Giriş Kayıt
özel mesaj
spacer

serdardemirkiran

 kurdele
Sinefil Grubu
 
Kayıt : 09 Nisan 2017
D.Günü : Mart 17, 1959 (58) Balık
Şehir : Ankara
Meslek : Satış müdürü
İlgi alanları : sinema, müzik, spor
  • Rüzgârın Mirası
    Rüzgârın Mirası
  • Solaris
    Solaris
  • Sarı Otomobil
    Sarı Otomobil
  • Akbabanın Üç Günü
    Akbabanın Üç Günü
  • Sevgili Arkadaşım
    Sevgili Arkadaşım
  • default avatar
    Sinefilim02
  • default avatar
    Hilal altan
  • avatar
    Mavi Sovalye
  • avatar
    KAHLO
  • avatar
    nano
Son Yorumları
Sleeping with the Enemy (1991)
24 Temmuz 2017
“O gece benim öldüğüm geceydi ve başka birisinin kurtulduğu”.
Kadına yönelik erkek baskısı ve şiddetini anlatan, ünlü oyuncularının varlığından destek alan gerilim dozu iyi ayarlanmış başarılı bir film. Konusundan biraz bahsetmek gerekirse; Laura (J. Roberts) , kocası Martin’in (P. Bergin) bütün isteklerini yerine getiren güzel ,çekici bir kadın. Kocası da yakışıklı, başarılı, herşeyi en ince ayrıntısına kadar düşünen (takıntı derecesinde), kusursuz bir adam. Ancak bunlar dışarıdan görünenler. Evde, kapanan kapıların ardındaki yaşantıları ise bambaşka. Kocası Martin son derece takıntılı biridir ve en küçük bir olayda bile bunu eşine şiddet olarak yansıtmaktan çekinmemektedir. Herşey kocası Martin’in isteği doğrultusunda olmaktadır, Laura onun isteklerine sadece uymak zorundadır. Kocası istediği anda onunla Berlioz’un fantastik senfonisi eşliğinde birlikte olmaktadır, bu tek taraflı bir ilişki olup, tecavüzdür. Yemeği saatinde isteyen, geciktiğinde hesabını soran Martin, banyo havlularının sırasını ve boylarının düzensizliğini, dolaptaki konservelerin sıralamasını bile olay yapmaktadır. O, Obsesif kompülsif bozukluğu (takıntı hastalığı da denir) hastasıdır. Laura, onun sesini duyduğunda bile irkilmektedir. Her şiddet sonrası hediyelerle dönmektedir, ama bu aldatan yüzüdür Martin’in. Dört yıldır süren evliliğinde bir kere kaçmayı denediğini, kocasının onu bulup getirdiğini öğreniriz. Komşularının teknesiyle dolunayda bir tur atacaklarını belirtir kocası Laura’ya, onun fikrini sormadan, onun denizden çok korktuğunu ve yüzme bilmediğini bile bile. Düzgün denilen hava sanılanın aksine bozar, fırtınada komşusuyla birlikte tekneyle uğraşan Martin, Laura’nın oturduğu yere baktığında onun teknede olmadığını fark eder… Anlatımı burda kesip, gerisini sizin seyir zevkinize bırakalım derim.
1990 da Pretty Woman’ın bir anda zirveye çıkardığı Julia Roberts’in güzelliği, sempatikliği ve oyun gücünden oldukça destek alan filmde diğer oyuncularda hayli iyiler. Bilhassa filmin kötüsü Patrick Bergen. Erkeğin evlendiği eşine uyguladığı baskı, filmde gerilim yaratsın diye abartılmış diyemiyeceğim, nice yaşanan gerçek olaylar varken ve nice bilemediğimiz, evliliğinde mutluluk görüntüsü altında söylenemeyen dramlar varken. Laura’nın ağzından dökülen “İnsanlar birbirlerini asla gerçekten tanıyamaz” sözü izleyene dokunuyor. Bu tür filmler şunu gösteriyor. Herşeyin çözümü sevgide, kimin verdiği kimin aldığı önemli değil, sen sevgi ile yaklaşırsan aynı yaklaşımı göreceğine inananlardanım. Sertlikle kendinden korkutursun ama ne sevgi ne saygıyı sağlayamasın.
Filmin sonu biraz abartılı da olsa, bunun bir film olduğu, izlenmenin baz alındığını unutmamak lazım. Aksi takdirde vasat bir final yakıştırması yapılabilirdi. İzlediğinizde sizi pişman etmeyecek filmlerden. İzleyin, beğeneceksiniz.
The Tin Star (1957)
15 Temmuz 2017
Harika bir western. Eskiden şerif olan, sonraları ödül avcılığı yapan Morg Hickman (H.Fonda) peşinde olduğu suçluyu vurmuş, ödülünü almak için kasabaya gelişiyle başlar film. Kasaba halkı ondan pek hoşlanmaz, ödülü almak için birkaç gününü kasabada geçirecek olan Morg’a yer vermezler. Küçük Kip’le tanışan Morg, o ve annesinin onu kabul etmesi üzerine onlarla kalır. Kasabanın genç ve toy şerifi Ben Owens (A.Perkins) kasabada otoriteyi kuramamıştır ve kasabanın zorbası Bogardus’a karşı güçsüzdür. Olaylar öylesine gelişirki Morg ve Ben Owens birlikte mücadele etmek zorunda kalırlar ve her ikiside birbirinden öğrenecekleri olduğunu yaşayarak görürler.
Hollywood’un önemli yönetmenlerinden olan Anthony Mann’den çok başarılı bir film. Yönetmenin başarısında senaryoyu çok iyi yorumlamasının yanı sıra Henry Fonda ve Anthony Perkins gibi iki büyük oyuncudan da çok iyi verim aldığı ortada. Sonunu genelde bilmemize rağmen westernleri sevmemizin nedeni, ezilen haksızlığa uğrayan ve daima yalnız kalan insanı anlatmasıdır.
Kendimizden de bir şeyler buluruz anlatılan öykülerde.
Film, şeriflik sistemini de sorguluyor alttan alta. “Teneke yıldız” için hayatını vermeye değer mi? Sorusunu soruyor, sordurtuyor. Kasabalının suçluları asma isteği karşısında, o zamana kadar şerifin yanında olanların, ortam rahatken “hak, hukuk, adalet”ten bahsetmeleri, ama zoru görünce de şerife “bu senin işin, sen hallet” değip kenara çekilmeleri , bu durum karşısında Morg’un toy şerifin yanında durması ve onun olgunlaşması yolundaki gayretleri iyi anlatılıyor. Kasabalıyı arkasına alan Bogardus için Morg’un şerife “ayak takımının bir tane lideri olur, sen sadece bir kişiye dayak atacaksın” sözü ve şerif Ben’in rozeti Morg’un göğsünde görünce moralinin yükselişi ve bunun karşılığında Morg’un göğsündeki yıldıza “sen nelere kadirsin” şeklindeki bakışı filmin güzel sahneleri.
Kısaca kaçırılmayacak bir western “The Tin Star”… Görmediyseniz mutlaka izleyin, çok beğeneceksiniz… Herkese tavsiye ederim.
Under the Tuscan Sun (2003)
14 Temmuz 2017
“Aşkın gözü kördür derler, artık kör olmak istemiyorum”.

Frances Mayes’in anılarını yazdığı kitabından yönetmen Audrey Wells’in senaryolaştırdığı film, boşanma süreci yaşayan bir yazarın, kafasını dağıtıp moral toplamak için arkadaşlarının ısrarıyla çıktığı İtalya seyahatinde Toskana’da bir ev satın alarak, orada kurmaya çalıştığı yaşantısı ve yaşadığı ilişkiler üzerine..
Frances Mayes (D. Lane) katıldığı bir toplantıda, kocasının ihanetini öğreniyor. Kısa bir boşanma süreci aşamasını izliyoruz. Arkadaşları (bilhassa Patti (S. Oh) ona bir seyahat öneriyorlar, İtalya Toskana turuna hem de gay bir grupla birlikte (onlarla sorun yaşamazsın denilerek) katıl diyorlar. Önce hayır diyor, sonra onu tur otobüsünün içinde görüyoruz.Gezi esnasında eski bir villa görüyor ve o dakika otobüsten iniyor. Villaya gidiyor, zaten içeride bir müşteri var ve pazarlık sürmekte, ama ev sahibi sürekli fiyat arttırıyor. Onlar gidince Frances verebileceği rakamı söylüyor, olmaz deniyor tam gideceği anFrances’in başına gelen bir kuş pisliği, ev sahibesince bir işaret sayılıyor ve evi Frances’e satmayı kabul ediyor.Satış işlemleri film icabı son derece hızlı geçiliyor. Tadilat içinde Polonyalı bir göçmen grubunu tutuluyor. Evin yıkım işlerindeki karton taşlar hayli göze batsada, evin tadilatını yaptırıyor. İtalyan artisti (eski günlerini arayan) Katherine (L. Duncan) ile arkadaş oluyor. Filmin bir bölümünde Katherine’in, Ekberg olduğu ve Fellini’nin ünlü filmi “La Dolce Vita” sına da çok hoş bir gönderme var. Tanıştığı Marcello (R.Bova) ile kısa bir romantik ilişkide yaşıyor. Hamile haliyle arkadaşı Patti de Toscana’ya gelince kadro tamamlanıyor. Evinde bir düğün bile gerçekleştiriyor…
Film, bir şeylerin değişiminin tamamen kişinin kendisiyle alakalı olduğunu, zamana ve mekana pek uymadığını anlatıyor, karşımıza çıkan anlık olaylar ve aldığımız kararların ne kadar farklı değişimleri de beraberinde getirebileceğini hoş bir şekilde bize gösteriyor.Yönetmenin ve eserin bir bayanın elinden çıkması da bu duygusal öykünün daha incelikli anlatımını sağlıyor.
Film çok kaçırılmaması gereken yapımlar arasına tabi ki girecek bir film değil, ama öyküsünü iyi anlatan, ve hepimizde ara sıra oluşan “çekip gitsem şuralardan” sözüne farklı bir söylem getiriyor. Diane Lane , sevimli sıcak ve çekici. Filmi götüren de o, yan kadro da ona uyum sağlıyorlar. Golden Globe’ta Diane Lane’in ödül aldığını da belirtelim. Toscana’nın görüntüleri ve evin güzelliği pek çok sahnede dikkatleri oyunculardan alıyor. Bazı gereksiz sahnelerin de içine serpiştirilmesi filmin süresini arttırma gayreti olarak görülebilir.
Filmde,boşanma acısı henüz tazeyken Frances’in “Ölüm sizi ayırana kadar beraberlik sözü verdiğin biri “seni hiç sevmedim” diyorsa, bu laf insanı anında öldürmeli” sözü duygulandırıyor. İtalya ve bilhassa Toscana’nın son derece güzel görüntüleriyle süslü film, belki sizin de Toscana’da bir ev sahibi alma isteğinizi uyandırabilir. Zevkle seyredilecek bir yapım, izlenebilir…
Türkçe Altyazı © 2007 - 2017