Giriş Kayıt
özel mesaj
spacer

Themis

Kontrol Grubu Çevirmen
 
Kayıt : 17 Aralık 2010
Şehir : Utopia
Meslek : Justitia fiat, ruat coelum. Fiat justitia, pereat mundus.
İlgi alanları : Avustralya Sineması
Son Giriş : Gizli
  • Glitch
    Glitch [S01EPaket]
  • The Letter Writer
    The Letter Writer
  • Criminal Activities
    Criminal Activities
  • Maud & Leo
    Maud & Leo
  • Gett: The Trial of Viviane Amsalem
    Gett: The Trial of Viviane Amsalem
  • Aşk Zamanı
    Aşk Zamanı
  • Kameraman
    Kameraman
  • Küller Ve Kar
    Küller Ve Kar
  • Ran
    Ran
  • Rififi
    Rififi
  • Doctor Who
    Doctor Who
  • Penny Dreadful
    Penny Dreadful
  • Yunus Emre
    Yunus Emre
  • Breaking Bad
    Breaking Bad
  • Kara Ayna
    Kara Ayna
  • Mustafa Kemal Atatürk
    Mustafa Kemal Atatürk
  • Guy Ritchie
    Guy Ritchie
  • Ridley Scott
    Ridley Scott
  • Yasujirô Ozu
    Yasujirô Ozu
  • Marcello Mastroianni
    Marcello Mastroianni
  • Gece Gelen
    Gece Gelen
  • Rogue One: Bir Star Wars Hikayesi
    Rogue One: Bir Star Wars Hikayesi
  • Aşk Zamanı
    Aşk Zamanı
  • Nefesini Tut
    Nefesini Tut
  • Vahşi Günler
    Vahşi Günler
  • avatar
    the_punisher
  • avatar
    R3hab
  • avatar
    nano
  • avatar
    Splash
  • avatar
    kuzeydebiryer
Son Yorumları
Trilogia: To livadi pou dakryzei (2004)
27 Mayıs 2017
Yunan üçlemesinin ilk filmi. Adının üçleme olduğuna bakmayın çünkü yönetmen üçüncü filmin çekimleri sırasında motosiklet kazası geçirip ölmüş. O yüzden sadece ikisi var. Sümüklü
Theodoros Angelopoulos kesinlikle hem sinematografik açıdan hem de işlenen konu itibariyle mükemmel bir film çekmiş. Başyapıt diyebiliriz. Yönetmenliğini üstlendiği filmin senaryosunu Tonino Guerra ile birlikte kaleme alarak görüntü yönetmenliğini ise Andreas Sinanos'a bırakıyor. Müzikleri ise Eleni Karaindrou'ya ait. Özellikle içinde uzun plan sekansları barındıran filmleri ayrı bir seviyorum. Kesilmeksizin devam eden bu plan sekanslar çoğunun sabrını zorlayacak türden ama bana göre sinemanın en etkili vuruşudur. Haricinde görsel olarak dış mekânın doğal ortamdan yana kullanılması filmi daha samimi yapıyor. Ne kadar az CGI, o kadar çok samimi bir film. Theodoros'un mekân tercihleri de genelde renksiz ve sade.

Yönetmen geniş bir tarihsel dönemi işlemiş filmde. Ama orijindeki konu Alexis ile Eleni'nin vefalı âşkları. Tarihsel döngü içinde âşklarının zamansal devinimleri konu edinmekte. Renk seçimleri tek tonda oluyor özellikle filmlerinde. Kıyafetler ya da filmin diğer imgeleri tek renge hapsedilerek simgeleştiriliyor. Misal kıyafetler bu filminde siyah beyaz üzerinde yoğunlaşırken başka filminde sarı yağmurluklu bisikletli adamlar göze çarpmakta. Gerçi her filminde o bisikletli adamlar olacak sanırım. Filmdeki beyaz çarşaflar o kadar yağmura çamura rağmen hiç renginden ödün vermiyor. Aynı şekilde Eleni'nin beyaz gelinliği de. Kar gibi beyazlığını koruyor. Çektikleri acıların ardından hayata karşı güçlü kalmak ve yeniden canlanmak gibi. Zaten Angelopoulos Eleni'yi bir simge olarak kullandığını söylüyor. Troyalı Helen gibi ne vatanı var ne de sonunda bir kalbi kalıyor. Tüm sevdiklerini bir bir kaybediyor.

Kamerasını geniş açıdan kullanan yönetmenlerden biri Theodoros. Kadrajına tüm görüntüyü sığdırarak geniş bir bakış açısı sunar bize. O geniş çerçevede işlenen savaş dramı derinden, sade ve etkili ilerleyişini usul usul yapsa da diyaloglarla değil de görüntülerle konuşturuyor filmi. Yıkık dökük köhne binalar, taşan nehir, sel altında kalmış evler ve nem tutmuş ağlayan çayırlar. Tüm otların üstüne konmuş ayrı ayrı çiğ taneleri süzülüveriyor arta kalan sağ insanların yitiklerine.
Olmazsa olmazı danslar ve enstrüman çalan insanlar. Yaşanan onca acının müzikle yatıştırılmaya çalışılması gibi ya da uyuşturulmaya çalışılması.
Kameranın içine sığdırılmış gerçek bir yaşantı gibi duyguyla izledim filmi. Mükemmeldi. Bir başyapıt.
Zeit der Wünsche (2005)
08 Mayıs 2017
3 saatten fazla süren 1 saat 28'er dakikalık 2 parçadan oluşan film bu süreler zarfında kesintiye uğramadan insanı ekrana bağlıyor. Filmin müziği çok fazla dokunaklı. Ne zaman sahneye o müzik girse boşalan o köy gibi ıssızlaşıyorum, yüreğim burkuluyor.
Melike ve Mustafa, çocukluktan beri beraber büyümüş, birbirlerine sevdalı iki genç. Doğu Anadolu'nun ücra bir köyünde şehir kalabalığından uzak ama köy ahalisinin birbiriyle samimi bir ortam kurduğu zamanların çocukları. Melike, Mustafa'ya âşıktır, Mustafa da Melike'ye. Sevdalarının evlilikle sonuçlanması için dilek ağacından diler Melike Mustafa'sını. Her yıl dilek dilemek için düzenlenen bir vakit vardır, dilekler zamanı derler o vakte. Melike, Mustafa'yı dilemiş dilemesine ama Yaşar'ın da gönlü Melike'de olunca birinin sevdası kara sevdaya dönüşüverir. Salıncaktan nehre atlayarak eğlendikleri gibi kalmıyor maalesef hayat. 'Alamancılık Furyası' başlayınca değişiyor o köyde yaşadıkları her şey. Bir Alamancı geliyor köye. Diyor ki Almanlar erkek işçilere kapılarını açtı, orada yaşam mükemmel para gani. Akın akın göç başlıyor Almanya'ya. Erkekler gidiyor kadınlar er yolu gözlüyor. Gidenlerin peşine Kadir'in aklıyla Mustafa da takılıyor bir gün. Melike'ye düşüyor bu sefer sevdiğinin yolunu gözlemek. Yaşar'ın ailesi zengin ya, dükkânını postaneye çevirince ne Melike'nin mektuplar Mustafa'ya ulaşıyor ne de Mustafa'nın mektupları Melike'ye. Fakirlikten kırılan Melike'nin ailesi de mecbur Yaşar'la evlendiriyor kızlarını. Köyde göçten ötürü adam kalmamış ki kime ne satıp ne elde etsinler. Türkiye'den Almanya'ya iş göçü bağlamında bir âşk hikâyesini konu ediniyor film. Bunu konu edinirken Alamancılık meselesini de psiko-sosyal açıdan ele alıyor. Melike'nin anlatımıyla sürüyor film baştan sona. Oyunculuğuyla göz boyayan Lale Yavaş, filmdeki rolünü layıkıyla yansıtıyor. Başrol erkek oyuncu Erhan Emre de insanı filme bağlayan diğer yeteneklerden biri. İki oyuncuyu da ilk defa izlememe rağmen aralarındaki kimya çok uyumluydu. Filmdeki her detay sahneyi daha güçlü kılıyor ve eski zamanların etkisini, o ruhu daha etkili biçimde yansıtıyor. Alman yönetmen Rolf Schübel, gurbetçi Türklerin iş göçü sırasında yaşadığı sıkıntıları, yabancı bir memlekete alışma süreçlerini Tevfik Başer'in de yardımıyla birlikte güzel kotarmışlar ve kayda değer ama az duyulan bir film ortaya çıkarmışlar. Filmin en güzel tarafı ise hem karakterlerden birinin anlatıcı olması hem de sonu başında olan filmlerden olması. Filmin önce sonu yansıyor ekrana ve Melike'nin içleri acıtan bir sözüyle yapıyor giriş sekansını. Sonra hikâyeyi en başa alıyor anlatıcı. Bu bağlamda 1960'lı yıllardan başlayıp 80'lere kadar uzanan süreç, hem Türkiye tarafından hem de Almanya tarafından hakkı verilerek aktarılıyor. Herkesin etrafında mutlaka olmuştur bir Alamancı. Anlatırlardı bir zamanlar dişlerine kadar kontrol ediyorlar insanı diye. Filmde de hiçbir detayı es geçmemişler. Diş konusunda Kadir'e çok güldüm filmde.
İki bölümden oluşan filmin ilk bölümü erkeklerin Almanya'ya göç furyasını ele alırken, ikinci bölümü ise kadın furyasını ele alıyor. Almanların artık Türk erkeklerini değil de kadınlarını çalıştırdıklarını söylemelerinin üzerine Almanya'ya kadın göçünü kadınlar ekseninden ele alır. Görüntü yönetmeni ve müzikler işlevselliğini en can alıcı yerde gösterirken ''dilek ağacı'' ve ''salıncak'' metaforları da aynı şekilde insanın içini burkan bir sahneyle bağlanıyor birbirlerine. Almanya'ya göç sırasında ya da Almanya'da geçirdikleri süre zarfında radyoda çalan memleket kokan parçalar, Almanya'daki Türk kahvesinin duvarında asılı Trabzon ve Beşiktaş Spor flamaları, duydukları sıla özlemi en gerçekçi hâliyle aktarılmıştı. Kendimi filmin içinde gezinirken ve çoğu kez de ağlarken buldum. Filmin eleştireceğim tek bir yanı var o da orijinal hâlinde Türklere kendi köylerinde dahi Almanca konuşturmuş olmaları. Onun haricinde bu filmi görün, keşfedin, izleyin ve izlettirin. Film zaten başrol oyuncuları, senarist ve yönetmen de dahil olmak üzere ödülle taçlandırılmış.
Wild (2014)
18 Nisan 2017
Yönetmen koltuğunda Dallas Buyers Club filmiyle ön plâna çıkıp sinemaseverlerin dikkatine oturan Jean Marc Vallée'nin olduğu film, Cheryl Strayed'in uzun doğa yürüyüşleri yaptığı anılarından oluşan Wild From Lost To Found On The Pacific Crest adlı kitabından uyarlama. Başrolde, Cheryl karakterini canlandıran ve bu performansından ötürü Oscar'da En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alan Reese Whitherspoon var.

Gelelim filmin konusuna.
Cheryl, çocukluğundan beri zorlu bir dönem geçiriyor. Çocukluk yılları alkolik babasının travmatik etkileriyle hırpalanmış bir kız. Annesinin babası tarafından gördüğü zulme sürekli şahit olduğundan tek dayanağı annesi olmuştur artık ve ana kız hayatı, sırt sırta verip birlikte göğüslemeye devam ederken annesini bir hastalıktan ötürü kaybeder. Bunun üzerine madde ve seks bağımlısı olması da eklenince evliliğini de çatırdatmış olan tamamen dibe vurmuş bir kadın var şimdi karşımızda. Onu yeniden kalkmaya zorlayacak bir sebep lazımdır şimdi. Hayatı yeniden yaşanılır kılan bir sebep... Altında ezildiği onca yükü hafifletecek bir sebep... Öyle bir sebep olmalı ki altı net çizgilerle çizilsin. Ne kadar zorlanırsa zorlansın asla vazgeçmeyeceği kadar güçlü kılacak ve etkili bir ruhsal dönüşüm yaşatacak sebep olmalıydı onun için ve Pasific Crest Yolu'nu yaklaşık olarak 1,100 millik bir mesafeyi tek ve ''kadın'' başına yürümeye karar verir. Ki bahsi geçen yol zorlu, engebeli, kayalık, kurak, bataklık ne kadar çetin durum varsa içinde barındıran bir yol. Karlı bölgeleri de es geçmemek gerek, en zorlu kısım orası olacaktır çünkü. Herkesin o karlı kısmı otostop çekerek atladığını da hesaba katarsak Cheryl'in net kararından vazgeçmesi an meselesi diye bekliyor insan izlerken. Filmde Cherly'in kadın tırmanıcı olması sürekli vurgulanarak alt metinlere feminizmi yerleştiriyor. Kendini bulma arayışında olan özgürlükçü bir kadın yabana doğru ilerliyor. Varoluşçuluk ve özgürlük kavramlarını iliştirelim alt metne. Pasific Crest Yolu'nun görselliğiyle harmanlanacak bir yaban tırmanışı hayal ediyor insan lakin Cheryl'in yaşantısı, geçmişi ve onu tanıtma süreci geri dönüşlerle bu yolculuğa yedirildiği için o görsel şöleni göremiyoruz maalesef. Doğanın ihtişamını en güzel sergilediği sahnede pat bir seks sahnesi, pat bir damardan uyuşturucu alma sahnesi giriyor. Cheryl'in iç çatışmasıyla boğuştuğu sahneler tam da en münasebetsiz güzelliğin ortasında giriyor. Bu, yol filmi edasıyla harmanlanmış filmse eğer doğayı da fazlaca ön plânda tutması gerekirdi yönetmenin ki çok zorlu bir tırmanış olarak belirtip de o zorluğu göremeyeceksek bir anlamı kalmıyor kadının ruhsal dönüşümünü izlememizin. Çünkü kaybedilmiş, biçimle içeriğin geçişleri sırasında. Gelelim oscara layık görülen Reese'in oyunculuğuna. İç çatışmalarının verdiği hüznü, o acıyı güzel yansıtsa da bana göre ruhsal dönüşümünü final sekansı hariç gösterememiş. Yürüyüş sırasındaki sahneleri kesilip durduğu için dönüşüm geçirirken çektiği zorluğu göremiyoruz. Keza doğanın görsel şölenine kendimizi bırakmamıza da müsaade etmemişler. Kitaptan uyarlamanın sıkıntılarından birini görüyoruz karşımızda: Kitabı tüm filme yayma çabası. Diyaloglar daha derin işlenebilirdi bana göre. Çünkü elinde bunu işleyebilecek fazlaca materyal mevcut.
Filmi tek başına sırtında taşıyan Cheryl olunca, doğal olarak insan ona odaklanıyor ve ondan çok şeyler bekliyor. Hayatı böylesine çekilmez olmuş bir kadın filmin başında sırtında çok ağır ve o cüssede birinin taşıyamayacağı bir çanta taşıyor. Sanırım biraz metaforik durum söz konusu.

Gelelim müziklerine. Beni filmden koparmayan kısımlar da buralar oldu. Çünkü müzik seçimleri gerçekten güzel olmuş. Tam da yol filmine uygun yol parçaları seçilmiş. Diğer parçaları zaten sıkça dinlemiş olduğumdan konuşma şeklinde söylenmesinden ötürü en sevdiğim parça The Shangri-Las grubunun I Can Never Go Home Anymore parçası oldu. Final sahnesi en dokunaklı sahneydi bana göre. O sahneye eşlik eden Simon & Garfunkel'in El Condor Pasa (If I Could) parçası sizi Cehryl'in zihninde canlandırdığı o sahneye, o doğaya hapsediyor. Kendini bulduğu o sahnedeki etkiyi hissettiğiniz için insanı derinden etkiliyor final sahnesi.

Filme konu olan, arabalarda ya da mekânlarda çalan veyahut da mırıldanan diğer parçalar:
- First Aid Kit - Walk Unafraid
- Paul McCartney & Wings - Let 'em In
- The Shangri-Las - I Can Never Go Home Anymore
- Leonard Cohen - Suzanne
- Billy Swan - Don't Be Cruel
- Free - Be My Friend
- Portishead - Glory Box
- The Hollies - The Air That I Breathe
- Lucinda Williams - Something About What Happens When We Talk
- Bruce Springsteen - Tougher Than The Rest
- Evan O'Toole - Red River Valley(Filmde ormandaki ufaklığın söylediği parça. Evan O'Toole o çocuğun adı.)
- Simon & Garfunkel - Homeward Bound
- Simon & Garfunkel - El Condor Pasa (If I Could)
Çeviri Duyuruları
The Letter Writer   %100 Tamamlandı
Criminal Activities   %100 Tamamlandı
Maud & Leo   %100 Tamamlandı
Gett: The Trial of Vivian   %100 Tamamlandı
Glitch (01x06)   %100 Tamamlandı
Sarangeun noraereul tago (01x15)   %100 Tamamlandı
Turbo Kid   %100 Tamamlandı
The Red Tent (01x02)   %100 Tamamlandı
Prep & Landing: Naugh   %100 Tamamlandı
The Secret River (01x02)   %100 Tamamlandı
Miraculum   %100 Tamamlandı
Manglehorn   %100 Tamamlandı
Madame Bovary   %100 Tamamlandı
Catching Milat (01x02)   %100 Tamamlandı
Tianming   %100 Tamamlandı
Styria   %100 Tamamlandı
Hangar 10   %100 Tamamlandı
Los insólitos peces gato   %100 Tamamlandı
I AM Hardwell Documentary   %100 Tamamlandı
The 7.39   %100 Tamamlandı
Apricot   %100 Tamamlandı
Bird People   %100 Tamamlandı
Grisen   %100 Tamamlandı
Sapovnela   %100 Tamamlandı
Margelle   %100 Tamamlandı
Parked   %100 Tamamlandı
Misfire   %100 Tamamlandı
Dark Summer   %100 Tamamlandı
Oshin   %100 Tamamlandı
Fen shou he yue   %100 Tamamlandı
I Love Sarah Jane   %100 Tamamlandı
For No Good Reason   %100 Tamamlandı
Furyo shonen   %100 Tamamlandı
Honour   %100 Tamamlandı
Sien nui yau wan   %100 Tamamlandı
Coal Miner's Daughter   %100 Tamamlandı
Prep & Landing   %100 Tamamlandı
Chun Kiu yi Chi Ming   %100 Tamamlandı
The Blue Umbrella   %100 Tamamlandı
Mayor   %100 Tamamlandı
Po po chiu kai yan   %100 Tamamlandı
Jukgeona hokeun nabbeugeo   %100 Tamamlandı
Gwangbokjeol teuksa   %100 Tamamlandı
Türkçe Altyazı © 2007 - 2017