir şeye odaklanıyorum, biraz Mehmet’in günde dört tane film seyretmesi gibi bir şey bu… Bir gün kendimi radyo programı yapmak isterken, radyoda konuşmak isterken yakaladım. Kadıköy’de oturuyoruz bir arkadaşla. Ahmet Özgür’dü galiba, ses sistemini yapıyordu Kent FM’in. Kadıköy’deyiz, “e hadi gidelim konuşalım, sen bir şey yap” dedi orada… “İyi gidelim bakalım” dedim, gittik. Gece Fanzini diye bir gece programı yaptım. Bir de “Kitapsız” diye bir kitap programı yapıyordum. Kitaptan hiç bahsetmediğim bir kitap programıydı… Radyoya başlamam böyle oldu. Birden bire… Hazır buldum kendimi ve gittim başladım… Kaybedenler Kulübü formatı aslında Gece Fanzini’nde biraz çalışılmış bir format oldu… Küçük bir eğitim oldu yani… Sonra radyo Gümüşsuyu’na geçti. Bu arada bizi Açık Radyo ’ya davet ettiler ve Açık Radyo’ya gittik… Ya ben soruyu kaçırdım galiba? Doğru gidiyor muyuz?

Ulvi: Evet doğru gidiyoruz…




"açık radyo'ya gittim, yayına gireceğim. baktım karşımda bir peygamber tavuğu. yayında söyledim tabii bunu. ömer madra çağırdı hemen..."





Kaan Çaydamlı: Nasıl bir cevap bekliyorsunuz bilmiyorum ama ben doğrudan, olduğu gibi anlatıyorum her şeyi?

Ulvi: Tabi abi, tam da bunu istiyoruz zaten.


resim


Kaan Çaydamlı: Açık Radyo’ya gittik. Bir toplantıya girdim ama inanamadım gördüklerime. Serde mühendislik var ya. “On Air” düğmesine bas, yayına başla kardeşim değil mi? Oturmuş nasıl bir yayın yapacağız diye toplantı yapıyorlar! Ulan bas düğmeye, başla yayına da o arada toplanırız işte! Neyse, zorla sabaha bir Rock and Roll programı koydurdum. Rock and Roll kuşağı! Sabaha! En çok dinlenen programı o oldu o dönem. Bu arada Kent FM kapandı, Gümüşsuyu’na taşınacak ama işte arada beş altı aylık bir boşluk var. Açık Radyo’da işte o boşlukta bir program daha yaptım, tam hatırlamıyorum şimdi ismini. Kitapsız da olabilir, öyle bir şeydi işte… Bir şey dikkatimi çekti radyoda. Yani şimdi bir sürü abi var, böyle güzel isimli abiler. Program başlayacak, nerede? Prodüksiyonda! Yani programı kaydediyorlar! Bant koyuyorlar yani! Bir radyo var ve canlı değil! Yaşamıyor! Benden önce ünlü bir reklamcının karısı, (adam radyoya para vermiş) program yapıyor. Program uzadıkça uzuyor. Bant yaptıkları için bir şey de yapamıyorsun. İşte geliyorum, bakıyorum kadının bandı uzadıkça uzuyor, işte çıkıp yarım saat dolaşıyorum ve nihayet “diyet programı bitti” diyorlar, ben de yayına giriyorum! (Kahkahalar) Neyse, ilk programı yaptım ve radyoda telefonlar kilitlendi. Çok normal? Şimdi Açık Radyo diye bir beklenti var ama canlı iletişime geçirebilecekleri bir şey yok! Birdenbire benim gibi bir adam pervasızca konuşmaya başlayınca, üstüne telefonlar da kilitlenince Ömer Madra aşağıya indi “Ne oluyor lan burada? Küfür mü ettiniz?” diye… (Kahkahalar) Bir sonraki program için gittiğimde de başka bir şey oldu. Tam Refah Partisi ’nin iktidarda olduğu dönem! Bunlar da “dünyanın her yanına açık” ya? Her yerleri açık dünyanın her tarafına! Hâla daha öyle tahmin ediyorum… Bir baktım, bir tane kamera, bir tane türbanlı karı duruyor karşımda! “Yok, bu çekmesin beni” dedim. “Ya sabahtan beri bekliyorlar, işte canlı yayın olmadığı için… İlk siz varsınız sabahtan, çeksinler” dediler. “Hayır çekmesinler!” dedim, “Ya çeksinler” dediler. İyi dedim başladım yayına. Tabii söze “karşımda bir peygamber tavuğu var” diye başladım. Ama hakikaten peygamber tavuğu kardeşim! Teknolojik aletin yanında bir tane böyle tavuk gibi bir şey! Programdan sonra Ömer Madra çağırdı beni tabii… “Sen ne yapıyorsun? Biz herkese açığız” falan dedi. “Valla ben açık değilim!” dedim gittim. Öyle bitti bu macera da. Neyse o günlerde Kent FM Gümüşsuyu’na taşındı. Mehmet Duru’ydu sahibi, “hadi gelin” dedi. Bu arada Mete’yi de (Avunduk) çağırıyor. Tonmaisterlik yapsın diye. Program sırasında ben Mete’ye sürekli laf atıyorum. Format orada oluştu aslında.

Sinan: Her şey kendiliğinden gelişti yani?

Kaan Çaydamlı: Mete öyle cevaplar vermeye başladı, topu o kadar güzel alıp paslar vermeye başladı ki… Sonra Mehmet Duru’ya gittik ve Mete radyoda çalışmaya başladı. Müzik direktörü oldu. Bu arada ben de “night caller” bir şey yapmak istiyorum dedim. Mehmet Duru çok heyecanlandı, kafasındaki night caller programını anlattı bize. Biz de olur dedik ve başladık… Onu yapmadık tabii… Yani onun kafasındaki bir şeydi o… Olabilirdi elbette ama bize denk gelmedi işte. Sonra biz “on air” tuşuna basıp konuşmaya devam ettik...

Sinan: “Ben çıktım ve konuştum, sonrasını bilmiyorum” diyorsun?

Kaan Çaydamlı: Yani işte her şey bu biçimde oluştu…

Mehmet Öztekin: Öyleydi, öyleydi! Ben hatırlıyorum. Yani “kimse dinlemiyor, kimse dinlemiyor!” Lan kim dinler bunu? O bir eşikti. Öyle bir dönemdi ki, sesi birazcık düzgün bir dallamayı oturtuyorlardı işte bilmem kimin askerdeki sevgilisi için çalıyoruz diye hesapta radyo programı yapılıyordu.

Kaan Çaydamlı: Şimdi tabii Kent FM’in geleneği biraz farklıydı özel radyolardan. Örneğin Barbaros (Devecioğlu) bir üslup yaratmıştı. İşte “Posta Arabası” vardı. Aslında çok önemli programlar vardı. Ben onları dinledim, uyumadan, ertesi gün işe gidip on dört saat mühendislik yapıp, gelip kadınla yatmak yerine onları dinliyordum… Çok depresif bir dönemdi zaten. Çok şey öğrendim oradan. Öyle hazırlamışım kendimi… O yüzden, Mehmet’in film seyretmesi örneğiyle örtüşen bir şeydir benimki de… Belki içimdeki bir şeydi bu, çünkü örneği yoktu böyle şeylerin…

Ulvi: Ben şuna şaşırıyorum, filmle de bağlayacağım. Ben de hatırlıyorum, o dönemi. Çok ağır bir programdı. Ama şimdi hasbelkader birisiyle tanışıyorsun, hayatta kitap okumayan birisi, mesela reklamcı bir abla… “Haa, Kaybedenler Kulübü mü?” diyor! Yani dinliyormuş!

Mehmet Öztekin: Evet hep söylerler bunu…

Ulvi: Yani sen niye dinliyordun? Ne anlıyordun da dinliyordun? Seninle daha film çekilmeden konuştuğumuzda, işte Kaybedenler Kulübü dediğinde doğrusunu istersen çok fazla insanın ilgi göstermeyeceği, popüler olmayacak, bir kenarda kalacak, yapılması ve işte ancak belirli bir kitlenin izleyeceği bir film olacak diye düşünüyordum. Gişe başarısı olmayacak bir film… Ama şimdi iş bambaşka bir yere gitti?

Kaan Çaydamlı: Dur, daha bilmiyoruz hiç bir şey?

Ulvi: Yok ama bambaşka bir yere gittiği ortada. İnternette falan kelalaka, ne altıkırkbeş’i bilen, ne de bizim kafada olan bir sürü insan Kaybedenler Kulübü üzerine yazıyor, konuşuyor. Bu beni çok şaşırttı. Örneğin Facebook’ta Kaybedenler Kulübü’ne bu kadar insanın ilgi göstermesi çok enteresan, sosyolojik bir durum.

Mehmet Öztekin: Evet, ben aynı hissiyatı Yapı Kredi Yayınları Ulysses ’i bastığında yaşamıştım. (Kahkahalar) İlk 7 baskı hemen tükenmişti! Akıl almaz bir hızla! Ulan dedim, ülke aslında neredeymiş de bizim haberimiz yokmuş! Şöyle bir örnek vereyim sana: Tolga Örnek bu senaryoyu çok beğendi ve film yapmak istedi. Aynı dönemde bir genç sinema kollektifi beni buldu, Kadıköy’de biz oturduk içtik. "Biz bu filmi no name yapmak istiyoruz" dediler. Yani yönetmeni yok, oyuncusu yok! Birileri oynayacak, birileri çekecek. Böyle bir anarşist tavırla “biz bu senaryoyu çekmek istiyoruz, izin verir misin?” dediler. Bu dediğinizi yapabilecekseniz ben izin veririm dedim. Kurun sisteminizi, çekiyoruz filmi deyin bana… Ama bana bu iş on yıl sürer demeyin. Bunu gerçekten yapmak istiyorsanız organize olun ve yapın. Evet Ulvi, bir anlamda haklısın söylediğinde. Yani reklamcıların ne işi var bu programla? Senaryo da aynı şeyi yaşadı bende. Bir sürü görüşme yaptım, bir sürü insan geldi. Bugün çok tanıdığımız, bildiğimiz underground takılan yönetmenlerden popüler yönetmenlere kadar “bu filmi ben çekmek istiyorum” diyenler oldu. Ama böyle örnekler de oldu…




"programdaki karakterler gerçek insanlardı. brit gerçekten brit, samsa gerçekten samsa'ydı. daha fazlasını bilmeye çabalamadık. bilmemek gerekiyordu çünkü"





Ulvi: Şunun gibi bir şey midir söylediğin? Marcus Miller konserine gitmiştim, o dönem çalıştığım firma ana sponsor. Açık Hava tıka basa dolu! Abi herifin albümü 100 tane anca satıyor ülkede? Nedir yani, hiç bilmediğimiz insanlar mı var bu ülkede? Yoksa işte “orada olmak, orada görünmek, oradakilerle iletişim kurmak bana çok şey katar” diyen bir kitleden mi söz ediyoruz?

Mehmet Öztekin: Buna ben cevap vermek istiyorum! Abi geçenlerde bir cafede oturmuş çekim için beklerken boş bir vakit oldu. Cafenin televizyonunda bir müzik kanalı açık. Serdar Ortaç’ın ilk dönemlerinden bir klip oynuyor. Böyle saçları küt falan, çok acayip bir dekorda çekilmiş, çok acayip, çok berbat bir iş. Bekliyoruz ya, izliyorum ben de. Hani “lan hakikaten bunlar da vardı bir zamanlar” diye… O sırada bir şey dikkatimi çekti. Klipteki mekânın her yerinde route 66 tabelaları var! Mekân gerçek bir mekân değil. İşte belli bir bar ortamı yaratmışlar, süslemişler. Mekâna “görsel” olarak koydukları tek şey de route 66 tabelaları! Başka hiç bir şey yok.

Kaan Çaydamlı: Yolların anası!

Mehmet Öztekin: Evet! Şimdi o yolun duruşuyla ilgili, Kaan’ın dediği gibi “tüm yolların anası” duruşuyla ilgili bir sorun var. Route 66 artık öyle bir şeye dönüştü ki, artık her yere koyuyorsun ve duruyor! Nereye koysan duruyor. Bunun hiç rahatsız edici olmaması dikkatimi çekti.

Ulvi: E artık bir ikon oldu!

Mehmet Öztekin: Evet işte! Artık ikon oldu! Ve onun o gücünden kaynaklanan bir aidiyet duygusu da oluştu bir biçimde. Route 66! Herkes onu yapıştırmak istiyor üstüne, sırtına, duvarına, işte arabasına, bilmem neresine! Şimdi açık konuşmak gerekirse Kaybedenler Kulübü, “Kaybedenler Kulübü” adı yüzünden birazcık bu dediğin noktaya geldi…

Ulvi: E daha açık söyle, pop ikonu oldu yani!

Mehmet Öztekin: Evet! Bir de belki Türklükle ilgili bir durum da var burada… Yani, hani “kaybeden olmak” durumu…

Ulvi: Arabesk bir durum var…

Mehmet Öztekin: E yani oraya götürdüler biraz… Yanlış mı söylüyorum bilmiyorum ama çok insan bu noktada böyle…

Kaan Çaydamlı: Canım, bu gelen telefonlardan da belliydi! Kaybedenin altının nasıl doldurulduğuyla ilgili bu biraz da… Yani programın ilginç tarafı şuydu; biz yüzleştik zaman içinde bununla… Kaybeden olmak haliyle yüzleştik… Ama hiç teslim olmadık!

Mehmet Öztekin: Ha tabii bu arada filmin nasıl böyle bir şeye dönüştüğünü değil, radyo programının nasıl böyle bir şeye dönüştüğünü konuşmak gerekiyor…

Ulvi: Radyo programı dönüştü zaten, bizim de ilgimizi çeken nokta bu. Bunu sorguluyoruz bir anlamda…

Mehmet Öztekin: Ortada istatistikî bir gerçek var yani, en çok dinlenen radyo programıydı bu bahsettiğimiz…

Sinan: En başta söyledim ya, filmden çok radyo programı ile, bu filme konu olan adamlarla ilgileniyoruz… Kaan filmi izledin mi sen?

Kaan Çaydamlı: Yok ben izlemedim, çok korkuyorum.

Sinan: Merak ettim çünkü, oradaki adam sen misin? Filmde kendini bulabildin mi?

Ulvi: Ne kadarı kurgu, ne kadarı gerçek? Sen neresindesin filmin?

Kaan Çaydamlı: Senaryoyu sonuçta Mehmet yazdı, Tolga’yla birlikte… İlk senaryonun üzerine çok uzun video kayıtları yaptık. Günlerce konuştuk, anlattık… Her şeyi! Film yüzde yüze yakın gerçek! Hatta yüzde yüz gerçek! Sadece bazı karakterler evlendirildi… İki farklı karakter tek karaktere indi mesela… Çünkü 10 yıl boyunca haftada dokuz saat yapılmış olan bir programın hikâyesini doksan dakikaya sığdırmak zorunda kalmak çok zor bir mesele… En büyük ızdırap buydu! Belirli majör şeyleri seçtiler filmi yaparken. Programın en önemli özelliklerinden biri dinleyiciyle olan ilişkimizdi bizim… Hiç eyvallah demedik. Ancak bize eyvallah dedirten insanlar telefonda kalabildi… Çok sonraları Okan Bayülgen’in yaptığı zaplama zuplamanın aslında daha dürüstünü, daha gerçeğini yapıyorduk biz. Dolayısıyla bir takım karakterler oluştu zaman içerisinde. Mesela Hüseyin usta diye bir taksi şoförü çıktı. Onun ayrı kuyruğu oldu biliyor musun? B 17 plaka! B 17 kuyruğu vardı Taksim’de, AKM’nin yanıda. O’nun dönmesini bekleyenlerin kuyruğu… Mesela Brit diye bir karakter çıktı... Dilemma çıktı… En önemlisi Kuş Beyin’di… Bence programdaki en acayip şeydi bu. Hala bugün “o program ne kazandırdı sana?” dersen, öyle bir adam kazandırdı derim… Yalçın da öyledir mesela… Bu karakterler filmde var. Geldiler ve konuştular… Ya Tayfun mesela… Brit’in ismi Tayfun’muş. Ben yeni öğrendim bu film sayesinde… Adam bizim için Brit’ti işte… Mesela Samsa’nın ismini hala daha bilmiyorum. Ama zaten olması gereken de buydu… Bilmemek gerekiyordu… Bilmeye hiç çabalamadık. Çünkü gerçekti onlar… Gerçek olan o halleriydi… Adı işte her ne ise, o kişi aslında gerçekten Samsa’ydı ve biz Samsa’nın büründüğü kimlikle değil, Samsa’yla ilişkideydik! Bence programın yarattığı en önemli şey budur. Bir karakter yaratabilecek ya da kendi olabilecek insanları seçtik ve onurlandırdık!

Mehmet Öztekin: Bak mesela burada da aynı durum var. Programın dinlenme kapasitesine, ağına baktığında bu karakterlerin sayısı da az bence? Yani dinlenme oranını da düşününce?

Kaan Çaydamlı: Ya bence fiziksel olarak mümkün değildi o… Yani programı aramak cesaret işiydi her şeyden önce. Mesela şimdi konuşuyorum insanlarla, daha iyi anlıyorum. Muhtemelen bizim tavrımızdan dolayı da cesaret isteyen bir şeydi programı aramak. Geçen gün fotoğraf çeken birisi “abi ben sizi aramıştım” dedi mesela. Çok çıkıyor böyle. Tiyatrocular falan. “Abi sizi aramıştım” diyorlar. “Ne yaptım peki?” diyorum. “Bir daha arayamadım abi, saçmaladım, çok heyecanlandım” diyorlar. Bayağı aklı başında, senin benim gibi adamlar… (Kahkahalar)

Sinan: Dinleyicinin o zamana kadar alışkın olduğu pohpohlayan, dinleyiciye biraz da yalakalık yapan anlayışı altüst ettiniz. Alışkın değil ki millet? Peki, ilk telefonlar çalmaya başladığında, bu üslubunuzdan dolayı dinleyicinin olası reaksiyonundan endişe ettiğin olmadı mı?

Kaan Çaydamlı: Ya program için tahsis edilmiş bir tek telefonumuz vardı. Bazen biz bir dinleyiciyi unutuyorduk telefonda, o da bekliyordu orada… Çok örneği var bunun. İki saat telefonda, bizim ona bir şey dememizi bekleyen insanlar vardı. Dolayısıyla isteseler de arayamıyorlardı zaten. Ta ki biz kapatana kadar! Bazen çok uzuyordu telefonlar. Mesela Brit! Yarım saat konuşuyordu… Yani aslında üç kişi program yapıyorduk da denebilir. Mesela Kuşbeyin aradığında ney çalıyordu. Mesela bizim Can bile arayıp parça söylemiş. Can Gox! Can Gox hepimizin hayatında acayip bir yerde. Ama bu başka bir şey… Yani o karakteri yaratmak da başka bir şey… Bir sürü insan yaratabilirdi bunu ama o insanlar yarattı, ısrar ettiler… Bak, biz komik bir şey yaptığımızı yedi tane kızın bizi aramasıyla anladık… Yedi kız toplanmışlar, aradılar bizi. Biz bir şey söyledik, ama gayet normal konuşuyoruz. Birden kahkahalar yükseliyor arkadan! Mete’yle bir ara bakıştığımızı hatırlıyorum. Çok şaşırdık… “Lan komik bir şey yapıyoruz galiba” diye ilk ayırdına varışımız odur… Çok geniş bir kitle skala vardı yahu… Mesela “Piç Osman”ın yıkama yeri! Ve oradaki dolmuş taksiciler… Ya oraya giderdik, her taksinin arkasından kasa kasa bira çıkardı! Sütçü Hüseyin vardı mesela. Votka’ya süt katıp içine de fındık atıp onu içerdi. Çok da güzel bir açıklaması vardı; “işte votka mideyi bilmem ne yapıyor, süt onu bastırıyor, sütün kolesterolünü de fındık alıyor” falan diyordu herif! Piç Osman, Çakal Yılmaz… Mesela bunlar radyoyu hiç aramadılar ama biz bütün o tehditleri aldığımızda kapıda nöbet beklediler. Erbakan dönemiydi tabii…


"bu popüler zırvalığın içinde olmadık. çok mu bilinçliydik? çok mu hesaplıydı? hayır! herşey sezgiseldi..."





Mehmet Öztekin: Ben bir anekdotu paylaşmak istiyorum bu arada…

Kaan Çaydamlı: Sütçü’yü mü anlatacaksın?

Mehmet Öztekin: Evet. Program bitti, üzerinden üç dört yıl geçti. Kaan’la kaldığım dönem; sabahları çıkıp Üsküdar’a iniyorum taksiyle, oradan Beşiktaş’a geçiyorum, oradan da Taksim’e geçiyorum. Neyse, evden çıktım bir sabah, ilk gelen taksiye atlayıp Üsküdar dedim. Gidiyoruz, Zeynep Kâmil’den Üsküdar’a inen yokuşta birden başka bir taksi kırdı önümüze. Benim şoför fren yaptı. Çok sert bir fren değil, ama sevimsiz bir durum oldu işte. Bilirsiniz, genelde taksiciler bu tür durumlarda aşırı tepki verir, küfür etmeye bağırmaya falan başlarlar. Herif hiç, sıfır tepki! Benim taksici şaşırtıcı bir sakinlikle baktı diğer taksi şoförüne ve devam etti yola. Az önceki taksi önde, biz arkada gidiyoruz… Bir yüz metre kadar falan öyle gittik. Aynı taksi aniden kenara çekti. Herhalde yolcu indirecek diye düşünüyorum. Ulan ne tuhaf hareketler yapıyor herif falan diye düşünürken benim taksi şoförü bunun yanında durdu, camını açtı ve baktı. Bir şey demiyor ama, sadece baktı. Benim taksici gözümde büyüyor bu arada! Süper karizma bir herif. Bu arada diğer taksideki herif de camını açtı ve baktı. “Sütçü? Pardon abi fark edemedim” falan dedi. Benim taksici “önemli değil” deyip camı kapatıp devam etti. Böyle

Kaan Çaydamlı: Film gibi bunlar…

Mehmet Öztekin: Evet, bunlar böyle aidiyet hisseden insanlar, aslında böyle adamlardı. Her biri, kendi durdukları noktada zaten birer efsaneydiler bence…

Kaan Çaydamlı: Piç Osman’ın yerine gittik, Çakal Yılmaz götürdü bizi. Gittiğimizde tezgâhın üzerinde küçük bir çilingir sofrası olurdu… Üç dilim pastırma, kaşar peynir falan, çok ayarında… Rakısı hazır. Çakal Yılmaz bırakırdı bizi oraya… Böyle adamlar da dinliyordu bizi, öte yanda acayip acayip entelektüeller de dinliyordu. Ressamlar, gazeteciler vs. Hala karşılaşıyoruz…

Sinan: Hayatının boktan bir dönemi olduğu söylemiştin radyoya başladığında?

Kaan Çaydamlı: Hayır benim başlamam şöyle oldu. Ayrılmıştım… Kötü bir evliliğim vardı. Çok âşık olarak evlenmiştim ama çok gençtik, kâbusa dönüştü… Ve ayrıldık. O yalnızlık döneminde bir şey yapmak dürtüsü ağır bastı. Mühendisliğe, işe kaçmaktansa… Çünkü öyle bir hayatım vardı, aslında erken evlenip bir anlamda hayatımı durdurmuştum. Dolayısıyla, 27 yaşında boşandığımda, 18 yaşında yapmayı düşlediğim şeyleri yapmaya başladım.

Sinan: Ne gibi şeyler?

Kaan Çaydamlı: İşte bir sürü bir şey… Şimdi eşim okur diye çok açık konuşamıyorum (Kahkahalar)

Sinan: Yok ben biraz zorlayacağım doğal olarak. Program o duygusal sıkıntılı dönemden çıkış yapmanı sağladı mı?

Kaan Çaydamlı: Ya bende biraz eblehlik var. Gerçekten! Ben bazı şeyleri algılamayan bir adamım. Nasıl oluyorsa artık, programın bu kadar çok dinlendiğini algılamamam gibi, kadınlarla ilgili bir sürü şeyi de algılamıyorum. Bir algı problemim var. İnsanlar bir takım işaretler gönderiyor belki ama… Bilmiyorum…

Mehmet Öztekin: Ya evde, salonda oturup televizyona bakarken senin aniden “oğlum bizim bu programı dinliyorlar galiba lan?” dediğini ben çok iyi hatırlıyorum… Sonra Esquier’in, televizyonların abanması falan…

Kaan Çaydamlı: Evet biz röportaj vermeyi, fotoğraf vermeyi hep reddettik. Bilinçli bir şey değildi ama… Bir gün bir sabah programına çağırdılar. Bir gazeteye haber olmuştuk çünkü… Aşkla ilgili ağır bir şey söylemiştim. Çok popüler bir kanaldı. “E tamam, gelelim de kim var?” dedik. İşte, dönemin pop ikonlarından iki tanesi, bir tane medyum, bir de biz olacakmışız! O dönemde adeta bir saldırı oldu bize… Bizi malzeme yapmak istediler, Çünkü çok uygunduk televizyona. Buna benzer bir şeyler söylersek rating almayı umuyorlardı.

Mehmet Öztekin: Hülya Avşar çağırmıştı falan…

Kaan Çaydamlı: Hepsi çağırdılar aşağı yukarı, hiç birine gitmedik… Ha, bir tek Siyaset Meydanı’na gittik, orada da konuşturmadılar bizi zaten… (kahkahalar) Ama mesela orada da bir başka şey vardı yani… Bütün bu medya adamları orada! Hepsi birbiriyle tanışıyor! Mete’yle biz ikimiz böyle çük gibi duruyoruz… Kim bunlar lan? Ne oluyor? Nasıl ya, hepsi tanışıyor mu gerçekten? diye bakıyoruz birbirimize. Ama ara olduğunda bütün öğrenci tribünü inip bizim yanımıza geldi. O zaman iyi hissettik kendimizi. Bu kadar kopuktuk aslında. İşte bu kadar uzak durmayı başardık. Bu popüler zırvalığın içinde kullanılmadık. Çok mu bilinçliydik, çok mu hesaplıydı? Hayır ama, çok sezgiseldi öyle söyleyeyim… Her şey sezgiseldi aslında…




"iyi bir terkip çıktı ortaya. bizim dünyamızın içinden biriyle, bizim dünyamıza dışarıdan bakabilen birinin terkibi..."





Sinan: Pekiii! Programın “etinden sütünden” faydalanmaya başladığınızda ne oldu?

Kaan Çaydamlı: Biz bundan hiçbir zaman faydalanmadık! Reddettik! Ara sıra da olsa program için bize para verdiklerinde, başlarda “program masrafı” olarak içki harcamasına gidiyordu. Ama sonra sağolsunlar, içemeyeceğimiz kadar çok içki ve sigara gelmeye başlayınca o masraf ta kalktı… Her gün kurye geliyordu, çok Jack Daniels içtik yani… (Gülüşmeler) Bir tek onu istedik ve bir dönem aldık onu bak… Bir keresinde programın ortasına reklam girdiler. Dur yahu? Senaryodakiyle de karıştırıyor olabilirim bak! Ama araba reklamıydı galiba? Biz de “ulan arabaya mı binilir a.q! motora binmek varken” demiştik…

Mehmet Öztekin: Hayır, hayır! Sen Pepsi reklamı yapmıştın!

Kaan Çaydamlı: Pepsi’ye laf sokmuştuk…

Mehmet Öztekin: “Coca Cola varken Pepsi mi içilir?” demiştin! (Kahkahalar)

Kaan Çaydamlı: Coca Cola’cıydık o zaman. Dolayısıyla bizim programın içine reklam giremez oldular. Ama enteresan bir şey, anladığım kadarıyla bizi dinleyen çok reklamcı olması hasebiyle ortaya çıktı bu… Reklamlar hep bizim programın önünde ve arkasında oldu. Araya girmedi reklamlar. Bilmiyorum yani, radyo tarihinde var mıdır böyle bir şey? Gecenin saat ikisinde Pepsi reklamı niye girsin ki? Biz bittikten sonra giriyordu! Hiç eyvallahımız olmadı bu konuda. Sponsor olmak isteyenler oldu. Mesela biz Jack Daniels içiyorduk, rakip marka “bizimkini için” diye geldi, içmeyiz dedik. E içemezdik, çünkü hakikaten Jack Daniels içiyorduk! Yani bu kadar naif aslında her şey…

Sinan: Sağol, sağol ama aslında “eti sütü” derken başka şeyi kastetmiştim! Neyse, ona bilahare gireceğim de… (Kahkahalar) Anlattıklarından çıkardığım kadarıyla senaryoda bir takım süslemeler de var yani?

Mehmet Öztekin: Şimdi bu bir iki yerde mecburen yaptık. Mesela filmde Pepsi ve Coca Cola’yı kullanamayacağımız için, bu karşıtlığı gösterebilecek biçimde nasıl revize edeceğimize baktık… Yani gerçeğe en yakın, aslını bozmadan nasıl verebiliriz diye… İşte araba reklamının ortasına, “motorsiklet varken arabaya mı binilir lan?” şeklinde bir değişiklik yaptık… Aslında çok isterdik gerçekte nasıl olduysa öyle aktarmayı. Yani bunlara süsleme denirse eğer, işte bu şekilde birkaç değiştirmeyi zorunlu olarak yaptık… Eh, 10 senelik bir süreci, o süreçteki olayları, karakterleri bir sinema filmi içerisinde aktarırken bazı dokunuşlar yapmak zorundasın. Zamana yayılı biçimde gerçekleşmiş 2-3 olayı, 2-3 gün içerisinde yaşanmış gibi anlatmak zorunda kaldığımız yerler de var. İki karakteri alıp, tek bir karakterde birleştirmek de var. Çok fazla girmek isteyip de giremediğimiz yerler de var… Bak özellikle bunu söylemek istiyorum. Üzerinde durmayı çok istediğim karakterler oldu. Özellikle değinilmesi gereken çok önemli karakterler vardı. Bunlara girmeyi de denedim başta. Ama karakterler o kadar ağır ki! Adamı bara oturtuyorum mesela… Kaan ve Mete’yle ya da Zeynep’le bir sahnesi var. Gelip geçiyor orada! Ama aslında durup bu adamla ilgilenmek gerekiyor senaryoda. Onun hikâyesini dinlemek gerekiyor. Bunun mümkün olmadığını gördüğümde, istemeyerek de olsa hiç girmemeye, hiç dokunmamaya, filmin içinde adını anmamaya karar verdim. Doğrusu da bu bence… Çünkü onların her biri bence başlı başına bir film konusu… Girdiğin zaman çıkamazsın…

Ulvi: Unutmadan araya girip sorayım hemen. Senaryo’da Tolga’ya pek iş kaldı mı? Bunu özellikle soruyorum çünkü Mehmet’in “Veronica Pompa İstiyor” kitabını okudum ve sana küfür ettim, kulakların çınlamıştır herhalde Mehmet! Abi kitap okurken kendin bir hayal dünyası yaratırsın, kafanda karakterleri canlandırırsın dimi? Ulan izin vermiyorsun ki? Film seyreder gibi, sen ne çizdiysen s.ke s.ke biz onu canlandırmak zorunda kalıyoruz kafamızda! (Kahkahalar) Çok rahatsız edici yahu! Kitabı okurken bundan çok rahatsız oldum! Yahu bir izin ver de hikâyenin içine gireyim, hayal edeyim, karakterleri ve olayları kafamda kurgulayayım değil mi? Yok abi! Mümkün değil. Kitap okumuyor, film izliyorsun adeta! O kadar dominantsın ki! İşte olayımız budur, okurken şunu şöyle, bunu böyle hayal edeceksin! İşte karı da böyle! Yani 31 bile çekemezsin, o kadar tanımlanmış bir şey! Çok rahatsız ediciydi çok! (Kahkahalar) Senaryoyu okumadım ama eğer öyle yazdıysan zaten kimseye bir bok kalmamıştır. Böyle bir şey oldu mu?

Mehmet Öztekin: (Gülüyor) Evet, korkarım öyle oldu!

Ulvi: Tolga bu durumda ne yaptı?

Mehmet Öztekin: Ya bu tip meselelerde benim eğilimim şu oluyor. Ben bunu böyle yapayım, başka biri çekecekse ve eğip bükmek istiyorsa, eğip büksün…

Ulvi: Yani adam darlanmadı mı? Bana alan bırakmıyorsun diye?

Mehmet Öztekin: Bilakis, o konuda tam aksi davrandı. Tolga’nın kendi ifadeleriyle konuşmak gerekirse, Tolga tam olarak kendi ifade ettiği şekilde çok steril bir ortamdan ve steril bir hayattan geliyor… Bunu da sürekli söylüyor. Yani aslında böyle bir hikaye anlatmak için biz Tolga’yı “aşırı hijyen” diye tanımladık mesela… O ise “abi hijyen kelimesi bunu karşılamaz” dedi… (kahkahalar) Şimdi öyle baktığın zaman, Tolga hızla içine girmek istedi olayın. Ama “ben bunu yaparım, ben bunun ağzına s.çarım demenin de alemi yok” dedi… O kafada bir adam Tolga…

Ulvi: Bilmediği sularda yüzdü yani…

Mehmet Öztekin: Evet biraz öyle oldu… Ama bu avantaj da getirdi… Dışarıdan bakabilen, ne bizim tanıdığımız ne de bizi tanıyan bir dünyadan bakabilen bir adamın gözüyle bu hikâye nasıl enteresan olabilir bakışını kattı filme… Sinematografisine ve gözüne çok güvendiğimiz bir adam! Bilmiyorum aydınlatıcı olacak mı ama şöyle bir örnek vereyim: Bazı yerlerde çok katıydım ben… Hani “abi, bu böyle olacak!” dediğim yerler vardı. Bunlardan biri kuşbeyin’di mesela… Özellikle altını çizişimden de anlamışsındır. Mesela çok uzun sahneler, yönetmeni korkutur. Çok uzun sahnelerin bir sürü stresi vardır. Sıkıcı olabilir, bayıltabilir, oyuncular duygudan çıkabilirler, montajı zordur… Kuşbeyin’inki böyle bir sahneydi… O sahneye yazarken Tolga çok uzun olmaması konusunda beni uyarmıştı. Ben dört sayfa gönderdim sahneyi! (Kahkahalar) Yani böyle şeyler oldu! Çok kavga ettiğimiz, çok tartıştığımız sahneler oldu… Ama ben bir sahne tasarladım mesela, Tolga gelip kuş kondurdu! Buna bir de şöyle bir şey ekleyelim gibi çok önemli dokunuşlar yaptı.

Kaan Çaydamlı: Bence iyi bir terkip var burada… İçeriden ve dışarıdan bakabilen insanların oluşturduğu bir terkip.

Ulvi: Senaryoyu okumadım ama seni tanıyorum… Veronica’yı da okuyunca “ulan bu herifle çalışılmaz” dedim… (kahkahalar). Bütün köşeleri kapatıyorsun çünkü…

Mehmet Öztekin: Ya evet, ben öyle tercih ediyorum… Ha eğer sen bunu bozup yeniden yapmayı tercih ediyorsan, üzerine bir şeyler koymak istiyorsan, benim “aman ha dokundurtmam” gibi bir takıntım yok… Ama “işin sonunda çıkması gereken enerji, duygu budur” da diyorum… Yani sen bunu bozabilirsin, yüzseksen derece değiştirebilir, evirip çevirebilirsin… Sonuçta olması gereken duyguyu verebiliyorsan mesele yok…

Ulvi: Film sindi mi içine peki? Kaan sana soramıyorum, sen izlememişsin çünkü filmi henüz…

Mehmet Öztekin: Sindi, sindi! Bunun üstüne çok düşündüm, sindi. Ha tabii sindi derken, elbette çok arıza görüyorsun… Ama eminim Tolga’da aynı şeyi hissediyordur…

Ulvi: E sonu yok tabii… Bir yerde bırakmak gerekiyor…

Mehmet Öztekin: Tabii, gerçekçi olmak gerekir. Sonuçta başka biri çekti bu filmi. Ben çekseydim bile bir sürü arıza bulacaktım yaptığım işte. Hele ki başka birinin, hele ki bambaşka bir dünyadan bakan bir adamın bazı dokunuşları rahatsız edecektir… Mesela ben, vizyona girmeden önce bir kere izledim. Özellikle bir kere izledim. Tolga beni ikinci kez izlemem için çok çağırdı, çok baskı yaptı. Ama istedim ki bir demlensin, bakayım nasıl hissedeceğim… Giderek kötü mü hissedeceğim, iyi mi hissedeceğim diye… Ama işte kötü bir yere gitmedi…


"çok örtüşen şeyler var programın yapıldığı dönemle bugün arasında. şimdi erbakan öldü, çocukları beceriyor bizi..."



resim



[font=Courier New]Sinan: Kaan’ı kim oynadı?

Mehmet Öztekin: Nejat İşler oynadı.

Sinan: Nasıldı?

Mehmet Öztekin: O da benim için enteresan bir hikâye… Nejat’la filmden önce yaptığımız konuşmalarda Nejat’ın elektriğinden, enerjisinden, söylediği şeylerden benim anladığım şey şuydu: Nejat bambaşka bir şey oynayacak! Yani ne Kaan olacak, ne Nejat olacak… Ben bunu hissettim… Fakat filmi izledikten sonra şunu açıkça ifade etmem gerekiyor: Kaan, Kaan’ı kendisi oynasaydı bu kadar oynayamazdı!

Kaan Çaydamlı: Biz filme başlamadan önce Nejat’la oturduk masaya. Bana tek bir soru sordu… Geçti karşıma ve şunu söyledi: “Sana tek bir şey soracağım. S.ktir et hepsini, sen nasıl bir şey istiyorsun?” Olaya böyle yaklaşan bir adam görünce zaten endişe edecek bir durum da kalmadı. “Yürü” dedim… Başka söylenecek bir şey yoktu zaten… Dolayısıyla özel bir durumdur Nejat…

Ulvi: Oyunculara nasıl karar verdiniz? Niye Nejat? Niye diğerleri?

Mehmet Öztekin: Valla ben Nejat’a sürekli itiraz ettim. Bunu da ilk defa görüyor olacak, eğer okursa röportajı…

Sinan: Hmmm… Kafandaki kimdi?

Mehmet Öztekin: Benim kafamda nedenini hiç bir biçimde bilmediğim şekilde Mete Horozoğlu vardı.

Sinan: Enteresan?

Mehmet Öztekin: Niye dersen bilmiyorum ama Mete Horozoğlu çok Kaan oldu benim kafamda. Ha, bunda Nefes’teki performansı, o kopukluğu etkili olmuş olabilir. Adamın başka bir düzlemde Kaan’ı da böyle çıkartabileceğini düşündüm. Mete konusunda ne kadar ısrar ettiysem, Nejat konusunda da o kadar itiraz ettim. Nejat'a itiraz etmemin sebebi, belki aslında bugün başarılı diye ifade ettiğimiz şeydi… Nedense böyle bir filmde herkesin aklına ilk nejat gelir diye düşündüm. Açıkçası böyle şeyleri de pek sevmiyorum. Ben her zaman en son akla gelecek adam oynasın diye düşünürüm. Cast direktörü Luisa çok ısrar etti Nejat konusunda. Tolga daha nötrdü…

Kaan Çaydamlı: Anladığım kadarıyla Nejat çok eminmiş?

Mehmet Öztekin: Tolga, “Nejat’a gönderelim senaryoyu, bir okusun” dedi. Adam okur okumaz prodüksiyon şirketini bastı. (kahkahalar) Bunu benden başka kimse oynayamaz, benden başka birini oynatmaya kalkarsanız da arıza çıkartırım, problem yaratırım, yıkarım, bayıltırım falan dedi…

Kaan Çaydamlı: Çok samimi olarak söylediği bir şey var Nejat’ın: “ben on altı yaşımdan beri bu role hazırlanıyorum”! Nejat Nişantaşı’nda caminin avlusunda plak tezgâhı açardı, o zamanlar o Nejat’ın bu Nejat olduğunu bilmiyorum tabii, çok plak alıp verdik birbirimizden. Plak depolarında çok takıldık. “Sizi çok dinlerdik” diyor… “Hiçbir bokumuz yoktu, evde bir radyo sadece… Tüpte su kaynatırdık ev ısınsın diye, Kaybedenler’i dinlerdik” diyor… Yani aslında aynı yerlerden, aynı hayatın içinden gelmişiz… Aynı yerlerde takılmışız…

Ulvi: Müzikleri de Can yaptı, biraz da Can’dan söz edelim…

Kaan Çaydamlı: Filmin, daha doğrusu programın 7-8 tane parçası var. Bunları dinleyen fanlar oluştu. Bu çok enteresan bir şey… Program bugün bile insanlarda karşılığını buluyor…

Ulvi: Ekşi Sözlük’te “Kaybedenler Kulübü Şarkıları” listesi var…

Kaan Çaydamlı: Evet bir sürü şey var! Brit’in tabiriyle insanlar tekrardan yeni bir moda girdiler. Bizim 68’imiz gibi bir mod! Bu bana çok ilginç geliyor. Ben hiç bir zaman dinleyemedim bizim programı. İnsan kendi sesine katlanamıyor zaten. Fakat bu gün internette dolaşan o yedi tane programı dinleyenlerden bir sürü mail alıyorum. “Abi diğerlerini nereden buluruz? DVD yapın” diye… Birden insanlar böyle konuşmaya başladılar. Daha filmle ilgili hiç bir şey seyretmediklerini özellikle vurgulamak istiyorum… İlginç yani… Hani “yeniden yapılırsa olur mu?” sorusuna bir tür cevap aslında… Demek ki hakikaten böyle bir şey yapılmalı tekrar. Biz yapalım anlamında söylemiyorum bunu… Çok örtüşen şeyler var programın yapıldığı dönemle bugün arasında. Erbakan vardı, onun çocukları vardı o zaman. Şimdi Erbakan öldü, onun çocukları beceriyor bizi! Aslında daha da beter bir dönem! Daha beter nefes aldırmıyorlar! Dolayısıyla herkesin böyle bir şeye ihtiyacı var gibi geliyor bana. Birilerinin çıkıp bu cesareti göstermesinde fayda var. Tabularla ilgili konuşabilmesinde, bunların yeni yarattığı tabularla taşak geçebilmesinde, kendisiyle alay edebilmesinde… Bak, en önemli özelliğimiz buydu bizim. Biz neysek oyduk. Kendimizle alay ediyorduk. Erken boşalıyorsak, erken boşalıyorduk orada da! Bir sürü acayip iş yaptık. Canlı yayında Viagra testi yaptık mesela? Viagra yeni çıkmıştı. Durduk, ulan bunu denesek ne olur acaba dedik ve denedik… Şimdi böyle bir şey yapsak ne olur acaba?

Ulvi: Yaptırmazlar!

Mehmet Öztekin: Evet yaptırmazlar!

Kaan Çaydamlı: O zaman da yaptırmazlardı aslında? Çok ciddi şikayetler gidiyordu. Allahtan bizden kayıt istiyorlardı da, biz bir kayıt yapıyorduk o tarihli, onu gönderiyorduk. (Kahkahalar). Fake kayıtlar yapıyorduk yani… Şimdi meselenin bir tarafı bu… İlgimi çekiyor, gözlemliyorum. Programın kavranışıyla ilgili olarak, Tolga’ya ve tüm ekibe yansımasıyla ilgili olarak bir şey söylemek istiyorum. Mesela Tolga’yı Kuşbeyin’le tanıştırdığımızda inanamadı! “Böyle bir insan var mı yahu?” diye şaşırdı. Karısına anlattığında, karısı “yok canım, böyle birisi olamaz” demiş. Kuşbeyin’e gidelim dediğimizde, eli ayağı titriyor adamın. (Kahkahalar) Oturup bir saat yemek yedik. Acayipti! Bir gün gidelim hakikaten; o karakterler, o insanlar, o insanların ilişkileri hala daha çok acayip geliyor. Tolga gibi bu dünyanın dışındaki, steril taraftaki, işte şu kadar gişe yapmış filmleri olan, ne bileyim bambaşka bir hayat yaşayan bir adama “ya böyle insanlar var mı?” dedirtiyor program. Can da bu insanlardan biridir tolga için. “Müzikleri kim yapsın?” konusu gündeme geldiğinde, “Bizim Can var mimar, birlikte çalışıyoruz” dedik. 3-0 mı? 5-0 galibiz şu anda! Bu da lütfen kayda girsin! (kahkahalar)

Mehmet Öztekin: Yok, yok! “Müzikleri kim yapsın?” diye bir tartışma olmadı bile… Müzik konusu daha hiç konuşulmuyorken…

Kaan Çaydamlı: Yahu ben detaya girmiyorum, Can’la ilgili bir şey söylüyorum.

Mehmet Öztekin: Pardon, sen devam et o zaman…

Kaan Çaydamlı: Nasıl yapılsın ayrı bir hikaye, ama Can’a, Cavit’e ulan yapar mısınız dediğimizde, hiç bir soru işareti yoktu aslında. Normalde birisi Can’a “şu film müziğini yapsana” dese, Can “s.ktir git!” der… Direkt yani! Diğer tüm karakterler için de böyledir bu… İnsanlara sadece “hadi abi” dedik o kadar… Brit’e gel konuş dedik. İnsanlar geldiler işlerinin güçlerinin arasında, konuştular. Zaten Tolga’yı en fazla etkileyen şeylerden biri de insanların bu tavrı oldu sanıyorum. İnanamadı yani… Böyle insanlar var ve böyle bir şey yaşanmış. Anlamaya çalıştı, çok çaba gösterdi. Benim görebildiğim kadarıyla montajcısından bütün sete kadar herkes, çok fazla içine girdi olayın. Herkes filmin jargonuyla konuşur oldu, oyuncusundan tut ışıkçısına kadar…

Mehmet Öztekin: Bunlar çok kaliteli adamlardı ama… Mesela Tolga’yı çok etkileyen karakterlerden biri de Gülşen’di… Gülşen diye bir fan… Onunla da sohbet ettik. Tolga şöyle bir hesap yaptı, programın yayınlandığı sıralarda Gülşen 15-16 yaşlarında olabilir en fazla. “Yahu sen anlıyor muydun ki bu adamların laflarını o yaşlarda? Bu adamlar ağır bir takım laflar ediyorlar, gerisi zaten geyikti. Hadi bir dinledin, iki dinledin… Ama seni bu kadar bağlayan, bu kadar etkileyen, yıllarca takip etmene neden olabilecek ne olabilir ki?” dedi… Gülşen, “evet, anlamıyordum ama ağır ve derin bir şeylerden bahsettiklerini biliyordum ve bu çok enteresan geliyordu bana” dedi… Biz bunu filme koyduk mesela… Tolga’nın bundan çok etkilendiğini biliyorum…

Sinan: Allah Allah ya? Şimdi bu Kaan’a sağdan bakıyorum, soldan bakıyorum, önden arkadan bakıyorum… I-ıh! Ben film yapılacak bir adam göremiyorum? Sen ne görüyorsun bu adamda yahu? (Kahkahalar)

Kaan Çaydamlı: Vaay, başarılı!

Mehmet Öztekin: Evet sert girmeye başladı! (Kahkahalar)

Ulvi: Sen şimdi Kaan’ı tanımıyorsun. Ben de Özgür sayesinde tanıştım. Herhangi bir şekilde Kadıköy çarşıya gir, herhangi birine, manava falan Kaan Çaydamlı de… Göreceksin bak, bir Kaan Çaydamlı kültü vardır…

Sinan: Şimdi oraya gireceğim, gireceğim… (Kahkahalar). Yani bakıyorum, ulan ben çirkin bir herifim, benden iyi bir karakter olur da… Bu adamdan ne olur? Ne gördün bu adamda?

Mehmet Öztekin: Yaa… (Kahkahalar)

Kaan Çaydamlı: Kadınlara sormak lazım! (Kahkahalar)

Sinan: Anladık heteroseksüelsin! (Kahkahalar) Altını çizdik! Reportare özel notu! Adam heteroseksüel, umutlanmayın! (Kahkahalar)

Mehmet Öztekin: Pek methini duyduk! (Kahkahalar) Ya ben biraz Tolga kıvamında girdim bu ortama. 18-19 yaşlarında, “film yapacağım” diye ortalıkta gezinen bir adamdım. Su halkaları gibi halkalar vardı etraflarında. İşte birinci halka, ikinci halka… Ben çok içlerinde değildim, her biriyle tek tek ilişkili olmama rağmen… Kaan dışında hiç biriyle öyle yoğun ve özel bir samimiyetim olmadı… Çok garip bir grubu oluşturuyordu bu insanlar ama hiç biri ayırdında da değildi bu acayipliğin… Ayırdında olup olmamak umurlarında da değildi zaten. İnsanlar yaşıyorlardı sadece ve hiç kimse, hiçbir şeyi yadırgamıyor, garipsemiyordu…

Sinan: Neden çok fazla içlerinde değildin peki?

Mehmet Öztekin: özellikle tercih ettiğimi söyleyebilirim. Farklı bir atmosfer vardı ve o atmosferin içine birden bire dahil olma ihtiyacı hissetmedim. İçlerindeymiş gibi davranmak benim yapabileceğim bir şey değildi…

Sinan: Daha açık sorayım, g.tün mü yemedi içlerinde olmayı?

Mehmet Öztekin: Yoo? O anlamda dışında değildim, çok da içlerindeydim. Ama ilişki kurma boyutunda geride duruyordum birazcık… Yoksa her şeyin içindeydim, ortasındaydım yani…

Kaan Çaydamlı: Mehmet’in konumu farklı yalnız, bunun altını çizmek lazım. Mehmet bir gün çıktı geldi. “E hoş geldin, sen yukarıda kal” dedim kaldı. Bizim Mehmet’le ilişkimiz hep şu kıvamdaydı: Ne bileyim motorla Antalya’ya doğru yola çıkardım, 60 kilometre kala arardım “Mehmet ne yapıyorsun?” diye… “Ulan bugünlerde bekliyordum senin telefonunu” derdi. Gider bir şeyler yer içerdik, sonra yola devam ederdim… Yani bizim aslında çok daha geride kurulmuş bir ilişkimiz var ve Mehmet zaten “evdeki adam”dı hep… O “evdeki adam” olarak zaten Mete ve Kaan’ın takıldığı yerde yaşayan bir adamdı… Bizimle ama bizden başka bir yerdeydi…

Sinan: Sence niye çekti kendini o zaman? Bu kadar güçlü bir şekilde ait hissetmesine rağmen? Aslında bu yapının bir aktörü olduğunu da söylüyor bir bakıma?

Kaan Çaydamlı: Hayır! Bu yapının üstündeki! Bu yapının üstündeki bir noktadaki adamlardan biriydi Mehmet… Onu izleyebiliyordum…

Sinan: Ama sen bir marjla ifade ettin? “Ben daha da dışarıdan bakıyordum” gibi bir ifade kullandın?

Mehmet Öztekin: Hmmm… Şuydu… Sinemayla çok fena kafayı kırmış vaziyetteydim. Film yapmaya takmıştım. Bu bana göre daha çok gözlemci olmayı ve bir şeyleri o şekilde yaşamayı gerektiriyor…

Kaan Çaydamlı: E biz de yeterince yaşıyorduk zaten… Gözünün önünde yaşıyorduk…

Mehmet Öztekin: Evet…

Kaan Çaydamlı: Fotoğraf çekiyordu Mehmet…

Mehmet Öztekin: Evet… Çok iyi fotoğraf çekmek, çok iyi bir kare çekmek bir tutkudur. Bunu tercih edebilirsiniz… Bu bir gün batımıysa mesela; anlık bir şeydir, saniyelik bir şeydir… Onu izlemeyi de tercih edebilirsiniz fotoğrafını çekmek yerine… O anı izleyip tadını çıkartmak da isteyebilirsiniz, o anın tadını çıkartmayı bir yana bırakıp belgelemeyi, fotoğraflamayı da tercih edebilirsiniz… İşte ben fotoğrafı çekmeyi tercih ettim…

Sinan: Sezgisel bir şey mi bu? Sen aslında sinematografik bir şeyin içerisinde olduğunu hissettin ve kaydetmeye başladın bir anlamda?

Mehmet Öztekin: Evet, evet…

Sinan: Bu bambaşka, özel bir sezgi çünkü…

Mehmet Öztekin: En başından beri sinematografik bir durum olduğunun bilincindeydim…

Sinan: Ve onu gözlemlemeye başladın?

Mehmet Öztekin: Evet…

Kaan Çaydamlı: Dışardan geldi zaten Mehmet… Bunun dışında, bir ilişki de yaşıyorduk… Bir gün Antalya’ya gittim, tanıştık. Sonra bir dönem Antalya’ya yerleştim ama bu kez Mehmet Antalya’da değildi… Ama sürekli ilişki halindeydik… Bu Bodrum’a yerleşti, ben Antalya’ya yerleştim. Sonra ben bir gün Bodrum’a gittim, bir ay falan sürdü. Her sabah yola çıkıyordum ama bir türlü gidemiyordum. (Kahkahalar) Bu adamın da atlayıp bana gelmesi böyledir yani. Gelip hani bir düzen kurup, filim milim bilmem ne derken, birden şu kadar zaman… Anlamadık ki…

Mehmet Öztekin: Ha bak o etkileyici bir hikayedir. Ben Bodrum’da birileriyle böyle kitap mitap falan bir takım işler yaparken Kaan geldi. Bir uzun takıldı, sonra gitti. Sonra bir daha geldi. İkinci gelişinde, yanında çalıştığım insanlara “ben bu adamı götürüyorum” dedi. (Kahkahalar) Bitez’de balık yiyorduk, hiç unutmuyorum. Kaan’la atlayıp İstanbul’a geldik.









"kimsenin hayatına müdahale etmedim. kimseden de bir şey beklemedim. birileri gitti, birileri kaldı... ne bileyim, babam da böyle bir adamdı işte!"





Sinan: Neyi temsil ediyor peki Kaan’lar? Özgürlük mü? Başka bir şey mi?

Mehmet Öztekin: Gerçekten, çok samimi söylüyorum, böyle bir konumu yoktu. Antalya’da Kelepir’in önünde karşılaştık ilk kez. İşte 5 dakikalık bir sohbetimiz oldu. Önceden tanışmış olmamama rağmen çok garip bir diyalog oldu aramızda. Sonra o gece yemekte karşılıklı oturduk, biraz daha sohbet ettik…

Sinan: Tanıştığınız ilk gün mü?

Mehmet Öztekin: Evet… İlk gün, ilk…

Sinan: Önceden ününü duyduğun Kaan diye bir adam… Ve tanıştığınız ilk gün aranızda güçlü bir iletişim kuruldu.

Mehmet Öztekin: Evet, bir arkadaşım bahsetmişti bana Kaan’dan. O gece oturduk, Kaan’da bir huzursuzluk vardı. “Ben İstanbul’a dönüyorum” dedi, kalktı masadan çıktı gitti…

Kaan Çaydamlı: Hasan da vardı, ben oturamıyordum…

Mehmet Öztekin: Çok sıkıntılıydı… İstanbul’a gitmek üzere kalktı ve gitti…

Sinan: Eee? Bu mu çekici geldi yani?

Mehmet Öztekin: Çekici falan değildi yahu! Biz bir de bunun arkasından…

Sinan: Kaan, ters ters bakma bana öyle! (Kahkahalar)

Mehmet Öztekin: Girecek bak şimdi sana (Kahkahalar)

Sinan: Bak, ben gelirken gusül abdesti alıp geldim! (Kahkahalar) Adamla buluşacağım yani! Büyük olay! Bu hissi anlamaya çalışıyorum yahu! Bu adam bir peygamber kendi camiasında… Kadıköy undergroundunda bir peygamber! Şimdi gerçekten öyle mi değil mi anlamaya çalışıyorum işte?

Ulvi: Şöyle söyleyeyim, ben eski Kadıköylüyüm. Kaan’ı tanımadan önce duyardım hep… Kelepir’den bilirdim ve benzer ortamlarda olduğum için aşinaydım… Şimdi Sinan da bir nevi Tolga Örnek…

Mehmet Öztekin: Haaa anladım!

Ulvi: Sinan Şenol’la tanıştığında bile şok geçirdi. Şimdi Şenol’un peygamber gibi bahsettiği bir adam, Kaan! İnternete girdiğinde yine böyle bir adam profili var ve Sinan da “ne buluyorlar bu adamda, ne var bu adamda” diye merak ediyor tabii… Adamın Kadıköy’de bir hegemonyası var…

Kaan Çaydamlı: Var tabii! Kahveciler falan tanıyor (Kahkahalar)

Ulvi: E var yahu! Gir ekşi sözlüğe, Kaan Çaydamlı yaz da bak… Yok efendim “arkadaşıma gidiyordum, zilde Kaan Çaydamlı yazıyordu, aynı apartmanda oturuyormuş, komşuymuş” falan…

Mehmet Öztekin: Ben şöyle bir örnek vereyim. Bir adam hakkında, halen yaşayan bir adam hakkında, o anlattığı şeyin aslını anlatayım yani… Antalya’da araba kullanıyorum. Dedeman’dan Şirinyalı’ya doğru gidiyorum. Anlattığım beş yüz metre mesafe Dedeman’ın önünde trafik ışıkları vardır. Kırmızı yandı, durduk. Yanımda da İstanbul’dan ressam bir arkadaşım var… Müthiş bir bahar havası var Antalya’da… Camım açık, havaya baktım, açık, çok ılık, sevimli bir hava… “Kaan bugünlerde düşer Antalya’ya motorla” dedim… Hareket ettik. Bir sonraki ışıklar 200 metre kadar ileride… Bir sonraki ışıklara geldik, Kaan aradı… “Ben Korkuteli’nden iniyorum aşağıya yavaş yavaş” diye… Şimdi bu soruna cevaptır aslında… Hani kaç adam tanıyorsun bunu böyle yapabilecek? Havalar güzelleştiğinde motoruna atlayıp İstanbul’dan çıkıp Antalya’ya geleceğini 200 metrelik bir mesafede teyit eden bir adamdan bahsediyoruz… Bence bu kadar basit! Yaptığı işler; altıkırkbeş, kaybedenler kulübü falan…

Kaan Çaydamlı: (Sinan’ı işaret ederek) Bu yine anlamadı… Kesmedi bu herifi şimdi anlattıkların ama bu arada benim g.tüme çok şey girdi (Kahkahalar) Mehmet şimdi konuşmaya başladı!

Ulvi: E bir yerlere geliyoruz işte…

Mehmet Öztekin: Ben gelmeyeyim oraya diyordum! (Kahkahalar)

Kaan Çaydamlı: Ya hikâye şudur… Bir insandan bir şey beklememek… Karşında bir adam var… Ulvi de benim için öyledir mesela. 20 yıl görmem ama işte 20 yıl oradadır bu adam. Bir şey beklemem, bir şey etmem ama bir gün Kadıköy’de gördüğümde otururuz; içeriz, s.çarız, sonra gider, iki yıl görüşmeyiz… En son ne zaman görüştük Ulvi?

Ulvi: Çok oldu…

Kaan Çaydamlı: Bu bir davranış biçimi! Biraz böyle Richard Brautigan’vari bir şey var burada. Bunu anlamak biraz g.t ister yani… Şimdi bunu anlayan insanlar zaten bu şeyi yakalıyor. Bir sürü insan oldu benim hayatımda böyle. Kaç tanesi kaldı dersen; Mehmet kaldı, Şenol kaldı… Bir adamda bir pırıltı varsa, o bana geçiyorsa o adam OK’dir. O adamın herhangi bir şey olması, herhangi bir şey yapması gerekmiyor artık. Dolayısıyla ona adam gibi davranmak kaçınılmazdır. Böyle formüle ediyorum bunu… Tamam mı? Başka türlü nasıl cevaplanır bilmiyorum.

Ulvi: Kaan’ın şöyle bir durumu var mesela… Benim çok samimi arkadaşım falan değil. Hayatımda Kaan’la baş başa da oturmadım, hep birileri vardı yanımızda… Ama ben şu duygudayım: Cuma günü Kaan’ı arayıp “hari gel motorlara atlayıp bir yere gidelim” diyebilecek kadar yakın hissediyorum… “Ne paylaştın bu adamla daha önce?”dersen, paylaşmadım hiçbir şey…

Sinan: Nasıl bir güç bu?

Kaan Çaydamlı: Bu güç işte g.tüne giren şemsiye! (Kahkahalar) Güçle ne alakası var bunun? Güç falan değil bu…

Ulvi: Bu samimiyetle ilgili bir şey… Adamı görüyorsun ve iyi hissediyorsun, yakın hissediyorsun… Bu herif beni s.kmez, bu heriften bir kötülük gelmez diyorsun…

Mehmet Öztekin: Bu aslında hakikaten sıkıntılı bir durum! Özellikle Kaan formatında bir adam için çok sıkıntılı bir durum… Bizim kavgalarımız da bu temelde olmuştur Kaan’la… Ben biraz daha materyalist davranırım mesela. Hayatındaki birçok adama karşı uyarmışımdır onu ve o çok sert tepkiler vermiştir. “Neden, nasıl böyle şeyler düşünüyorsun?” diye kızmıştır bana… Mesela “bu adama dikkat et” dediğimde çok sinirlendiğini hatırlıyorum.

Kaan Çaydamlı: İşte bunlar hep g.tüme girmiştir benim!

Mehmet Öztekin: Bazen kalkıp üstüme yürüyecek falan zannettiğim durumlar olmuştur yani… Bu kadar zırhı olmayan bir adamın mesela Ulvi’ye bunları söyleten, öyle hissediyorum dedirten hali de odur aslında… Ben öyle bir adam değilim, hiç olmadım. Belki o demin sorduğun sorunun karşılığı da buydu… Bu gruba girmek te öyle bir adam olmayı gerektiriyordu… Devrim de böyle bir adamdır mesela, şimdi düşünüyorum da…

Kaan Çaydamlı: Kalanların hepsi öyledir…

Mehmet Öztekin: Yani!... Ama bu bir gözlem… Brit bana Kaybedenler Kulübü kitabını imzalatırken, Brit’le ilk yalnızlar partisi gecesi konuştuğumuz bir detaya ilişkin mevzuyu yazdım oraya. Bu, Brit’i çok etkiledi, bu detayı nasıl hatırladığıma inanamadı… Dediğim gibi; günbatımını izlemek mi yoksa fotoğrafını çekmek mi arasındaki tercihti benim için…

Kaan Çaydamlı: Bak, kimse kimsenin hayatına müdahale etmiyor… Bu adam film mi yapmak istiyor, film yapsın o zaman… Bu herif reklamcılık mı yapmak istiyor, reklamcılık yapsın… Birlikte film yapalım, bilmemneyi birlikte yapalım diye bir şey yok… Doğal olarak gelişiyorsa gelişiyor… Izdırap şurada: Çok fazla şey yaptık biz! Hakikaten hep bir şeyler yaptık… İlk günden beri… Mehmet’le “Uluma”yı yaptık… “Buruk Acı”yı yaptık. Ben ne anlarım sinemadan? Ama bu herif “yapacağım” dediğinde, “hayır yapma” demeyen bir adamım sonuç itibariyle… Çünkü biliyorum, yapacak yani… Ve iyi yapacak!

Sinan: Gerek duyduklarımdan, gerek okuduğum ve anlattıklarından yola çıkarak anlıyorum ki bir rol model haline gelmişsin… Kabul et veya etme…

Kaan Çaydamlı: Bir sürü insan için öyle, doğru…

Sinan: Şenol’la da konuştuk. Et

İletiTarih: 13 Nisan 2011 15:37
En son McFly tarafından 13 Nisan 2011 16:02 tarihinde değiştirildi.
 Kullanıcı bilgilerini göster MSNM Bu kullanıcının gönderdiğini mesajları gösterme Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön   
0
İletileri göster:   
Yeni Konu Gönder   Cevap Gönder 1. sayfa (Toplam 3 sayfa) [Bu başlıkta 45 mesaj bulunuyor] Sayfa:: 1, 2, 3 Sonraki »
« Önceki konuSonraki konu »
Forum Seçin:  

Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki iletilere cevap veremezsiniz
Bu forumdaki iletilerinizi değiştiremezsiniz
Bu forumdaki iletilerinizi silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız